Liberalizmin, diğer dinlere olduğu gibi İslam’a bağnaz ve dogma olduğu şeklindeki saldırısı karşısında Müslümanlar genel itibariyle defansif davranmışlardır. Bu pozisyonda daha çok başvurulan yol ise tarihe dönüş şeklindedir. Bu tarihe dönüş de iki şekilde tecelli eder:
a) İslam medeniyetinin altın çağına dönüş… Asr-ı Nübüvvet ile Hulefa-ı Raşidin dönemleri ve İslam tarihine serilip serpilmiş belli başlı dönemlere dönerek, İslam’ın o dönemlerde insanlığa kazandırdığı özgürlük atmosferinden örnekler vermeye çalışırlar.
b) Batı medeniyetinin geçirdiği Ortaçağ’a dönüş… Bu dönemlerde Batı medeniyetinin gerek dâhilinde gerekse haricinde insanlığa neleri ödettiği, özgürlük mefhumuna zıt olabilecek ne kadar söylem ve eylem varsa icra ettiğine dair örnekler sıralanır.
Buraya kadar amenna… bir sorun yok. Peki, yaklaşık son bir yüzyıla, yakın tarihe; yani Batı’nın ve İslam âleminin realitesine dönüldüğünde aynı argümanlarla hareket imkânı kalabilmekte midir? Elbette hayır… Çünkü hem Müslümanlar, İslami manada özgürlüğün yaşandığı dönemlere ait köklerinden, hem de Batı, Ortaçağ’a ait köklerinden büyük oranda kopmuş bir vaziyettedir. Hal böyle iken bu kabilden bir argümanla liberalizmin karşısına dikilmek, mücadeleyi peşinen kaybetmek anlamına gelir.
Buna mukabil onların diyeceği şu olur: ‘Dediklerinizi doğru kabul etsek bile ne siz eski Müslümanlarsınız ne de biz eski Batılılarız. Gelin öyleyse mevcut halimizden konuşalım.’ Bundan sonra top artık Müslümanların sahasındadır. Tarihte ataların yaptıkları, topun rakip sahaya atılmasına yetmeyeceğine göre başka çareler üzerinde düşünülmesi elzemdir.
O çarelerden bazıları şunlar olabilir:
a) İslam’ın özgürlük mefhumu ve felsefesinin teorik olarak temellendirilmesi ve bu sayede temele yönelik eleştiri ve ithamların bertaraf edilmesi. Muasır âlim ve mütefekkirler bununla ilgili takdire şayan çaba sarf etmiş ve eserler bırakmışlardır. Seyyid Kutup’tan Mevdudi ve Mutahhari’ye, Ali Şeriati’den M. Hüseyin Fadlüllah’a, Yusuf El-Qardawi’den Fethi Yeken’e pek çok âlim ve mütefekkir önemli oranda kalem oynatmış saygın eserler bırakmışlardır.
b) Teorik alt yapısı mütekâmil olan bu konunun, reel hayattaki alt ve üst sınırlarının ne olduğunun, olabileceğinin tespit edilip mevcut fluluğun giderilmesi ve bunların icra yollarının zorlanması.
Bu konuda teorik ve tarihsel arka plan olarak Batı liberalizmine karşı bir eksiklik ve eziklik yaşamayan Müslümanların, reel hayattaki eksikliğin giderilmesi için odaklanmaları gereken nokta, Batılılara karşı hoşgörüyü ibraz etmekten ziyade, öncelikle Müslümanlar arası ilişkilerdir. Kendi içinde özgürlük ve hoşgörüye kem gözle bakanların, dışarıya farklı bir imajla görünmeye çalışmaları, en iyi tabirle ‘riyakârlık’tır. Müslümanların temel sorunlarından biridir bu. Hemdin olunmayanlara, ‘dinler arası diyalog’ vb. mahfillerde tevazu kanatları sonuna kadar gerilerek İslam’ın ne denli hoşgörü ve özgürlük dini olduğu ispatlanmaya çalışılırken, hemdin olunanlara ‘Şeriatın keskin kılıcının’ gösterilmesi, Müslümanların aleyhine işleyen çifte standarttır. Bu da, o mahfillerde at koşturanların söylemlerindeki ciddiyeti, içeride de dışarıda da ciddi mana sarsar, gölgeler.
