“Ey Kûfe halkı! Ey hilekâr ve düzenbazlar! Ey Mektup yazarak bizi davet edenler! Siz bizi buraya çağırdınız ve biz gelince hak dininizi ayaklar altına aldınız ve düşmanlarımızla anlaştınız….
Sizin kıssanız iplerini kendi eliyle toparlayıp kazak ören sonra sökerek kendi emeğini heba eden kadının durumuna benziyor.”
Haykıran Hz. Zeynep… Feryadı yürekleri parçalıyor. Küfe halkına ve dolayısıyla aynı karakteri taşıyan tüm insanlara sesleniyor… “Ey hilekâr ve düzenbazlar!”
Küfe ve onlar gibi tüm insanlar öyle bir zülüme düşmüşler ki hakikati getiren, anlatan, yaşatan her şeyi imha ediyorlar. İsterse bu canlı olsun. İsterse Allah’ın müjdelediği, cennetten birer parça olsunlar fark etmez. Kalpler karar vermiş bir kere zulme… Gözler bir kere kaymış yalanlara… Korku ve hırs onları yutmuş. Ağızlarına bir parmak dünyada çalınmış.
Sonuç ortada… Allah’ın resulünün çocukları hunharca katledilip kurda kuşa yem yapılmış. Zaferlerini ispatlamak için başlar ellerde çöller aşılmış.
Zeynep, tüm acılara rağmen Allah’a olan istikametini bozmuyor. Hakikat buraya kadar değil. Ebter olan küfürdür. Ebedi olan ise imandır, İslam’dır. Ve bu şeref onun boynunda… O, çağlara ve bütün beldelere taşıyacak… Onun yanında olmak isteyenler, varını yoğunu toparlayıp onunla yola koyuluyorlar. Bu ateş söner mi hiç? Asla… Yüreklerindeki sevda ile hiçbir sınır tanımazlar. Tüm Yezidilere meydan okurlar. Yezid gibi cücelere pirim vermezler. Ne onları sindirecek. Onlar Hüseyin’in kardeşleri. Onlar peygamberin ocağından beslenmişler. Onlar Allah’a söz vermişler… O’na gidinceye kadar hiçbir engel tanımayacaklarına dair…
Onlar gözü kara analarımız…
Ya bizler!… Hüseyinler nerede… Yoksa sayıları yalnız çölde olanlar mıydı? Bu dini kime bırakıyoruz. Bizim ağızlarımıza da bir parmak dünya mı çalındı? Yoksa korku ve kaygılarımız bizi sindirdi mi? Bize ne daha sevgili geldi?
Neden oturmuş, imanımızın sönüşüne izin veriyoruz. Eşlerimizin ve çocuklarımızın yanışını neden seyrediyoruz?
Yaşamak bu kadar lezzetli mi? Ölümü erteleyebileceğimizi mi zannediyoruz? Hayatı bir daha başa almak mümkün mü? Neden hayatı ve ölümü anlamlandırmıyoruz?
Yoksa bu dini taşımayı kadınlara mı bıraktınız? Nereye kadar…ne zamana kadar… kadınlar ne zamana kadar bu yükü kaldırabilecekler… Kısa bir süre sonra “Zeynepler neredeee!” diye bir feryat daha yükselmez mi? Hüseyinler yok. Zeynepler yok. Ne olacak halimiz? Yoksa vaat edilen giden kavimler kervanına mı katılalım?
Şu anda Hüseyinler de, Zeynepler de suda boğulan ama boğulmak istemeyen kimsenin misali gibiler. Ne olur, gelin birbirimize simit atalım. Kurtaralım imanımızı, yüreklerimizi, değerlerimizi, hedeflediklerimizi… Kısaca kendimizi…
Zeynep’in sesini duyun. Dinimizi ayaklar altına almayalım. O gün Allah’ımızın huzuruna çıktığımızda ne hesap vereceğiz? Resulümüze ne cevap vereceğiz?
Allah’ımızın düşmanları ile işbirliği yapmayalım. Düşmanımıza âşık olmak, Rabb’imize en büyük ihanettir. Hüseyinler boşuna çölde ölmediler. Dost ve düşmanları tanıtmak ve dinin esasında kimlere ait olduğunu ispatlamak için ölümü göze aldılar.
Şimdi bizler, onların haykıran sesini duymamazlıktan mı gelelim? Duyduğumuz halde haykıran gerçeklere sessiz mi kalalım? Yahudiler gibi “duyduk ve isyan ettik” mi? diyelim. Ya da Hıristiyanlar gibi dinimizi çarpıtalım mı?
Haykıran Zeynep kulaklarımızı çınlatmıyor mu? “ey dönekler!” diyen sesi… Biz de mi dönek olalım? Hakikati canımız istediğinde duyalım, canımız istemediğinde duymayalım mı? Zeynep‘in feryadı yine kulaklarımızı delmez mi? “Sizin kıssanız, iplerini kendi eliyle toparlayıp kazak ören sonra sökerek kendi emeğini heba eden kadının durumuna benziyor.” Gerçekten hem kazak örüp, hem de işlediğimizi sökmüş durumda olmaz mıyız?
Ben biliyorum ve inanıyorum. Hüseyinler ölmedi, Zeynepler de ölmedi.
Ama onlar biz miyiz? Ona emin değilim.