a) Batılın Çağdaş Versiyonu İçimizde Hiç Çıkmadı
Geçen yazımızda eskiden tartışılan konuların hala tartışıldığını, gelenek ile modern arasında gidip gelindiğini ve işlerin içinde çıkmak için belli bir metodun takip edilmediğini dile getirmeye çalışmıştık.
Tarihsel gelişim içinde düşündüğümüzde her dönemde tartışılan konuların kaynağı bir önceki dönemi bağlamıştır. Fransız devrimiyle ilk İslamcıların tartıştığı konular, aniden ortaya çıkan sorunlar değillerdi. Sorunların temelleri kuruluş, yükselme, genişleme dönemlerinin birikintileri idi. Sadece 1789’dan sonra otorite boşluğundan veya ortamın belirsizliğinden dolayı meydanda uygun zemin bulunduğu için tekrar su yüzüne çıkartılmışlar. Hicri ikinci asırdan itibaren Yunan felsefesinin hâkimiyeti İslam dünyasında zaten varlık göstermişti. Yunan felsefesinin etkisiyle tartışılan konular nasıl ki binlerce mezhep doğurduysa, Fransız devrimiyle de hicri ikinci asrın sanki tekrarı oldu. Islahatçıların, meşrutiyetçilerin, jön Türklerin, gelenekçilerin ortaya çıkma sebepleri otorite zayıflığı ile halkın taleplerine karşı yönetimin adaletli davranmaması idi. Bu gün tartışılan bütün konuların kökü Fransız devriminden sonra yayılan fikirlerdir. İslam dünyasında ne zaman bir otorite boşluğu göründüyse, dönemin insanları yeni arayışlara girmişler ve bir önceki dönemin eksikliklerini otorite boşluğundan yararlanarak tartışmışlar. Yada İslam dünyası dışında bir fikir yayıldığımı etkisi birkaç yıl sonra Müslümanlar arasında görülmüştür.
İslam dünyasında yeni arayışlara zemin hazırlayan her zaman batı eksenli fikriler olmuştur. Düşünmeyi ve yeni arayışları hep batıyı referans seçerek yapmışız. Batı yenilenirken biz bir adım geride kalarak yenilenmeye gitmişiz. Buda Müslümanların hazırcı bir toplum olduğunu ve İslam’ı tam özümsemediğini gösterir. Biri üretecek biz besleneceğiz, biri düşünecek biz daha sonra düşüneceğiz, birileri yenilenecek biz eskidiğimizi anlayınca yenilenmeye gideceğiz, ileride nasıl bir sorunla karşılaşacağımızı hiç düşünmeyeceğiz ve sorun ortaya çıkınca onların metotlarını kullanacağız. Çünkü onlar bu metotla başarılı oldular mantığı her dönem Müslümanların içinde oldu.
Gerek batıl mezhepler konusu olsun, gerek Osmanlının dağılma döneminin fikirleri olsun, gerekse cemaatlerin oluşumu olsun bütün bu dönemlerde batı ve batıl düşüncelerin etkisi her zaman olmuştur. Çünkü mevcut yönetim üzerine düşeni yapmadığı için o dönmede ezilenlerin ve nemalananların kavgası başlamıştı. Cumhuriyet sonrasında yayılan fikirlerde de aynı şartlar egemendi. Ezilenler ve cumhuriyetin sırtında geçinenler. İslam dünyasında, yönetim adil olmağı müddetçe insanlar adil bir yönetime kavuşmak için çabalamışlardır. Bu arayışlarını da batıyı referans seçerek yapmışlar.
Yönetimlerin adil olmadığı veya otorite boşluğunun olduğu zamanlarda halk genelde üçe bölünür:
a) Yönetimin ıslahına yönelik çalışanlar; Bunlar, başta iş emrini verenler ile uygulamada yanlış yapanlara karşı olanlardır. Yönetimin şeklini beğenip, yöneticilerden memnun olmayanlardır, kanunların yenilenmesinden çok talep kısmında reform edilmesinden yanalar. Özgür düşünmeden çok tabi olmaya hazır olanlardır. Yönetimin rengine sadık kalan milliyetçi veya devletçi insanlardır.
b) Yönetimin tamamen değiştirilmesini isteyenler; Bunlar genelde devrimci ruh taşıyanlardır. Yönetimin zihniyet ve kanun boyutundan memnun değiller, yeni bir düzenden yana tavır takınırlar. Düşünce yapıları yerel olmayıp, talep kısmında aşırı özgürlükçü olan insanlardır. Sistemlerin yanlış uygulamalarından ortaya çıkan her soruna çözüm önerileri vardır. Yönetim eksenli olmaktan çok halk eksenli olmaya çalışırlar. Her şey halk içindir.
c) Devrimcilerle ıslahçılar arasında kalanlar; Gruplar arası geçiş yapanlardır. İkinci gruptan ayrılanlar, tek yol devrim diyenlerin önermelerinden sıkılıp ıslahatçılara karışıp devrimi ertelemek isterler. Devrim şartlarının hazır olmadığını bilerek devrim ruhlu ıslaha yönelik çalışırlar. Aynı şekilde, ıslahatçıların içinde yıllarca çalışıp sistemin değişmesinden başka çare yoktur diyenler ise, tek yol devrimdir, reform edilen kanunlar sistemin tekelinde olacak, üst düzey yöneticiler değişince kanunları da değiştirebilirler, deyip ıslahın sadece sistemin ömrünü uzattığını söyleyerek saf değiştirebilenlerdir. Bu şekilde grup değiştirenler, girdikleri gruplarda barınmayınca geçmişin muhasebesini yaparak diğer iki gruba fayda sağlamayan, tarafsızlaşanlar da olabilirler.