Halklar, cemaatler, partiler, şahıslar arası ilişkilerin ne kadar hakşinas olduğu hususu deşilmelidir. Tüm bu tarafların, kendileri için istedikleri bir hayrı kardeşi için ne kadar istedikleri, karşılıklı birbirlerinin elinden ve dilinden ne denli selamette oldukları, hakkı tavsiyeye ne kadar tahammül ettikleri, içtihat sınırları dâhilindeki meseleleri ‘nas’ gibi değerlendirilip değerlendirmedikleri, farklı görüş beyan edenlere ne ölçüde tahammül ettikleri gibi, Müslümanlar arası ilişkilerde hoşgörü ve özgürlüğün temel taşları olan mevzulara riayet ölçütlerine odaklanmaları kaçınılmazdır. Bunun sağlanabilmesi, fer’i meselelerdeki fıkhi zenginlik gibi siyasi fıkhın da gelişmesi/geliştirilmesinden geçer.
Fikir ve kültürler arası diyalog olmaksızın özgürlükten bahsetmek anlamsızdır. Kuran, Müslümanlar arası diyaloga önem verdiği gibi dinler ya da medeniyetler arası diyaloga da önem verir.
Hemdin olunmayanlarla diyalog konusunda Kuran’ın şu ayetleri önemli delillerdendir: “(Resulüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz Müslümanlarız! Deyiniz.” (Al-i İmran: 64) ve : “(Resulüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.” (Nahl: 125)
Müslümanlar arası diyalog, fikri beyan etme özgürlüğü, beyan edilen fikirlere -dinin değişmezleriyle çelişmediği sürece- saygı gösterilmesiyle alakalı olarak; nasihat, hakkı tavsiye, iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak, şura vb. alanlarla alakalı naslar bu konuların temellerini oluşturur.
Diğer yandan içtihat da, tefekküre teşvik ve fikir özgürlüğü hususunda önemli dayanaklardan biridir. İslam, bu alana yaptığı vurgu ve tanıdığı toleransı pek az alana tanımıştır. Öyle ki, tefekkürü, yıllarca süren fiili ibadetten üstün saymış, başka alanların aksine bu yolda gösterilen isabetli çabalara iki, ‘isabetsiz çabaları’ da karşılıksız bırakmayıp bir ecir vadinde bulunarak, fikir ehli herkesi günaha girme korkusu olmaksızın tefekküre davet ve teşvik etmiştir. Yeter ki herkes düşünsün… Yeter ki kimse aklını soğutuculara ya da birilerinin cebine koymasın…
Ancak bu anlayış, fikir özgürlüğü anlayışının alt-üstler yaşamasına paralel olarak tarihsel seyirde asıl mecrasından saptırılmış, ilk dönem müçtehitlerin aksine, akıllara gem vurulup fer’i meselelerin dışında beyin fırtınalarının esintisine pek müsaade edilmemiştir. Bu da, İslam fıkhının bir vücut misali tüm uzuvlarının bir ahenk içinde gelişmesini akim kılmış, bazı uzuvlarının geliştiği bazılarının da yerinde saydığı hilkat-i garibe ve’l ucube bir disiplinin oluşmasıyla neticelenmiştir. Ancak son asırda yetişen müçtehit ve âlimlerin yaptıkları çabalar hayrı müjdeler niteliktedir inşallah…
Tek tip görüşün egemenliği düşünsel gelişmeyi akamete uğratacağından yenilenmeye mani olur. Akıl, özgürlüğün lazımıdır, olmazsa olmazıdır. Özgürlüğün olmadığı bir yerde faal bir akıl; düşünen, soran, sorgulayan, yeni ufuklara yelken açan faal bir aklın olmadığı bir yerde de özgürlükten bahsedilemez. Bundan yola çıkarak hurafe, kör taklitçilik vb.leri, despotizm gibi özgürlüğün asli düşmanlarındandır. Özgürlüğün yaygın olarak yaşandığı bir yerde bunlar geriler, bunların yaygın olduğu bir yerde de özgürlük geriler.
Örneğin; İslam’a, Müslümanlara ve tüm insanlığa faydalı olmak amacıyla ileri sürülen yeni düşüncelere tahammül sınırlarına dikkat edilmelidir. Bir âlim ya da mütefekkirin vazifesi, yaygın olan düşünceye paralel düşünmek, o yönde görüş beyan etmek, onu düşüncesinin merkezine oturtmak değil, o düşünceye uysa da uymasa da daha faydalı yeni düşünceler peşinde koşmaktır. Meta’da her yeni icat genellikle lezzetli iken, düşüncelerde bu tersi oluyor. Çünkü her yeni düşünce, eskisine veya onun bir kısmına eleştirel bir mahiyet taşıdığından haddi zatında muhalif konumundadır ve şimşekleri üzerine çeker. Özgür bir ortamda bu şimşeklerin şiddeti az olacağından yeni düşüncelerin üretilmesini bastırmazken, hurafeci ve kör taklitçi ortamlarda bunlar şiddetli olur ve her yeni düşünceyi ‘bidat veya avamın dinini bozan’ nitelemeleriyle def etmeye çalışır.
