İnsanlık tarihi boyunca yalnızlık duygusu popülaritesini yitirmemiş trajik bir olgudur. Toplumda kolektif bakış tarzının egemen olduğu dönemlerde etkisi pek hissedilmeyen bu sendrom, bireyselliğin merkeze yerleştirildiği dönemlerde bir volkan gibi lavlarını püskürtmüştür. Özellikle modern yaşam tarzının sosyal yapıyı şekillendirmeye başlamasıyla beraber yalnızlık duygusu gözle görülür bir şekilde belirleyici olma özelliğini ortaya koymuştur.
Modern paradigmanın getirmiş olduğu rasyonel, pozitivist ve seküler söylemlerin kolektif ve homojenleştirici bir yapıya karşın, bireysel ve heterojenleştirici bir nitelik gösterme zorunluluğu bireylerde zihinsel zedelenmelere ve duygusal dalgalanmalara yol açmıştır. Zihinlerde ve duygularda meydana gelen bu negatif değişim, zihinler arası ve duyular arası ilişkilerin de kaygan bir zemine doğru sürüklenişine neden olmuştur. Bunun sonucu olarak her bir birey, kendiyle kendi dışındakiler arasında mesafeyi genişleterek yalnızlığı bir yaşam tarzı haline getirmiştir. Ben ve öteki olarak iki kategoriye ayırabileceğimiz bu tasavvur şekli, araçsal ve hesapçı benlik anlayışının, önüne koyduğu hedeflere ulaşmak için toplum içindeki öteki benliklere birer basamak gözüyle bakması neticesinde ölçüsüz ve gayr-i etik bir zihniyete doğru evrim geçirmiştir. Bununla beraber kuşkuculuğun ve öznelciliğin dominantlıklarını iyice gösterdiği bu dönemde her şeyi kendi için isteme durumu vuku bulur. Kendiliğindenliğin boy gösterip etki alanını genişletmesi ise vurdumduymaz bir kişiliğin oluşmasına yol açıp, silik ve yapay bir ortamın vücuda gelmesine sebebiyet verir.
Modern bir hayat tarzının oluşmasında alt yapı işlevini üstlenen kapitalist sosyo-ekonomik formasyon sonucunda sanayi devrimi, kentleşme, ulaşım araçları gelişirken; insanın ruhu boşaltılmış, bir ceset haline getirilmiştir. Teknolojinin sunduğu her türlü imkân yalnızlığı giderecek yerde daha da artırmıştır. Bireyin içinde kaybolduğu kentlerin büyüklüğü, bir anlam arayışından yoksun olan halk kitlesi, gazete, televizyon, internet gibi görünürde insanlara yalnızlıklarını unutturan; fakat yalnızlıklarını daha da derinleştiren iletişim araçları, devletlerarası silahlanma yarışının nükleer tehdit oluşturma riski, insan hakları konusunda çifte standartçı bir tutum sergilenmesi ve daha birçok özellik çağdaş insanın kendi geleceğine dair beslediği güçlü umutların tek tek sönmesine neden olmuştur. Aynı zamanda tüm bu görünümler, mekanikleştirilmiş bireyi koskocaman evrenin bir zerresi haline getirip sisli bir atmosferin büyülü havasına doğru sürüklemiştir.
Çağdaş insanın yaşamla elle tutulur bir bağ kuramamasının ve yalnızlığa mahkûm oluşunun belki de asıl sebebi, sonsuz bir hayal gücüne sahip olup onu kullanabilme iradesini gösterebilmesidir. Bu gösterim esnasında sebep sonuç zinciriyle birbirine bağlı vaziyetteki olaylar ve durumların aşikâr realiteleri kaçınılmaz olarak orta şiddette bir etki yaratır modern insanın beyninde. Çünkü o, tasavvur ettikleriyle var olanların birbirinin semtine bile uğramadığı yeryüzü adı verilen geniş bir alan bulur önünde. Fakat her türlü olumsuzluğa karşın istemlerini gerçekleştirme ve beynini huzura kavuşturma amacıyla üst üste hamlalar yapar. Yapılan bu atılımlar siyasi, sosyal ve ekonomik alanlardaki determinist yaptırımların nicel bazdaki büyüklüğü karşısında hiçlik çukurunun karanlığına doğru hızlı bir şekilde savrulur. Bu noktadan itibaren hiçliğinin farkındallığını algılayan çağdaş birey, birdenbire kendini tarif edilemez bir boşluğun içinde bulur. Hareket etmeye, yiyip-içmeye devam etmekle birlikte; kendiyle, çevresiyle ve daha geniş topluluklarla birlikte olmayı isteme ve arzulama güdülerine ket vurarak sıradanlığın hoyrat kollarında kendine bir yer açar. Böylelikle çevresinden yalıtılmış, diğerleriyle anlamlı ilişkiler kurmaktan aciz birey modeli ortaya çıkarak statik bir hayat tarzı benimsenir.
