İnsanlık onurunun yaşam etiği üzerinden anlam kazanan kavramlar aynı zamanda hak mücadelelerinin seyrini ve ilkelerini de belirler. Mücadele coğrafyamızın sınırlarını belirlerken kırmızı çizgilerimizin dili olan kavramlarımızı çok iyi tespit etmeliyiz.
Her kültür ve hayat kendi normlarını oluşturur. Bu normlar üzerinden kendi değerlerini yaşama sunma çabasında olur.
Kendini topluma anlatması gereken gerçekler susmayı tercih edince, konuşan yalanlar toplumun dili olur. İletişim dili yalan olan bir toplumun vicdanında varolabilecek adalet ne kadar olur. Gerçeklerin susmayı tercih ettiği bir toplum yaşamın neresinde hangi ahlaki değerler ile varolur. İnsanlık ailesinin ortak değerlerine hangi katkılarda bulunulabilir.
Hak olan bir mücadelenin yolcuları yol haritalarını çizip yol işaretlerini koymaya başlarken, korkularla mutlu ve huzurlu bir yaşam yaşanamayacağını yol işareti olarak koymalıdırlar.
“Güçlü Müslüman zayıf olanından hayırlıdır.” “Güç hakkın gölgesinde huzur bulmalıdır.”
Mücadele zemini varedilirken, hareket ettirici direniş ilkeleri en hayati yol azıklarından seçilmelidir. Bunun için mağdur durumda olan bir yaşam felsefesinin düşünce temelini güç ile uzlaşma üzerine kurması, işin başında yanlış yolda yolculuktan başka bir şey değildir.
Mağduru suçlu gösterip kendi suçunu gizleyen bir sistem ile barıştan yola çıkarak bir mücadele zemini oluşturmak kendini heba etmekten başka bir yolculuk değildir. Mağdurun suçluluk psikolojisi ile barıştan bahsetmesi kendi elini zayıflatmaktan ve kendi yoluna diken koymaktan farklı değildir. Çünkü suçluluk psikolojisi ile barıştan bahseden mağdur zalimi tanımla hakkından vazgeçer.
Zalime karşı asla özür dileyici olunmamalıdır, çünkü böyle bir davranış mücadelenin seyrinde zalim ile uzlaştırıcı bir yol koymuş olacaktır. Zorluklara direnmeyi bilmeyen bir mücadele çizgisi asla kolaylıklara varamayacaktır. Yorulmadan, bükülmeden, ezdirmeden, mağdurlar hayatı yeniden yorumlama gücünü otomatik bir yenilenmeye bağlamalıdırlar.
Mağdur olan tüm muhalifler barış kavramı yerine adaleti ve ileri boyutta direniş kavramını şiar edinerek yol azıkları olarak almalıdırlar. Barış ve kardeşlik ancak adaletli gücün gölgesinde anlam bulur. Barış ancak güç dengeleri ile anlam kazanır, yoksa güçlünün şartlarını kabul etmekten başka bir anlam ifade etmez.
Resulullah neden Mekke döneminde kendine sunulan tüm uzlaşma tekliflerine karşılık “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseniz davamdan vazgeçmem” cevabını vermiştir. Ama Medine döneminde ise Hudeybiye gibi şartları Müslümanların onuruna dokunacak durumda olan bir barış antlaşmasını ise imzalamıştır. Kanaatim: Mekke’de mağdur konumunda olduğu için uzlaşma/barış yerine adaleti isteyerek direniş çizgisiyle zalimleri tanımlama hakkını muhafaza etmek istemiştir. Hudeybiye’de ise artık bir güçtür, dengeleri belirleyecek bir sistematik yapının sahibi olduğundan, uzlaşma yerine barış/antlaşma kavramına hayatiyet kazandırabilmektedir.
Mağdur uzlaşma yerine mücadele temellerini onur çizgisinde fikir ve yaşam seviyesinde bir insanlık için kurabilmelidir. Direnişi bütün anlamlarının anlam vereni olarak yol işareti koyan bir nesil varedilmelidir. Tüm değerlerden önce insan için direnmek, aitlik duygusu ile sahiplenilecek olan tüm değerlerin değeri insan ile vardır. İnsanın onur ve ayarının düşürüldüğü bir coğrafyada ne vatan ne de toprağın bir değeri olabilir.
Adil olmayan hükümran güçlerin mutlu olduğu bir yaşam şeklini yaşamak yerine, insanlık onuruna yaraşır bir direniş ile bize ait olan mutlu olabileceğimiz bir yaşamı yaşamak.
İnsan için verilen mücadelenin akabinde aitlik duygusu ile sahiplenilecek değerler için mücadele etmenin zemini zaten varolmuş olacaktır. Mağdur iken insanlığımızı hissetmek için direnmek, zihnimizde ve yüreklerimizde direnişi hareket ettirme duygusunu yaşatabilmek. Direnecek fikirlerden direnecek pratik ile bir nesil varedebilmek. Direniş alanlarını tüm direnen muhaliflerin ortak direnme alanına çevirmek ve düşünce temelimizi dayatmacı güçlere karşı onurlu bir direnişçi çizgiye bağlayabilmek.
İnsanlık ailesinin onurlu duruşundaki ilkelerin belirlenmesinde belirleyici olmanın sürekli hareket halinde olan ilkeli direnişte saklı olduğu bilinci ile yola çıkabilmek. Direnen fikir, direnen pratiği varedecektir. Geleceği düşünerek, ideallerimiz ile realitemiz arasındaki mesafeyi azaltma şuurunda adımlar atmanın sorumluluk bilinciyle direniş umudunu canlı tutabilmeliyiz.
Gerek İslami mücadelede, gerek Kürd halkı olarak yaşadığımız sorunlarda kritik yapmak istediğimizde sürekli bir yerlerde tıkanmaktayız. Daha doğrusu tüm muhalif merkezler, adaletten uzak Ergenekon yapılanmacısı, çeteci devlete karşı hiçbir sorunlarında çözüme kavuşmuş değillerdir. Bunun sebebi sistemin güçlülüğü ve muhalif güçlerin zayıflığı değildir. Mağdurluğumuzu gidermek için yanlış hareket noktalarından çıkış yapmamızdır.
Meydan okuyucu kelimeler yerine, uzlaşmacı ve endişeli korkak kelimeler ile bir dil yaratma çabasında olmaktayız. Hassas noktaları tahriş etmeme endişesiyle mücadele lügatımızı tamamen direnişten uzlaşmaya mahkûm etmekteyiz. Adalet, direniş ve fikir özgürlüğünü haykırmak isterken bile sesimizi ancak bizim duyabileceğimiz tonda çıkarmaya çaba sarf etmekteyiz. Sessiz kalırken ve ya ses tonumuzu kısık tutarak haykırdığımızı zannederken hayatımızı, geleceğimizi ve onurumuzu yok ettiğimizi unutmamalıyız.
Mağdur iken direnmek, güçlü iken adil olmak. Gücü adaletin hizmetine sunmanın direnişçisi olmak. Adaleti güçlü kılmanın güven merkezleri olmak, adil ve özgür bir yaşamın hayallerini reel yaşama getirmenin taşıyıcıları olmak.
Bu andan hareket ederek, hayallerimizi bile yasaklamaya çalışan tüm sistem ve odaklara karşı adaletin ve direnişin merkezleri olacak şuura sahip birliktelikler ile daha da güçlenme duası ile.