Bundan kısa bir süre önce toplumumuzun nasıl parçalandığından bahsediyorduk. İşte toplumu Türk, Kürt, Arap vs. diye ayırdılar. Bu kabul görülünce mezhepler ayrılığı, cemaatler geldi gündeme. Bu da yutulunca sıradaki parçalanma ailelere geldi. Erkek- kadın meseleleri işlendi. Anne ve baba boşanmaları normalleşti. Çocuklar paylaşıldı. Zülüm bitmedi. Parçalanma devam ediyor. Hayatları parçalanarak ellerinden alındı. Eğitim, çalışma, inanma gibi temel haklardan mahrum bırakıldı insanlar. Daha da bitmedi. Parçalanan toplumlar, parçalanan aileler, parçalanan hayatların üzerine bir yenisi daha eklendi. Parçalanan yürekler…
Evet, yürekler parçalanıyor. İnsanların bu şekilde heba edilmesine dayanamıyorum. Temiz ve bütün olan hiçbir şey kalmadı. Yeni bebelere, gençlere,insanlara yazık değil mi? ve biten, eni sonu bitecek olan bu ömürlere… Bütün bu sinsi, hain ve zalim planlar niçin, değer mi?
Kalpler parçalanıyor. Erdemler namına bir şey kalmıyor. Kendimize yazık etmek niye?
Yoksa bu bir lanet mi?
Neden bir kez daha düşünmeyelim? Tüm bunlar neden oldu diye?
Bize doğru yolu gösteren Rabbimizin elçisine danışıyoruz. Ve O (sas), şöyle buyuruyor;
“Ümmetimde şu hasletler olursa, onlara bela nail olur.” Çevresindekiler, “ya Resulullah onlar nelerdir?” diye sorunca Resulullah (sas) cevap verir;
—serveti elden ele devrettiklerinde,
—emaneti ganimet bildiklerinde,
— zekâtı zarar saydıklarında,
—erkek hanımının nefsanî hastalıklarına itaat edip annesine karşı geldiğinde,
—arkadaşına iyilik yapıp babasına zulmettiğinde,
— camide sesler yükseldiğinde,
— kötülük yapmasından korkarak bazı kimselere saygı gösterildiğinde,
— aşağı kimseler toplumu yönettiğinde,
—ipek elbise giyildiğinde,
— şarap içildiğinde,
— şarkıcı kadın ve çalgı yaygınlaştığında,
—ümmetin sonradan gelenleri, öncekileri lanetlediğinde…
Bunlar yapıldığında şu üç şey beklenilmelidir.
1- Kırmızı (sam) yelin esmesini,
2- İnsanların hilkatlerinin değişmesini,
3- Ve toplumun çözülmesini…”
Resulullah’ın bu saydıklarını tek tek incelediğimizde hepsini görmek mümkündür.
Servetler belli bir sınıfın elinde tutuluyor. Halk bunlardan faydalanamıyor.
Emanetlere ihanet edilmekte. Hiç kimseye mal, namus, can emanet edilememektedir. Gasp edilmesi an meselesi…
Zekât bir kayıp gibi görülmektedir…
Anne ve baba hürmeti bilinmemektedir…
Camilerde itaat ve huşu söz konusu olması gerekirken, itirazlar, isyanlar, nefisler gündemde…
Şerrinden uzak durmak için zalimlere itaat edilmekte, onaylanmaktadır...
Erkek ve kadınlar lükse, gösterişe düşkün olmuşlardır…
İçkiler gayet rahat ve kolay bir şekilde tüketilmektedir…
Ümmet önceliklerini bırakmış oyun ve eğlenceye dalmışlardır… Adeta oyun ve eğlence bir yaşam tarzına yani dine dönüşmüştür.
İslami geçmişini unutmakta, atalarının mücadelesini tarihe gömmektedirler…
Böyle bir toplum nasıl çözülmesin? Nasıl parçalanmasın…
Parçalanmaya devam mı? Bu gidişat güzel mi geliyor bize? O zaman Allah’ımızın emrinin gelmesi kaçınılmazdır. Giden toplum olmaya adayız demektir. Her ne kadar Rabb’imizin izin vermesiyle oluyorsa da, bu tercih bizimdir. Toplumu parçalamaya, kendi kendine zülmetmeye sürükleyen yine kendimiziz. Hiç bir değer, erdem, ilahi tavsiyeler belirtisi bırakmadık üzerimizde. Kural tanımayan hem de ilahi kural tanımayan bir toplumun gidişatı sizce nereye doğru olur?
Peki, ne yapmalıyız? Öncelikle bu gidişata dur demede kararlı olmalıyız. Sonrada ayağa kalkıp harekete geçmeliyiz. Bizlerin hayrını isteyen, bizler üzerinde nimetini tamamlamak isteyen yaratıcımız olan Rabb’imize yönelmeliyiz. O’ndan alacağımız direktifler doğrultusunda dirilişe geçmeliyiz. Nasıl parçalandık isek aynı şekilde tamire başlamalıyız.
Önce yüreklerimizi onarmalıyız. Sonra hayatlarımızı, akabinde ailelerimizi, sokağımızı, şehrimizi, ülkemizi ve en sonrasında tüm insanlığı iyileşmeye, tedaviye, hayata, dirilişe çağırmalıyız. Yeter ki parçalanmaya artık “dur” diyelim.
Biliyorsunuz her varlık çok parçalanma sonucu, bundan sonra ki parçalanma aşamalarında kendi özelliğini kaybetme özelliğini gösterir. Örneğin, bir kova suyu bölün bardaklara, bardakta kilerini kaşıklara, kaşıkta kilerini damlalara, damlalardakini milimlere, daha sonra parçalamaya veya bölmeye devam ederseniz, artık su elde edemezsiniz. Bundan sonra suyu bölmeye çalışırsanız hidrojen ve oksijen elde edersiniz. Biri patlayıcı, diğeri yanıcı iki bomba. Serinleten madde artık yakıcı maddeler olacaktır.
İşte, aşırı parçalanma kendi özelliğimizi, kimliğimizi, benliğimizi kaybetmenin kapısına getirmiştir. Bundan ötesi başka bir şeye dönüştür. Bize de, toplumumuza da, insanlara da yazıktır.
Gelin buna bir “dur” diyelim. Tek kişinin nefesi mumu söndürmeyebilir. Ama hepimizin nefesi bir rüzgâra dönüşebilir. Yeter ki karar verelim parçalanmamaya…