Şimdi bir küçük böcek ile suçluluğun ne alakası var diyeceksiniz. Ama pekâlâ da olabiliyor. Çünkü bazen hiç ummadığın anlarda, geçmişte yaşanan belki uzun bir süredir unutulmuş gerçeklerle yüzleşebiliyor ve kendinizi bir anda suçluluk duygusunun ezici ağırlığı altında hissedebiliyorsunuz. Ben de aynı durumla karşılaştım geçenlerde.
O gün, yıkanmış çamaşırları balkondan toplayıp, katlamak için içeri almıştım. Tam o sırada bir uğur böceğinin, çamaşırların üzerinde telaşla yürüdüğünü gördüm. Gayr-i ihtiyari gülümsedim. Birden bire yıllar öncesinin anıları, hatıraları canlanıverdi gözümün önünde. Bir küçük böcek, çocukluğumuzda tutuştuğumuz bahisler, çocukça hayallere ve gerçekliği olmayan düşüncelere ve asla olmasını istemediğiniz ama var olmuş vakıalara götürdü. Adeta o çocuk safiyetinin masumluğunu somutlaştırdı.
Onu yavaşça çamaşır parçasının kenarıyla elime alıp, balkondan tekrar uçurmak geldi içimden. Çocukken elime alırdım, elimin üstünde yürümesinden korkmazdım. Ya da korkmadığımı arkadaşlarıma ispatlamaya çalışırdım. Oysa nedense şimdi ürperiyordum! Küçük bir böcek ne yapabilirdi ki bana? Yine de ensemdeki tüyler diken diken bir vaziyette, o küçücük böceği çamaşırın bir köşesiyle tutmak istiyordum. Ne yazık ki başaramadım! Böcek aniden çamaşırın içinden düştü. Hareketsiz yerde yatıyordu! Büyük bir suçluluk duygusuyla, böceğe esefle baktım. Kıpırdamıyordu, yüreğim hop etti! Ben onu incitmeyi hele de öldürmeyi hiç istememiştim! Ah! Suçluluk duygusu ne kör bir duygu sarmalıdır bu! Nasıl kurtulacağım şimdi bu suçluluk duygusundan?
İçimize dert olmuş nice suçluluk duyduğumuz işler vardır. Kimseye söyleyemediğimiz… Aslında çok da büyük kabahatler de değildirler ama yine de saklarız. İçimizde büyürler. Yüreğimize kaldıramayacağımız yükü bindirirler! Bazen bunaltırlar bizi ağırlıkları altında… “yeter” diye bağırasın gelir! “rahat bırakın beni! Öyle olsun istememiştim!”
Yine kimsecikler duymaz sizi, ama öylesine dolmuşsunuzdur ki, sanırsınız ki tüm dünya haykırışınıza dikkat kesilmiştir. İşte o zaman sihirli bir değnekle, ya da zaman tüneli denen meçhul garabet araçla, geçmiş zamana gitmek, istemeden yaptığınız hatayı telafi etmek istersiniz. Belki hiç kimse, kendinizi sırf o mesele yüzünden suçladığınızı bile bilmiyordur. Ya da unutup gitmişlerdir! Belki sadece siz, kendinizi acımasızca suçluluk duygusu altında eziyorsunuzdur. Ya da belki her ne olmuşsa olmuş, sizi çoktan affetmişlerdir!
İşin kötüsü de budur ya… Başkaları affetse bile siz kendinizi affedemiyorsunuz! Bir başkasına gösterdiğiniz anlayış ve hoşgörüyü kendinize göstermeyi çok görüyorsunuz! Ezdikçe eziyorsunuz yüreğinizi, ruhunuzu, duygularınızın en safiyane olanlarını…
Aslında kendinize anlatamıyorsunuz da, başkalarına anlatamamaktan ve sizi yanlış anlamalarından korkuyorsunuz! İnsanın yüreği, en derinlerindeki labirentlerde nice suçlar, sızılar, acılar, anlatmaktan utanacağını düşündüğü günahlarla dolu, karman çorman bir mahzen gibidir! Ah! Dersiniz, anlatıp rahatlasam da bu yükün altından ezilmekten kurtulsam…
Oysaki suçluluk duygusu anlatıp da kurtulduğumuz bir yük de değildir! Belki hepten yeni suçluluk duygularına sonuna kadar kapı açar! Rahatlayacak yerde daha huzursuz olursunuz! Peki, ne olacak şimdi? İnsan nasıl yaşar bu yükle? Yaşayamaz zaten!
Kimi kaldıramadığı yükten kurtulmak için en acımasız seçenek olan kendine kıymayı bile seçebiliyor! Kendine karşı en ufak bir hoşgörü duymayı bile çok gören zalimliktir bu. İnsanlara duyulan en merhametli duygunun, dönüp en hasmane bir şekilde kendinden öç alması ne büyük çelişkidir! Neylersin yük ağır, katlanılmaz olmuştur!
Kimi hatırlamamaya çalışarak üstünü örtmeye çalışır. Bu ise çözüm olmaz. Unutmak istedikçe daha büyük bir heyula olup karşısına dikildiğini görmezden gelir! Ne kadar ertelerse ertelesin, bir gün nasılsa suçluluk duygusuyla yüzleşeceğini düşünmek istemez. Bu kaçış çok sürmez, başka şekilde zalimliklerle gün yüzüne çıkar. Ama bu kez yüzü değiştiği için, sorunu tanımak hepten zorlaşır.
Kimi de var ki insanı, onu yaratandan öğrenmiştir. Zayıf ve kuvvetli yönlerini bilmiştir. Ne büyük bir “insani potansiyel” taşıdığını bilir ve “insandan” umudunu kesmez! İnsan fıtratının doğru, güzel ve hayırlı yönelişlerden nasipleneceği bir günün geleceğinden şüphe etmeden, günah, hata ve kahır yükünü hafifleten tevbeye sığınır! Dengeyi bulduran, vicdanı rahatlatan ve bir daha aynı hataya düşmeme uyanıklığını ve bilincini kazandıran tevbe…
İnsan işte o zaman “insan olmanın” ne’liğiyle yüz yüze gelir. İnsan nedir sahi? Unutan ve unuttuğu gibi kendine karşı, hemcinsine karşı zulme girişen, zulmünü artıran ve nihayet yine dönüp dolaşıp tevbeye sığınmak zorunda olan bir acuze! Aynı zamanda müthiş bir donanımla tevbenin ve affediliciliğin kanatlarına tutunarak yücelen, belki melekleşmeden, melekten üstün olma potansiyeli taşıyan tek mahlûk… Eşref-i mahlûkat!
Yüreğimizin derinliklerindeki hesaplaşmaları, kırılganlıkları, kinleri, hoşgörüsüzlükleri ancak affedersek, o ezen buldozer ağırlığından kurtulabiliriz. İnsan ki nahiftir, zayıftır fazla götüremez gam yükünü… İyisi mi, affederek hafiflemek ve özgürce yürek semalarında uçmaktır! Hem kendini, hem de sende yara bırakan herkesi… Yücelik de bu değil midir?