İslam Kültüründe Özgürlükler:
İnsanı çamur ve kendi ruhundan üfleyerek var eden Allah, ona hak ve batıl arasında tercihte bulunabilme salahiyetini bahşetmiştir. Binaenaleyh, özgürlüklerin sınırlarını da yapılan bu iki tercihe bağlı olarak çizmiştir. Şu ayet bunun somut delillerindedir:
(…Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene, Sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim ki, Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir, Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.) (Şems: 7-8-9-10).
Bu hilkatle var edilen insana, Allah’ın önüne serdiği özgürlük ve tercih hakkı, liberalizmin bile tasavvur edemediği boyuttadır. Din ve dünya görüşü tercihinde, yani iç dünyanın dizaynında ben-i âdeme bahşedilen serbestiyet hiçbir din ve ideolojide mevzubahis değildir. Hiçbir sistemde, o sisteme hıyanet ve hakaret eden taltif edilmez, sayısız imkânlar tanınmaz. Ancak Allah, kendisine kulluk için yarattığı kullarına sayılamayacak oranda nimetler vermiş, inanan ve inanamayan farkı yapmamıştır. Kendisine ve kutsiyet atfettiği ettiği her şeye hakaret eden ve savaş açan birisine bile rahmet deryasından istifade etme imkânını sunmuştur. Neden? Çünkü iman edenlerin iman ve amelleri Allah’a bir fayda sağlamadığı gibi, inkâr edenlerin inkâr ve azgınlıkları da O’na bir zarar vermez. (Kim iyi iş yaparsa faydası kendinedir, kim de kötülük yaparsa zararı yine kendinedir.) (Casiye:15)
Kendisiyle kulları arasındaki ilişkide, kendi mülkünde tasarruf hususunda kullarına bu özgürlüğü tanıyan Allah, mahlukat arası ilişkide ise inanan ve inanmayan tüm tarafların maslahatı için özgürlüklere yeni bir tanım getirir.
Allah’u Teala şu ayetleriyle bunu ayan beyan ortaya koyuyor:
(Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.) (Bakara:256)
(Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.) (İnsan: 3)
(Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin.) (Kaf:45)
Halbuki Firavun ve onun gibi tüm despot sistemlerde durum bunun tam tersidir. Din ve inanç özgürlüğü diye bir kavramın sözlüklerinde yeri yoktur. Öyle ki Firavun, iman eden sihirbazlara çıkışmış ve onları çetin işkencelerle tehdit ederek şöyle demişti: (Firavun dedi ki: "Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Bu, hiç şüphesiz şehirde, halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri) göreceksiniz! Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi çarmıha gereceğim!") (Araf:123-124). Bu tür sistemler, insanların bedenlerine tahakküm ettikleri gibi akıl ve gönüllerine de tahakküm etme iddia ve çabasındadırlar. Çünkü, akıl ve gönüllerini tahakkümleri altına alamadıkları insan ve toplulukların sürü misali güdülemeyeceğini gayet iyi bilmektedirler.
İslam, Mekke gibi mahkûm olduğu bir düzende baskıyı kabullenmemiştir, kabullenmez. Kendine tabi olanların ferdi ve toplumsal bazda bile olsa, dinlerini yaşayacakları bir ortam için savaşım verir. Diğer din ve ideolojilere tanınan hakkın kendisine de tanınmasını ister ve dayatır. Ve şöyle der: (sizin dininiz size, benim dinim banadır.) (Kafirun: 6). Çifte standarda karşı çıkarak herkes ve tabi kendisi için özgürlüğün talibi olur.
Ama aynı İslam, hâkim olduğu Medine gibi bir sistemde, zafer ve güç sarhoşluğuna kapılmaksızın, mahkûm durumdayken kendisi için talep ettiği özgürlükleri bu sefer mahkûmiyeti altındaki dinlere tanır ve şöyle der: ( (Resulüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde, inanmaları için insanları sen mi zorlayacaksın ?) (Yunus: 99). (Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin) (Kaf:45)
Buradan hareketle özgürlükleri şöyle tasnif etmemiz mümkündür:
1) Dahili (nefsi) özgürlük. Başından beri değindiğimiz ve tüm özgürlüklerin temeli olan, bireyin kendi iç dünyasıyla alakalı özgürlüktür.
