Mürtedin Hükmü ve Dini Özgürlükler
İslam’ın insanlara kendini sunuş ve kendini kabul ettirme yönteminin silah değil ikna olduğu daha önceki bölümlerde defaten ifade edildi. Peki, ikna yoluyla İslam’ı tercih eden birinin, dine girdikten sonra onu bırakması ne kadar mümkündür? Dini terk etmesine karşılık ne tür müeyyideler kendisine uygulanır? Uygulanacak bu müeyyideler din ve fikir özgürlüğüyle ne denli bağdaşır? Bu türden sorulara bu bölümde cevap aranmaya çalışılacak inşallah…
Öncelikle şunun bilinmesi gerekir ki; ister İslami bir düzende, ister başka bir düzende ceza hukukundan hali bir dünya tasavvuru ütopiktir. Her din ve ideoloji kendini ve müntesiplerini korumak ve kollamak amacıyla ceza hukukunu içinde barındırır. Bazıları bu hususta ifrata gidip militarist bir yaklaşımla beşere fiziki ve psikolojik baskıda aşırıya giderken, bazıları da ihmal derecesinde ipleri gevşek tutup kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaksızın, sağ yanağına vurana solunu da çevirir. İslam ise her alanda olduğu gibi bu konuda da vasatı yakalama gayretindedir.
İslam hukuku, müeyyide gerektiren cürümlerin vaki olmaması için, öncelikle o cürümlere davetiye çıkaran ortamları terbiye ve ıslah eder. Bu ıslah ameliyesi hedefine ulaşmadığı sürece kimsenin kılına dokunmaz. Hatta ıslahtan sonra bir gerilemenin yaşanması durumunda bile, gerilemenin yaşandığı alanlarla alakalı müeyyideler askıya alınır.
Bunun müşahhas örneğini, Ömer (r.a.) dönemindeki kıtlık yılında had cezalarından olan hırsızlık cezasının, kıtlık süresince uygulanmamasında temaşa ediyoruz. Açlıktan domuz eti vb. haram bir nesnenin bile yenebileceğini beyan eden Şeriat’ın, açlıktan hırsızlık yapan birinin elini kesmesi düşünülemez. Ancak, diğer taraftan karnı tok, üstü giyimli olduğu halde bu cürüme uzanan eli kesmekten geri durmaz. Çünkü bu durumda hayati bir tehlike olmadığı halde, sahibinin kendi rızasıyla vermesinin dışında, alınmasının haram olduğu bir mala el uzanmış olur.Bu nokta-i nazarla, ridde-irtidat (dinden dönme) cürümünün cezası da bu kabildendir.
İslam’ın tercih edilmesi hususunda kimseye baskı uygulamaz, Müslüman olmada ikna olmayı ön şart olarak görür. Böylece İslam’ı tercih eden, kendi hür iradesiyle etmiş olur. Hür iradesiyle İslam’ı kabul eden kişi, İslam’ın ceza hukukunu ve bu hukuktan olan irtidat cezasını da kabullenmiş demektir. Aksi takdirde, İslam’ın ibadet vb. alanlarla ilgili ahkâmını kabullenip, muamelat, ceza hukuku vb. alanları kabullenmemek, kitabın bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek anlamına gelecektir. Ehl-i Kitab’ın kendi kitaplarına olan yaklaşımları gibi: (…Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir… ) ( Bakara: 85)
Herhangi bir sözleşme metnini imzaladıktan sonra bazı maddelerini ya da tümünü kabul etmediğini söyleyen birinin bu itirazı ne denli muteber kabul edilir? Buna mukabil Allah ve Resulü (S.A.S.) ile ahitleşen birinin ahdine vefa göstermeyip cayması ne denli makbul görülmelidir?
Kuran ve Hadislerde irtidat ile alakalı nice ayet ve hadisler vardır. Kuran’daki ilgili ayetler mürteddin uhrevi akıbetiyle ilgili kesin, net ve çetin bir ifade kullanırken, dünyevi cezasıyla alakalı olarak net bir beyanda bulunmaz. Abdestin, namazın, orucun, zekâtın, haccın vb. dini ahkâmın keyfiyetine açıklık getiren hadisler olduğu gibi, mürteddin dünyevi cezasına da netlik kazandıran yine hadislerdir.
İlgili bazı ayetler :
(…Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.) (Bakara:217).
