Tarih sürecinde yığın ile bireyin zorunlu karşılaşması, bazen bireyin esrime sonucu kendinden geçip melekler sofrasına kanat açmasına yardımcı olurken; bazen de şeytanların birer karabasan şeklinde olan çığlıkları arasında onulmaz, aşkın yaralara gebe kalmasına sebebiyet verir. Bu ilişki ağı, aynı zamanda şüphe, şaşkınlık, tedirginlik, korku gibi olumsuz duygusal etmenlerin her iki kesimce de hissedilerek birbirlerine mesafeli yaklaşmaları gerektiğinin izdüşümünü zihinlerde canlandırır.
Birey her zaman ve her yerde yığınla, yığın anlayışıyla karşı karşıya olduğu için sıkıntılı ve umutsuzdur. Yaşam boyu aptalca sözlere, anlamsız bakışlara, sahte gülücüklere, havalı yürüyüşlere katlanma işkencesi öldürücü bir bıkkınlığı bir virüs gibi bireyin iliklerine kadar hissetmesine neden olmaktadır. Bu noktadan itibaren tinsel bir kaçış serüveni gündeme gelir. Bu kaçış serüveni, zaman ve mekân kıskacında bulunduğundan dolayı sadece ruhsal bir açılım taşır. Özellikle yığın sohbetlerinde bulunan bireyin genellikle hayallere dalması, onun yığınla fiziki bir mecburiyet dışında ciddi hiçbir bağlantısının bulunmadığını gösterir. Düşünen, yaratıcı özelliklere sahip bireylerin bu tür ortamlarda hayallere dalması, zihin evreninde düşünceden düşünceye atlaması ve kafasındaki her bir bölmede bulunan aykırı fikirlerin çetin bir kavgaya girişmesi bazen öyle bir noktaya gelir ki, hayatla olan tüm bağlarının bir daha birleşmemek üzere sivri bir aletle koparıldığı anlar haline gelir.
Birey yığına açıldığı zaman yığının algılama düzeyinin düşüklüğüne katlanmak zorundadır. Yığının sahip olduklarına katlanma eğer yaşam tarzı şekline dönüşürse, o eşsiz, biricik birey de yığının bir ferdi haline dönüşür. Birey toplumun bir üyesi olduğundan dolayı sürekli olarak kalabalıklarla alış-veriş halindedir. Kalabalıkların zevklerine, fikirlerine kendini kaptırmaması için içsel açıdan kendini yeterince motive edebilmelidir. Fakat ne yazık ki kalabalıklar nicelik bazında artı konumda olmalarından ve konuşmaları çoğunlukla nefse hoş gelen meseleler etrafında döndüğünden dolayı bireyi kendi içlerine çekmede başarılı olurlar. İşin ilginç tarafı toplumdan ayrı, özgün bir kişiliğe sahip olan bireyin topluma uyum sağlamak için ikiyüzlü davranışlarda bulunma zorunluluğudur. Kat ettiği mesafeler sonucunda insana özgü gerçekliğin farkına varan bireyin, kalabalığın cehennemi baskısından dolayı farklı bir “ben”e bürünme mecburiyetinde kalması parçalayıcı bir yürek burkulmasına sebebiyet verir.
Günümüzde yığınları yönlendiren en büyük aygıt, yüzeysel ve yapay bir yaşamı sistematik bir şekilde empoze etmekle görevli olan devasa boyuttaki medyadır. Medya, sorgulama yeteneğinden yoksun olan geniş halk yığınlarını istenilen yöne kanalize etmede ciddi bir güçlükle karşılaşmamakta. Çünkü kalabalıklarda duygusal yön, akıl yetisinin daima önünde olup, ona yol göstermektedir. Bu kuruluş istediği anda halkı meydanlara çıkarıp kızgın bir boğa gibi gayr-i insani bir şekilde önlerine gelen her şeyi yakıp yıkmalarına sebebiyet vermekle beraber; açlığın, sefaletin, zulmün kol gezdiği dönemlerde bir canavara dönüşüp, yığında had safhaya ulaşan öfke duygusunu bastırmak için azılı dişlerini göstermekten çekinmeyecek kadar hırpalayıcı bir yapıya dönüşür. Aynı zamanda sığ, anlamsız programlarıyla bilinçsiz halkın davranışlarında ve zevklerinde değişikliğe yol açarak onları uçurumun dibine doğru sürükleyiverir. Tedrici olarak gerçekleşen bu dramatik sürüklenişe karşı hiçbir zemine sahip olmayan yığın, süreç içerisinde yaşayış tarzında kendi özü ile alakalı olmayan bambaşka bir hüviyete sahip oluşuna şahit olur. Yığın aslında bu değişikliği pek umursamaz. Çünkü bu değişiklik daha önceden sahip olduğu sıradan, kof bakış tarzından sadece renk noktasından ayrılmaktadır.
