Ezelden gelip ebede doğru yol almakta olan insanlık ailesinin büyük bir ekseriyeti, yüce yaratıcı tarafından kendilerine tanınan mühlet zarfında çetin yaşam kavgasının ateşini tutuşturarak ölümün kendilerini kıskıvrak yakalayacağı anı beklerler. Bu ailenin çok az bir kısmı, ulvi değerleri maddi unsurların önüne geçirerek, ölümü beklemektense ölümün kendilerini beklediği, lalelerin ve güllerin tebessümlerini hiç eksik etmediği zarafet dolu bahçelerde bedenlerini mutlak kudrete birer kurbanlık olarak adarlar.
Yarınlara dair bir beklentisi olmayan kırışık yüzlü, karamsar bakışlı kişilere bir mesajdır şehadet olgusu…
İçleri boşaltılmış ruhsuz cesetlere, aklın kölesi haline gelmiş rasyonalistlere, kâinatta var olan her şeyin ilk nedeni olarak maddeyi gösteren pozitivistlere, yaşanılan anı ganimet sayıp her türlü hayvansallığı yapma telaşında olan zevkprestlere muazzam nitelikte bir cevaptır şehadet tutkusu…
Var oluşunu sorgulamadan varlık sahnesinden silinişini sorgulamaya kalkan yarım akıllılara, kendini kâinatın merkezinde görüp var olan her şeyin etrafında döndüğünü zanneden narsist mahlûklara, başkalarına acı çektirmekten zevk alan sadist ruhlu hastalara kocaman bir tokattır şehadet devinimi…
Yaşamın düzenli aralıklarla tekrarlanmasına, insanların monutun bir hayatı yaşayış tarzı olarak benimsemesine bir karşı koyuş hareketidir şehadet kütlesi…
Evreni anlamlandırma çabası içinde olanlara, cehennem bahçesini cennet bahçesine çevirmekte istekli; fakat bunun nasıl yapılacağını bilmeyenlere narin ellerle uzatılan bir bukettir şehadet bahçesi…
Dünyayı kaotik bir yöne doğru götürmekte olan oligarşi despotizmine karşı “la” kılıcını kuşanmış, şehadete arzulu mücahitlerin tekbir nidaları arasında usulca yere yığılışlarının hazin dolu menkıbeleridir şehadet türküsü…
Evet, şehadet hiçliğin çukuruna doğru sürüklenmekte olan insanlık ailesine uzatılan masum ve pak elin kanlı el ile ebedi izdivacıdır…
Ölümün kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunu berrak zihinlerinde süreklilik arz eden bir anlayışla müşahede etmekle yetinmeyip, ona nasıl layık olunacağı üzerinde cesur adımlar atmaktan da geri kalmayan kişiler meleklerin saf saf dizildiği “şehadet yolu” adı verilen mutlak güzellik dehlizinde huşu içinde rablerine secde etmenin taşkınlığıyla tüm bedensel ve ruhsal kirliliklerden arınırlar. Dört tarafının kutsal varlıklar tarafından kuşatıldığı, aydınlığın karanlığa gebe olmadığı yegâne mekân olan bu dehlizde, ilahi kaynağın pınarından oluk gibi akan sırlarla dolu su, cennetvari bir izlenimin yüreklerde kıpırtısını hissettiren ve içe içe tadına doyulmayan ebedi bir istenç objesi haline gelir. Özel dünyanın en önemli ve en coşkusal bölmesini oluşturan bu yol, umumi bir mesele haline dönüştüğü zaman ise hem aksiyon tarafını, hem de gizemini kaybeder. Aksiyon ve gizem ortadan kalktığı zaman çekicilik de yok olur. Çekiciliğin yok olmasıyla beraber şevkle istenen “kendinden geçme” eylemi sisli atmosferin boğuculuğu arasında “kendine gelme” gibi talihsiz bir eyleme dönüşür.
Kuşkuculuğun ve öznelliğin dominant olduğu günümüz dünyasının zihni keşmekeşinde şehit kavramı kaotik bir mecraya doğru hızlı adımlarla sürüklenmiştir. Her türlü kavram, olgu ve olayların tanımlanıp analiz edilmesinde çoğulcu bakış açısına endeksli olan bu dünyada bu kutsal kavram da muğlak bir fenomen haline getirilmiştir. Çağdaş dünya mantalitesinin bulanık denizinde şehit, devleti için, vatanı için, bayrağı için, ülküsü için gözünü kırpmadan ateşlerle çevrili ölüm çemberinin içinde vücudunu yok etmeye kararlı, aklı tutulmuş, duyguları alevlenmiş şahıslara denir. Mutlak, net bir açılıma sahip olan şehit kavramının sübjektif ve müphem bir şeride doğru yönelmesi kafa karışıklığına yol açıp göreceli bir tavrın oluşumuna zemin hazırlamıştır. Kuran-i bir kavram olup değişmez bir gerçekliğe denk düşen şehadet, post modern zihniyetin tozlu rafları arasında kendi gerçekliğinin yanında, dinin mahiyeti ile alakalı olmayan bir sürü sapkın düşüncelerin de değişik çevrelerce kabul gördüğü kompleks bir tabu haline dönüşmüştür. Böylelikle tekliğin yerini çokluk, anlamın yerini anlamsızlık, nesnelliğin yerini öznellik alarak zihinler arası iletişim hattında kırık çizgiler oluşmuştur.