"Kalbi imanla dolu olduğu halde, inkâra zorlananların dışında her kim imanından sonra Allah'ı inkar edip de küfre göğüs açarsa, işte Allah'ın gazabı o gibilerin başınadır ve onlar için büyük bir azap vardır" (Nahl: 106) Bu ayetler, mutlak bir tabir kullanarak irtidadın sebebi her ne olursa olsun akıbetinin bu şekilde çetin olacağını ortaya koyuyor.
(Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi: "Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler. Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın.) (Ali İmran: 72).
Hadisler:
(Her kim dinini değiştirirse öldürün) (Buhârî)
(Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilah bulunmadığına ve benim de Allah'ın muhakkak bir elçisi olduğuma şehadet eden müslüman kimsenin kanı helâl olmaz, ancak şu üç sebepten biri ile helâl olur; Evli olduğu halde zina etmekle, haksız yere bir nefsi öldürmekle, İslâm dinini terkedip cemaatten ayrılmakla!) (Buhari)
(Ümmü Rûman isimli bir kadın irtidat etti. Hz. Peygamber, onun tekrar İslâm'a davet edilmesini, kabul etmediği takdirde öldürülmesini emretti) (Darekutni)
Bu hadislerde görüldüğü gibi -kimilerinin iddia ettiğinin aksine- irtidat edenin hükmü nettir. Bununla beraber Şeltut gibi bazı âlimler, dinden döndüğü halde bunun reklamını yapmayan kendi halindeki mürtetlerin, düşünce ve inanç özgürlüğü çerçevesinde öldürülemeyeceğini, tersi durumda olanların ise öldürülmeleri gerektiğini savunurlar. Ancak cumhur ulema böyle bir ayırıma gitmemektedir.
İrtidadın perde arkasında yatan gerekçe şu ayette beyan ediliyor: (Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi: "Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler. Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın. " (Resulüm!) De ki: Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Yine (onlar, kendi aralarında şöyle dediler:) "Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine yahut Rabbinizin huzurunda onların size karşı deliller getireceklerine de (inanmayın)." De ki: Lütuf ve ihsan Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir.) (Al-i İmran: 72-73)
Bu ayetlerle alakalı olarak Muhammet Abduh şöyle diyor: “Yahudilerin İslam’dan alıkoymalarıyla alakalı olarak Kuran’ın rivayet ettiği bu olay, beşerdeki doğal bir kaideye mebnidir. O da; hak olanın delili, onu tanıyanın ondan dönmemesi, vazgeçmemesidir. Bu kaideye bağlı olarak Rum imparatoru Hirakil Ebu Süfyan’a, Peygamber (S.A.S.)’in durumuyla ilgili olarak;. O’nun dinine giren ondan dönüyor mu diye sormuş, Ebu Süfyan da cevaben hayır demiştir. Bu taife, bu yolla insanları aldatarak onların; ‘İslam’ın batıl oluşu belli olmamış olsaydı o insanlar ona dâhil olduktan sonra ondan dönmezlerdi’ demelerini sağlamayı amaçlamaktadır.”
Savaşlar ve mücadeleler –buna İslam’a karşı olanlar da dâhildir- iki şekilde vukuu bulur: Fiili harp ve psikolojik harp… İslam, fiili harbe tedriciliği esas alarak cevaz vermiş ve son merhalede ister defansif ister de ofansif olsun, savaşmanın önünü açmıştır.
Psikolojik harp ise, gönümüze mahsus bir yöntem olmadığı yukarıdaki ayetten açıkça anlaşılıyor. Deruni manalar ihtiva eden bu iki ayet, gün başı müslüman görünüp gün sonunda dini terk etmiş görünmeleri, Müslümanlara karşı psikolojik bir harbın ilanı hükmündedir. Böyle bir harple, öncelikle Müslümanların İslam’a karşı kuşku duymalarını sağlamak, diğer taraftan da Müslüman cemaati arasında tefrikaya yol açmak gibi iki hain emele hizmet etmek istenmektedir. Bunun, İslam’a karşı açılmış bir ilan-ı harp ve yeryüzünde fesadın yayılması anlamına geldiği ortadadır. Allah’a ve Resulü’ne (S.A.S.)’e harp ilan eden ve yeryüzünde fesat için çabalayanların hükmü ise şu ayette açıklanmaktadır: (Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat/bozgunculuk yapanların cezası, ancak ya öldürülmeleri, ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvalığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır.) (Maide:33)
Bu ayet, hakkında nasla sabit kat’i bir müyyide bulunmayan cürümlere şamildir. Örneğin, S.Arabistan ve İran’da uyuşturucu madde ticaretiyle iştigal edenlerin idam edilmesine esas teşkil eden bu ayettir. Mürteddin cezası da bu ayetten çıkarılması pek tabi mümkündür.