2) Harici özgürlük. Bu sınıf özgürlük, birey ve toplumun dış dünya ile alakalı özgürlükleridir. Bu da iki ayrı başlık altında değerlendirilebilir:
A) İnsan ve tabiat arası ilişkilerdeki özgürlük. Diğer varlıklardan farklı olarak çevresini şekillendirme, imha ya da imar-inşa yoluyla varlıklara şekil verme istidadında yaratılan insan, tabiatta karşılaştığı engelleri aşma mücadelesini verir. Bu engelleri aştığı oranda tabiat karşısında özgürleşir. Engin suları enine ve boyuna geçebildiği, sarp dağları aşabildiği, uçsuz bucaksız gök tabakalarına ulaşabildiği, zararlı hayvanat ve nebatata karşı kendini koruyabildiği, amansız hastalıklara deva bulduğu, artan nüfusa paralel olarak artan tüketimi karşılayacak üretim olanaklarını çeşitlendirdiği ölçüde tabiat esaretinden azat olur. Ancak bu esaretten kurtulma mücadelesi verirken kendisine tanınan özgürlük sınırlarını aşarak tabiata zarar da verebilmektedir. Tabiata verilen bu zarar, esaretten kurtulma savaşımı veren insana daha büyük tehlikelerle geri dönerek insanı daha fazla aciz ve biçare bırakmaktadır. Ozon tabakasının delinmesi, kimyasal atıklarla artan su ve çevre kirlikleri, avlanma vb. nedenlerle pek çok hayvan türü neslinin tükenmesi ya da tükenmeyle karşı karşıya kalması vb. sorunlar, çok daha büyük felaketlere davetiye anlamındadır.
B) İnsanlar arası özgürlükler. Bu da iki kategoride ele alınabilir:
a) Müslümanlarla alakalı özgürlükler: Müslümanların özgürlükleri, şeriatın çizdiği çerçeveyle sınırlıdır. Bu sınırlar helal –haram ya da maslahat-mefsedet sınırlarıdır. Bu sınırlar, Şeriatın egemen olduğu yerler ile egemen olmadığı yerler olarak farklılık arz edebilmektedir.
Burada Şeriatın liberalizmle olan bir diğer farkı ortaya çıkmaktadır: Liberalizmde bireyin özgürlüğü, bir diğer bireyin özgürlüğünün başladığı yerde biter. Şeriat, ana hatlarıyla bunu makul karşılamakla birlikte nihai kıstas olarak kabul etmemektedir. Bireysel özgürlüğün, diğer bireylerin özgürlüğünün başladığı yer olan kul hakkına sahip çıkarken, bunun yanında Allah’ın hakkına da riayeti şart koşar. Yani özgürlüğün, hem kul ve hem de Allah’ın hukukunun başladığı yerde bittiğini savunur.
Buna şöyle bir örnek vermekte fayda olur…
Bir ferdin bir kadını zinaya zorlaması ya da tersi bir durumda, İslam da liberalizim de zorlayan ve mecbur bırakan tarafın, zorlanan bireyin özgürlük sınırlarını ihlal ettiğini ve cürüm işlediğini söyler. Ancak taraflar kendi rızalarıyla bu fiili işlemeleri durumunda, liberalizim buna şapka çıkarıp suç saymazken, İslam bunu da zina suçu sayar ve bunda Allah’a ait hukukun ihlal edildiğini beyan eder.
İslam, hadisten esinlediği şu fıkhi kaideyi insanlar arası ilişkilerin merkezine oturtur: “La derere we la dirare fil-İslami” yani; İslam’da zarar görmek ve zarar vermek yoktur, yasaktır. Öyleyse bireye ve topluma zarar veren her türden özgürlükler memnudur.
Bu nokta-i nazarla İslam, özgürlüklerin tümden kısıtlanmasını ne denli vahim ve tehlikeli addediyorsa, özgürlükte sınır tanımamayı da aynı oranda vahim ve tehlikeli addeder. Öyleyse İslami özgürlükler, despotizm ile başı boşluğun arasında, yani vasatta yer alır.
b) Gayri Müslimlerle ilgili özgürlükler. Özelde kendi şeriatları bu sınırları belirlemekle birlikte bu konu günümüzde en netameli konulardan biridir.