Şehadet, Allah’ın yeryüzündeki üstünlüğünü, yüceliğini, hâkimiyetini kabul edenlerin etmeyenler tarafından kanlarının akıtılması sonucu meydana gelen trajik bir olgudur. Kendi arzularının esiri olup egolarını tatmin etmekle meşgul olan sadist ruhlu müstekbirler, yeryüzünün her tarafını şeytanımsı renklerle boyamalarının önündeki tek engel olan muvahhit Müslümanlara karşı sadece teorik bazda önlemler almakla yetinmez, pratik alanda da çeşitli yaptırımlar uygulatır. Pratik alanda yapılacak bu yaptırımların zirve noktasını şehadet olgusu oluşturur. Sahip oldukları maddi ve askeri güç sayesinde her istediklerini yaptırabileceklerini zanneden, mazlumlara zulmetme noktasında ortaklıkları bulunan her türlü birey, kurum, fırka ve devlet terörizmi karşılarında sırtlarını Allah’a dayayıp, Allah’tan başka bir güvenceleri olmayan cengâverlerle karşılaştıklarında öfke krizlerine girip kâbus dolu rüyaların kendilerini bekleyeceği zifiri karanlıklara duçar olurlar. Kendilerinde sıkıntılı ve gergin bir ruh halinin oluşumuna neden olan bu şahsiyetleri çeşitli vaatlerle yanlarına çekme çabalarının boşa gitmesi akabinde manevi ve fiziki baskı yoluna başvurarak yıldırma operasyonlarına girişirler. Bundan da bir netice alamamaları sonucu kana susamış kuduz köpekler gibi salyalarını akıtarak şehadet şerbetini içmeye, çorak toprakları bereketlendirmeye, melekleri yeryüzüne davet etmeye ant içmiş şehitler kafilesinin yeni üyelerinin kanlarını akıtarak ebedi lanete maruz kalırlar. Şehit kanının yere düşmesiyle hayat durur, sessizlik her yere hâkim olur, gönül volkanları lavlarını püskürtür, çağlayanlar taşıp donmuş, katılaşmış yüreklere su serper, güneş şehidin kanının akıtılmasına sessiz kalanlara küsüp ışınlarını gizler, bulutlar gökyüzünü yararak misk kokulu mezara gölgelik salar, rüzgâr hafif bir esintiyle geride kalanların yüzlerine şehidimsi kokunun havasını teneffüs eder…
Allah uğrunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Bilakis onlar diridirler Fakat sizler anlayamazsınız.(Bakara /154) ayetinin Allah uğrunda öldürülenler, kısmı, tapan ile tapılan arasındaki samimiliğin maksimum düzeyde kendini hissettirdiği ve vecd düzeyine yükseldiği izlenimini zihinlerde çağrıştırır. “Mademki öleceğiz; o halde en güzel şekilde ölmemek niye!”düsturunu kendine ilke edinen şehadet yolunun aktörleri olan şehitler kendini, kendine karşı çıkarak ortaya koymanın vermiş olduğu dayanılmaz işkence sonucunda başarıya ulaşmanın vermiş olduğu kıvancı, yüzlerindeki derin çizgiler vasıtasıyla yeryüzü milletlerine müjdelerler. Hiyerarşik değerler dizgesinin en üst basamağı olan varlığını, varlığına borçlu olduğu varlığa adama düşüncesi etik bazda insanın insan oluşunun kökenini ve işleyiş sürecini anlamlandırma güzergâhında zirve noktayı teşkil eder. Kendini yadsımak, sadece kendi ile sınırlı kalmayıp çevresinde kendisi ile az buçuk ilişki halinde bulunan canlı ve cansız tüm varlıkları da yadsımak anlamına gelir. Fiziki mekanizmanın determinist sistemi dairesinde ruhunu azade kılan şehit, etrafındakilerin kendisine dair beklentilerini yarım bırakarak şaşkın ve tedirgin bakışları arasında engin ufuklara doğru yola koyulur. Arkasından yükselen feryatlar ve ağıtlar karanlığın sessizliğinde birer çığlığa dönüşüp gökyüzünü yararak şehidin yüreğinde anlık bir kıpırtının oluşumuna vesile olur.
İç ve dış tüm putların ayıklandığı yegâne mekân olan İslam mektebinde yetiştirilen şehadet yolunun yolcuları, güneşsiz bir dünya yaratmak isteyen karanlığın bekçilerine karşı yaşam kaynağı olan canlarını hibe ederek sessizliğin ötesine doğru yükselirler. Bu yükseliş esnasında gözlerinden yükselen sevinç parıltılarına karşılık olarak yüce yaratıcı tarafından tebessümlerle karşılanırlar. Cüzi irade ile külli irade arasında gerçekleşen bu bakışma, sanki uzun soluklu bir maceranın izdüşümünün habercisidir.