Bununla beraber, yukarıda zikredilen fiili ve kavli hadisler buna bile hacet bırakmaksızın mürteddin hükmünü açıkça beyan etmiştir.
Öncelikle şunun bilinmesi lazım gelir ki; mürteddin öldürülmesi, İslam’ı terk etmesi ve o fikri benimsemesinden ötürü değildir. Çünkü İslam, gayr-i müslimlerin dini özgürlüklerini himayesi altına almış. Bilakis, öldürülme nedeni, işlediği büyük hıyanet ve İslam’a karşı kurduğu tuzaktır
İslam’ın diğer dinlerin de garantörlüğünü yaptığı ve kimseyi İslam’ı tercihe zorlamadığının en bariz delillerinden biri de, Maide: 5-6’da beyan edildiği üzere Müslüman erkeklerin Ehl-i Kitaptan bayanlarla evlenmelerine müsaade etmesidir. Böyle bir evlilikte, bayan kendi dininde kalır, ibadetlerini rahatlıkla ifa eder. Ayrıca, evlilikte Müslüman bir eş ne tür bir hukuka sahipse kendisine de aynı hukuk tanınır.
Dini terk etmenin bir disiplin altına alınmaması laubaliliği kaçınılmaz kılacağından, dünyevi bir menfaat, sevilen bir erkek ya da bayan vb. durumlar için insanlar dine girer, amaçlarına ulaştıktan sonra da gerisin geri dini terk ederler. Bunun doğuracağı sorunların çapını tasavvur etmek zor değil…
Diğer yandan her ülke, vatandaşlarının vatandaşlık haklarını bir şekilde güvence altına almaya çalışır. Güvence altına alınan bu haklara rağmen ‘vatana ihanet’ gibi bir suç, ölüm cezasıyla cezalandırılır. Böyle bir ceza insan hakları ve özgürlükle çelişmiyorsa, bu cürümden daha vahim olan ‘dine ihanet’ suçundan ötürü mürteddin öldürülmesi neden insan hakları ve dini özgürlüklerle çelişsin?
Bütün bunlarla birlikte şunun akıldan çıkarılmamasının doğru olacağı kanısındayım: İslam, ahkâmını kendine tabi olanlara bir anda dayatmaz. Tedricilik ilkesine bağlı kalarak, her bir hükmün gerek iç dünyada gerekse harici dünyanın sosyal şartlarında içselleştirilmesine gayret gösterir. Varsa yeni bir aşama içselleştirilen bu hükümden sonra gelir. Ki insanlar, dinin de istemediği ve karşı çıktığı dinden kaynaklanan zorluklarla boğuşmasınlar. Binaenaleyh, gerek bu ülkede ve gerekse benzer tüm ülkelerde, İslam’la bağlantısı hüviyetlerindeki din hanesinden öteye geçmeyen ezici çoğunluk halka, bu kabilden bir suçlamayla gitmek haksızlık olur. Dini öğrenmemiş ve tanımamış, dini bilgileri bazı ‘magazin hocalarının’ yalan yanlış anlattıklarından ibaret olan insanlar, öncelikle doğru bilgilerle donatılmaları elzemdir. Çünkü tebliğ teşri’i’ten (şeriattan) öncedir. Tebliğin gitmediği ya da eksik ve yanlış gittiği kişi ve toplumların, şeriatın tamamıyla mükellef kılınması ne kadar doğru olur?!!
Kölelik ve İslam
Kölelik, malum olduğu üzere İslam’la başlamış ve bitmiş bir olgu değildir. Ben-i adem arasında orman kanunlarının icra edilmeye başlandığı gönden bu güne kölelik müessesi var ola gelmiştir. Bu var oluş, tüm zamanlarda aynı renk ve dozajda olmamış, bazen ağır, bazen de hafif tonlarda devam ede gelmiştir.