Bu gün bu üç misyonu taşıyanlar Türkiye’de cemaatlerdir. Dışardan bakılınca belki bu tespiti kabul etmeyenler çoğunlukta olacak. Fakat zihniyet açısıyla bakıp, ileriye yönelik planlarda bu üç kitlenin misyonunu cemaatlerin taşıdığını göreceğiz.
Dün binlerce mezhep, tarikat ve cemiyet oluştu, bu gün bu kadar farklı cemaatlerin türemesi aslında aynı şeyi gösterir. Dün, “Mansuriye”, “Yunusiyye”, “İshakiyye”, “Hişamiyye”, “Salihiyye”, “Cebriye”* gibi mezhepler, İslam dünyasının içinde bulunduğu cehalet şartlarından doğmuşlarsa, Cumhuriyet dönemiyle birlikte ortaya çıkan otorite boşluğu ve dinin yanlış anlatımı beraberinde; S..ciler, F..ciler. İ..cilerin vb cilerin, cuların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Dün mezhepleri kuranlar diğerlerini yanlış yolda düşünerek kurdular. Bu gün cemaatleri kuranlarda aynı şekilde düşünerek cemaat kurdular. “Müslüman adı altındaki kitlenin çoğu elim bir cehalet içinde yüzüyordu. Halk, her işittiğine inanacak, her türlü telkini kabul edecek bir zihniyette bulunuyordu. Hilekâr bir mülhit, kitleyi istediği yola sevk edebiliyordu. Çünkü halk düşünmeksizin her şeye inanıyordu. Uydurulmuş bir hadis, mevcut olmayan bir ayeti, herhangi bir kitaba isnat edilen bir rivayeti kabul etmekten derin bir haz duyuyordu. Çünkü dini taassup her söylenen söze incelemeksizin iman etmek şeklinde inkılap etmişti”** Batıl mezheplerin çıkış sebepleri Müslüman olan kavimlerin beraberlerinde İslam’a cahilliye adetlerini getirmeleri idi. Mecusilik, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Budizm gibi dinlerin kırıntılarını otorite boşluğundan faydalanarak, hilafet gerginliğiyle kökleştirdiler. Bunlar eski ananelerini mezhep kurarak yaymaya çalıştılar. Batıl mezheplerin ortaya çıkış sebebi çoğunlukla otorite zayıflığıydı. Yayılan İslam dinini halk tam olarak benimsememişti. Kabul etmede hiçbir tereddütleri olmadığı için her söylenilen söze araştırmaksızın güveniyorlardı. Çünkü bir tarafta dünün fayda vermeyen çoklu tanrı inancı, bir tarafta da özünden ve gerçek hakikatlerinden habersiz olarak kabul ettikleri tek tanrı inancı vardı. Sahabelerin inanma gerçeklikleri ile kendileri eş tutmaya çalışan insanlar, kabul etmeyle her şeyin tamam olduğunu sanıyorlardı. Söylenen her söze peygamberden geliyormuş gibi inanıyorlardı. Çünkü zamanın halkı hakikate gerçekten susamıştı. Kabul ettikleri yeni din onlara yeniden doğmak gibi gelmişti. Temiz bir niyetle olaya baktıkları için her şeye inanmayı dinin vecibesi sayıyorlardı. İşittik ve itaat ettik onlar için kaçınılmaz olandı. Yanlış yöne kanalıze edilmeleri de gayet doğaldı. Aynı şartları 1930dan sonra Türkiyeli Müslümanlarda yaşadılar. Bir tarafta dinlerini özünden uzaklaştıran laik bir anlayış, diğer taraftan da onlara İslam’ı götürmeye çalışanlar arasında kaldılar. Her halükarda biri batıl olmak zorundaydı. Halkta kendisine yakın olanı benimsedi ve hak dedi. Halk dini tam bilmediği için yeri geldi siyasetçiye, yeri geldi sahte bir din adamına uydu. Her söylenen sözü dün mezheplerin içinde bulunanların kabul ettiği gibi kabul ettiler. Darbelerle 75 yılına gelinceye kadar çok bedel ödediler. 80 ihtilalinden sonra bu sefer artık cemaat mantığı ortaya çıktı. Özellikle İran devriminden sonra yeni yapılanmalar başladı. Lider eksenli cemaatler yaygınlaştı. Anti siyasetçi, devrimci, sistem yakınlı, milliyetçi ve siyaset eksenli cemaatler oluşturuldu. Halk girdiği cemaatte yeniden iman etmiş gibi oldu. işittik ve itaat ettik dün olduğu gibi yeniden başladı.
Dipnotlar:
*Geniş bilgi için Mezhepler Tarihi, M.Ebu Zehra
**( M. Şemsettin GÜNALTAY. İslam Mecmuası, İstanbul hicri 1330, IV. İslam’ın Düşüşüne Etki Eden Mezhepler Makalesinden)
(Devam edecek…)