Yaşamın tamamen maddileşmesi kalabalıklara özgü bir özelliktir. Kalabalıklar etraflarında olan her şeye –ister özne olsun, ister nesne olsun- ekonomik gereksinimlerini karşılayacak bir vasıta gözüyle bakarlar. Bir süje veya obje yığının bu ihtiyaçlarına cevap verebildiği sürece dikkate değer ve önemsenmesi gereken birer unsur olarak el üstünde tutulur. Özellikle kapitalist üretim sisteminin dünyanın gizemini yok edip tamamen maddi bir dünya yaratmasıyla yığında az ve yüzeysel bir şekilde bulunan var oluşu anlamlandırma çabası yok olmanın eşiğine doğru sürüklenmiştir. İşin dramatik tarafı ise, öznenin yani insanın meta haline getirilerek dejenerasyona maruz kalması ve maddiyatın kölesi haline getirilmesidir. Bu andan itibaren birey, birey olmaktan çıkıp yığının bir ferdi haline gelir. “Daha çok üret, daha çok insan ol!” şeklinde formüle edebileceğimiz bu anlayış, madde-dışı bir kimliğe sahip olan ahlakın yön değiştirmesine yol açarak maddesel, rasyonel bir kategorinin yamacında kendine yer edinmesine neden olmuştur. Ahlakım maddileşmesi yığını meydana getiren fertler arasında çıkarcı bir zihni kirliliğe ve travmatik duygusal dalgalanmalara yol açarak silik, belirsiz, soğuk bir yaşayış tarzının her alanda etkisini hissettiği yapay ortamların oluşumuna zemin hazırlamıştır.
Yığın ve birey arasındaki çelişki ve bu çelişkinin yol açtığı gerilim birey için ekonomik alanda tahammül edilmez boyutta ciddi sorunlar oluşturur. Frantz Kafka “Değişim” adlı öyküsünde aile kurumunun maddi bazda yıkıcı gücünü konu edinmiştir. Öykünün kahramanı olan Grego Samsa bir işletmenin gezici memuru olarak çalışmaktadır. Bir gece çok ayaklı böcek haline gelir. Yılarca saçını süpürge ettiği ailesi, onu böcek şeklinde gördüğünde gözle görülür bir şaşkınlık belirtisi göstermemekle beraber, onun bundan sonra kendilerine maddi olarak yarardan çok zarar getireceğini düşündüklerinden dolayı kendisiyle layıkıyla ilgilenmezler. Bu durum öykü kahramanını derin bir üzüntüye boğar. Babası tarafından yaralanınca da ölür. Bu öyküsü ile Frantz Kafka bireyin en çok bel bağladığı toplumsal kurum olan ailenin içinde bile ne denli güvensizlik içinde olduğu ve maddi destek sağladığı oranda tebessümlerin, komplimancılığın eksik olmayacağı; aksi takdirde işe yaramaz, değersiz bir kişi olarak görüleceği izlenimini uyandırır.
Yığın anlayışının maksimum düzeyde devinim gösterebileceği biricik alan siyaset kategorisidir. Bir avuç züppenin politik hedeflerine ulaşmak için duygularını okşadığı yığınlar, süreklilik arz eden düşüncelerden yoksun olmaları ve geçmişle hesaplaşma adına kafa yoracak gücü kendilerinde bulamamalarından dolayı tezgâhlanan iğrenç oyunların kurbanı olduklarının farkında olmadan yaşamlarını devam ettirirler. Kalabalığın güç istencini istediği düzeyde kullanma imkânına sahip olduğu yegâne alan olan siyaset arenasında, ruhsal gerginliklerini en iyi dışa vuran ikiyüzlü politikacıların propagandalarına kanmaları sahip oldukları gücü güçsüzlüğe dönüştürmektedir. Bu politikacıların konuşmaları yığının akıl-dışı taleplerini tatmin etmeye yöneliktir. Bu talepleri tatmin etmede en maharetli olan siyasetçiler seçim dönemlerinde zaferle ayrılırlar. Elde ettikleri zaferden sonra yığının hastalık kokan istemlerini edebi söylemlerle bir sonraki seçim dönemine kadar tahrik edip, onların suratına alayımsı bir bakış fırlatırlar. Tüm bu olup-bitenleri hüzünlü bakışlarla izleyen birey, yüreğini yakan bu dramatik sahneye gözlerini kapayıp, sonsuzluğun ötesinde tinsel bir yolculuğa çıkar. Bu uzun, kasvetli, yıpratıcı yolculuk boyunca biyolojik varlığından soyutlanıp, salt ruhsal varlığıyla uçsuz bucaksız âlemi dolaşıp hayata gözlerini yumar.
Varlık dünyasında var olma mücadelesi veren birey, kalabalığın uğursuz karmaşa tufanına karşı sessizlik mevzisini ele geçirerek yaşamla olan bağlarını devam ettirir. Konuşmanın, bağırmanın, gürültünün kendisini yığınsallaştıracağını fark eden birey, bu noktadan itibaren mimikleri vasıtasıyla hissettiklerini, duyumsadıklarını, arzuladıklarını muhatabının zihninde canlandırmaya çalışır. Böylelikle karanlığının kuytu bataklığından sıyrılıp ikinci defa gözlerini açma mutluluğuna erişir.