Kölelik, zamansal ve mekânsal olarak şekil değiştirerek varlığını kesintisiz sürdürmüştür Gün gelmiş köle bir hayvandan, hatta bir meta’dan farkı kalmamış, akli ve fiziki hiç bir değeri haiz bulunmamıştır. Roma, Yunan medeniyetleri, Mısır Firavunları ve İslam öncesi cahiliye dönemleri ile Haçlı seferleriyle başlayıp 20.yy başlarına kadar devam eden, Batı sömürgeciliği dönemlerinde Asya ve Afrika kıtalarına yönelik yapılan saldırılardaki kölelik düzenleri ya da hala da Üçüncü Dünya Ülkeleri diye lanse edilen ülkelere yönelik yapılan Batı merkezli saldırılarda esir edilenlerin Guantanamo, Ebu Gurayb vb. hapishanelerde tutulan insanlara yönelik yapılan muamele, ya da yine Batı medeniyetinden neşet eden ve en önemli ticari sektörlerden bir haline gelen çocuk ve kadın ticaretinde olduğu gibi...Gün gelmiş köle olarak bilinen insan, nerdeyse hür bir insan kadar düşünsel ve fiziksel haklara sahip olmuş, köle olarak çağırılmalarına engel olunmuş, oğul-kız ya da kardeş olarak çağırılmaları istenmiştir. İslam’ın gelmesiyle kölelerin kazandığı haklarda görüldüğü gibi......
İslam, kölelik olgusunun bir hayli yaygın olduğu bir zaman ve mekânda gelmiştir. Müslüman olsun ya da olmasın, her insana ‘insan’ nazarıyla bakan İslam, işe kölelerin fiziki şartlarını düzeltmekle başlamıştır. Köleye takatinin üstünde bir işin yüklenmemesi, bedeni bir eziyete uğratılmaması, eş ve çocuklarından ayrı tutulmaması, yenilenden yedirilmesi, giyilenden giydirilmesi, güzel bir terbiyeden sonra azat edilip nikâhlanmaları vb. hakları kendilerine verilmesini emir ferman buyurmuştur. Kölelere verilen haklara işaretle Ahmet Cevdet Paşa; “ köle alan köle olmuştur” demiştir. Yani; köle sahibi olan kişi, kölesine karşı bu hakları ifa etme yükümlülüğü altına girmiştir, aksi takdirde dinen vebal altında olacağı öğretilmiştir. Bununla, köle sahiplerine mutlak efendiliğin ve kölelere de mutlak köleliğin Müslümanlar açısından mutlak surette kapanmış olduğu anlayışı oturtulmuş, böylelikle köleliğin tüm dayanakları bir bir yıkılarak köleliğin zaman içinde tamamen ortadan kalkması amaçlanmıştır.
Hal böyle olunca, kölelik mevzusu irdelenirken, İslam’da ve İslam dışında ne tür bir kölelikten bahsedildiğinin altı çizilmelidir öncelikle. Yüzyıllar boyunca insan olarak bile kabul edilmedikleri bir toplumda, kölelerin insani haklarından bahsetmenin ve bunu uygulatmanın ne denli güç olduğunu tasavvur etmek zor değildir.
Birilerinin çıkıp da; “kölelik köleliktir, ne şekilde olursa olsun” demesi haksızlık olur. Çünkü köleliğin yukarıda değinilin çeşitleri arasında farklılıklar olmamış olsaydı, Kureyş ve diğerlerinin elinde bulunan kölelerin, dayatılan tüm engelleme ve eziyetlere rağmen İslam’a akın etmeleri gibi bir durum yaşanmazdı.
Bu konunun da en can alıcı sorusu; İslam’ın köleliği kat’i surette neden yasaklamadığı yönündedir. Bu soruya, bugünkü 21.yy’ın şartlarından 6. ve 7. yy.’lara bakarak karar vermek doğru sonuca götürmeyecektir. Bu bakımdan, her olayın, yaşandığı şartları nazar-i itibare alınarak değerlendirmeye tabi tutulması, sağlıklı sonuçlara ulaşmayı mümkün kılacaktır.
Diğer taraftan bu soruya şöyle bir soru ile mukabelede bulunmak mümkündür: Kuran ve sünnette köleliği teşvik edici herhangi bir delil bulunmakta mıdır? Elbette hayır... Öyleyse, İslam’ın köleliği kıyamete kadar sürdürmek gibi bir gayesi olmuş olsaydı öncelikle bunu teşvik eder, köle edinmenin dünyadaki sevabı ve ahiretteki karşılığının ne olacağını beyan ederdi. Bununla da yetinmez, köle edinme yollarını savaş şartlarıyla sınırlandırmaz, bilakis çeşitlendirir ve çoğaltırdı.