Buradaki can alıcı soru şudur: İslam’ın hâkim olduğu bir coğrafyada gayri Müslimler, İslam’ın ne kadarıyla mükellef ve ne kadarından muaftırlar? Ayrıca kendi şeriatlarını ne kadar yaşayabilir ve ne kadarını yaşayamazlar?
Bu konuyu netameli kılan en önemli neden kuşkusuz, tüm tartışmalara rağmen İran modelinin dışında elde müşahhas bir verinin bulunmamasıdır. Ama şu bir hakikat ki, günümüzde kendi halklarıyla barışık olmayan İslam ülkelerinin ezici çoğunluğunda gayri müslimler, Müslümanlara oranla daha fazla hak ve özgürlüğe sahiptirler.
Diğer bir neden, İslam beldeleri ve gayri müslim ilişkilerinin Osmanlı’nın dağılma dönemine kadar geçirdiği tarihsel seyir ile günümüz koşulları arasında büyük farklılıklar hâsıl olmuştur. Belki bunların başında; o döneme kadar İslam beldeleri ile gayri İslami beldelerin, halklar bazında daha çok homojen bir yapıya sahip olması; İslam beldelerinde azımsanmayacak sayıda gayri müslim olmakla birlikte çoğunlukla Müslümanlardan oluşması ve gayri Müslim hukukuna azami riayet edilmesine mukabil, gayri müslim beldelerde Müslüman sayısının nerdeyse yok denecek kadar az olması ve var olanlara da kök söktürülmesi gelmektedir. Günümüzde ise; İslam ülkeleri, sabıkan dâhilinde barındırdığı gayri müslimleri hala barındırmasına mukabil, gayri İslami beldelerdeki Müslüman sayısında ciddi artışlar meydana gelmiştir. Bu da uluslararası hukukta mütekabiliyeti zorunlu hale getirmiştir. Binaenaleyh, günümüzde siyaset, ekonomi vs. alanlarda olduğu gibi, hukuk da büyük oranda globalleşmiştir. Daha önceki dönemlerde ülkeler, tebaası için kendi içinde bağımsız bir hukuk inşa edebilirken, günümüzde bu imkânsız bir hal almış görünüyor.
Bunun somut örneği, başörtüsü konusuyla alakalı olarak Türkiye –İran karşılaştırmasında müşahede edilebilmektedir. İran’ın İslam devleti olması ve başörtüsünü dayatmasına mukabil, buradaki laiklerin ve laik düşünenlerin de -haddizatında laiklikle tezat teşkil etmesine rağmen- başörtüsüzlüğü dayatmaları, görünürde bu mütekabiliyetin sonucudur. Ama özünde böyle olmadığı muhakkaktır. Çünkü buradaki başörtüsüzlük dayatması İran İslam İnkılâbından çok daha önce başladığı gibi, İran’ın bundan vazgeçmesi halinde bile bunlar vazgeçecek değillerdir.
Ama şu bir gerçek ki; laiklerin bu mukayeseleri, İran’a sempati duyup başörtüsüne özgürlük talebinde bulunan kişi ve kesimleri zora sokmaktadır. Ya oradaki uygulamayı kabullenerek burada başörtüsü yasağına karşı seslerini çıkaramayacak, ya da o uygulamayı eleştirerek burada başörtüsüne özgürlüğü yüksek sesle talep edebilecek şekilde iki tercih arasında bırakılmaktadırlar. Oysa İran modelinden yola çıkarak dindar kesimi zora sokmak yerine Sudan, Malezya vb. modellere bakmak da mümkün olduğu halde amacın üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu aşikârdır.
‘Bu konuları tartışmanın yeri ve zamanı değil, iyisi bunları kurulacak bir İslam devletinde tartışalım’ türünden yaklaşımlarla, sorunları öteleyerek günü kurtarma hesapları içinde olmak müspet sonuca götürmeyeceğinden, dindar kesimin bu vb. konulardaki duruşlarını kuşkuya yer bırakmaksızın ve kendilerine mikrofon uzatıldığında gevelemeksizin tespit etmeleri elzemdir.