Neo- modern dönemin ürünü olan göreceli bakış tarzının ve kavram karmaşası neticesinde meydana gelen anlaşılmama ıstırabının son kerteye dayanması ise, içsel açıdan bir huzursuzluk meydana getirerek hayaletlerin bolca olduğu yapay bir dünya serüvenine zemin hazırlar. Çoksesliliğin, anlamı katmerleştirme ediminin ve egolarını tatmin etme girişiminin tamamıyla fiyaskoyla neticelenmesi hüzün ikliminin uçsuz bucaksız kıyılarına doğru sürükler modern insanı. Gerçeğin ve doğrunun tekliği deneyimin ve bilginin ürünü olan aklın çeşit çeşit olmasından ötürü çokluğa denk düşer. Çoklukta, her bir bireyin düşünce sistematiğinin diğerlerinin düşünce sistematikleriyle eşit oranda doğru kabul edilmesi, beniçincilik patolojisiyle hareket etmelerinden dolayı tüm modern yaşamın fertlerinde uzaklaşma itkisini gündeme getirir. Ayrıca her bireyin kavramlara yüklediği mana farklı bir terime tekâbül ettiğinden dolayı, samimi olan ilişkiler yavaş yavaş soğuk bir zemine doğru kaydırılır. Bu noktadan itibaren kendi dışındakilerinin kullandığı kavramları enine boyuna tartma gibi zahmetli bir çabaya girişmek yerine, onlardan ıraklaşıp kendi iç dünyasının hayallerine dalar mekanik yaşamın huzursuz, kaygılı bireyi.
Bununla beraber modern hayatın getirdiği belirsizlik, anlamsızlık ve güvensizlik inancı, gelecek kuşaklarla özdeşleşme yolunda yetersizlik ve kişinin kendini tarihin bir parçası olarak hissedememe durumu sosyal bağları zayıflatmaktadır. Zayıflayan bu sosyal bağlar kaçış temasını gündeme getirir. Ailesinden, arkadaşlarından, akrabalarından, diyalog içerisinde bulunduğu toplumun diğer kesimlerinden kaçma eylemi rutin bir şekle dönüşür. Fakat bu kaçış eylemi insanın sosyal bir varlık olmasından dolayı soyut bir nitelik gösterir. Milyonlarca benzerine rağmen milyonların içinde teklik. Jean Paul Sartre “Bulantı” adlı eserinde “cehennemdir başkaları” diyerek modern insanın içinde bulunduğu ruh halini özetlemektedir. Bireyi kalabalıkların gürültüsü içinde yalnız yaşamaya mahkûm eden modern dünya mekanizmasında çağdaş insan, bazen tek bir bakışla toplumu hiçliğin uçurumuna fırlatmayı tasarlamaktadır. Kalabalıklar içinde yaşanan bu yalnızlığa ise bir türlü anlam veremiyor günümüz insanı. Bu dramatik tablonun sonucunda ise yabancılaşma ve boşluk gibi psişik sendromlar ortaya çıkar.
Tanrı’dan bağımsız bir yeryüzü ahlakını temellendirmek ve bunu insanların ruhuna aşılamak için vücuda getirilmiş olan modern mekanik devinim, Tanrısız ve ruhsuz bir dünya inşa ederek kuşkuculuğun ve öznelciliğin insan ilişkilerini yapaylaştırdığı gergin bir ortam yaratmıştır. Ruhları duyurmayıp, sürekli huzursuz, kaygılı halde tutan ve insan türünün kendi gerçeğinden kaçmak için yarattığı bu kaygan dünya zemininde, tedirgin dolu bakışlar birbirlerini seyre dalarak ufuklar ötesine doğru acı bir çığlık atarlar.