İslam, savaş hali dışında diğer köle edinme yollarının tümünü tıkamıştır. Bunu yapmakla kölelik sektörüne önemli bir darbeyi indirmiştir. Açık bırakılan bu tek kanalla edinilen kölelerin de özgürlüklerine kavuşmaları ve dolayısıyla köle sayısının azaltılması ve nihayette bitirilmesi için pek çok neden oluşturmuştur. Hatta hiç bir neden olmaksızın köle azat etmenin, bir insanı özgürleştirmenin ne denli bir erdemlilik olduğu, ne tür dünyevi bir sevap ve uhrevi bir saadete erdireceğini önemle vurgulamıştır.
Bu durumda şu sorulabilir: Bir taraftan, tek bir yolun dışında cahiliyeden kalma tüm köleleştirme yollarını tıkayan, diğer taraftan o tek yolla edinilen kölelerin özgürleştirilmesi için enva-i türlü nedeni oluşturan, hatta hiçbir neden olmaksızın köle azat etmenin önemine vurgu yapan İslam’ın kölelik müessesesini daimi kılmak gibi bir gayesinin olduğundan bahsedilebilir mi?
Peki, savaş esirlerinin köleleştirilmesi neden yasaklanmamıştır?
1- İstenmese bile, dünya tarihinde savaşların kaçınılmaz olduğu herkesçe kabul edilen bir olgudur. Savaşlarda can ve mal kaybının yanı sıra, esir alma/olma durumu da söz konusudur. Müslümanlardan esir düşenlerin güvencelerinin sağlanması için düşmandan esir alınanlar kullanılır. O günün şartlarında savaşılan tüm kabile ve devletlerde esirlerin zalimce köleleştirilmesi yaygın bir vakıaydı. Buna mukabil İslam, kendi esirlerinin selameti için düşman esirlerinin insani bir şekilde köleleştirilmesine cevaz vermiştir. Bugün böyle bir mukabiliyeti gerektiren şartlar olmadığından, kölelik müessesesinin ihya edilmesi düşünülemez.
2- Daha yeni nevş-u nema eden gülü burnunda İslam devletinin tüm kurum ve kuruluşları yerli yerince oluşmamıştı. En basitinden Ömer (r.a.) dönemine kadar esirlerin uzun süreli tutulabileceği bir hapishane yoktu. Daha doğrusu öyle bir uygulama söz konusu olmamıştı o güne kadar. Tüm esirlerin uzun süreli barınacağı bir yer olmayınca, esirlerin gazilere dağıtılması söz konusu olmuştur.
3- Esir ve kölelerin evlerde ve Müslüman halkın içinde barındırılmaları, daha önce ortadan kaldırmak için savaştıkları Müslümanların, kendi aileleri, kendi toplumları ve gayri müslimlerle ilişkilerini, hepsinden önemlisi de esir ve kölelere yönelik muamelelerini kendi gözleriyle görüp, bunu daha önce yaşadıkları toplum ve devletleriye kıyaslamalarının önünün açılmasına ve bu vesileyle İslam’ın güzelliğini görmelerine engel olan önyargılarının izale edilmesine matuftur. O devirde İslam’ın güzelliklerini görüp de müslüman olamayan kaç esir ve köle olmuştur acaba?
Ancak şunu kabullenmenin gerektiği kanısındayım: Kölelik mevzusu, birden fazla evlilik vb. pek çok hüküm, daha sonra gelen kimi Müslümanlarca sulandırılmıştır. Kuran, birden fazla evliliği zor şartlara bağlamasına rağmen, verilen cevazı tavsiye, sünnet, hatta emir niteliğinde telakki eden müslümanlar son sürat iki-üç-dört evliliğe yeltenmişlerdir. Dinin kölelik ile alakalı yaklaşımının hikmetini idrakten mahrum olan ve bu konu hakkında da kat’i surette yasaklayıcı bir hükmün olmadığını gören bazı Müslümanlar, kölelik müessesesinin devam etmesi gerektiğine inanmış ve köle edinerek bunun gereğini yapmaya çalışmışlardır. Birden fazla evliliğin şartlarını haiz olmaksızın yapılan evliliklerde yaşanan hak ihlallerinin faturası dine kesilemeyeceği gibi, köleliğin İslam ülkelerinde uzun bir süre yaşatılmasının faturası da İslam’a kesilemez.