İmam Ali (r.a.) bir sözünde şöyle buyurur: “Görüşlerin bazısını bazısına vurun, ondan salah doğar.” Bu söz, farklı görüşlerin olabileceğinin ön kabulü olduğu gibi, bu görüşlerin tartışmaya açılmasının gerekliliği ve bunun neticesinde de topluma dönük faydaların doğacağını beyan etmektedir. Aynı şekilde Kuran’ı Mübin de müminlerin farklı görüşlere kulak kabartmalarını, ancak bunlar arasında en güzel olanına tabi olmalarını ister. “O kullarımı ki, onlar sözü dinlerler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” (Zümer: 18)
Müslüman fert ve yapılar arası ilişkilerin, dinin öngördüğü şekilde özgürlük ve hoşgörüye mebni edilmesi, ümmet-i İslam’ın elini Batı’ya karşı güçlendireceğinden, Müslümanların savunma halet-i ruhiyesinden kurtulmalarını sağlayacak ve İslam’ın ön gördüğü özgürlük anlayışının liberalizmin özgürlük anlayışıyla temel bazı konularda farklılık arz ettiğini kabullenmelerini beraberinde getirecektir.
Bu farklılıkların en önemli noktasını “gayb âlemi” oluşturmaktadır. Liberalizim, yaşamın sadece bu hayattan ibaret olduğuna iman ettiğinden, bu hayatı ‘cennete’ dönüştürmek için, gerek düşünsel gerekse de bedensel bila kayd-u şart bir özgürlüğü savunur ve şöyle der: "Hayat, şu dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız; bir daha diriltilecek de değiliz." (Müminun: 37) İslam ise, inananlarına bu dar-ı fenada cenneti vaat etmediğinden, bu dünyada maslahatların celbi, mefsedetlerin de def’i ilkesine bağlı kalınarak, hayatın nefis terbiyesiyle mutmain bir şekilde yaşanmasından sonra dar-ı bekada sınırsız özgürlüğün yaşanacağı cenneti vaat eder. Buna işareten Peygamber (S.A.S.) şöyle buyurur: “Dünya müminin zindanı, kâfirin ise cennetidir.” Zindan, özgürlüğün dibe vurduğu, cennet ise özgürlüğün tavan yaptığı yer olduğuna göre, bu konuda liberalizm ile İslam arasındaki farklılığın ne boyutta olduğu daha bir anlaşılır.
Hadiste geçen ‘zindan’ ve ‘cennet’ tabirleri nispidir, izafidir. Yani; bir mümin için sınırlı nimetler ve o nimetlerden sınırlı istifade anlamında olan bu hayat, sınırsız nimet ve o nimetlerden sınırsız istifade anlamında olan cennete nispetle zindan mahiyetinde iken, bir kâfir için sınırlı nimetlerden sınırsız istifade anlamında olan bu hayat, sınırsız ve ebedi cehenneme nispetle cennet hükmündedir.
İslam, bu hayatı bir mümin için zindan olarak nitelendirdiğinden sınırlı özgürlük bahşetmiştir. Özgürlüğün bahşedilen bu sınırlar dâhilinde tutulması halinde ise dünya ve ahiret saadetinin tahakkuk edeceğini vaat eder. Bu sınırların altına ya da üstüne çıkılması durumunda da ebedi hüsranla uyarır.
En temel farklılık olan bu nokta iyice değerlendirilip kavranması halinde, diğer farklılıkların kavranması ve anlaşılması zor olmayacaktır.
Bu, dinin özgürlüklerle ilgili genel çerçevesidir. Bu çerçevenin doğru bir şekilde belirlenmesi, dinin doğru anlaşılmasıyla doğru orantılıdır. Buna mukabil, tarihten günümüze gelişen kimi ‘dinsel söylemler’, mümin için hayatı gerçekten zindana dönüştürdüğü gibi, onu vaat edilen cennetten de uzaklaştırmaktadır.
Diğer taraftan özgürlük İslam’da, gerek Mekke ve gerekse Medine sürecinde değişmez akidevi bir ilke olarak Kuran ve sünnette yer alırken, liberalizm vb. akımlarda ise toplumsal gelişme ve ilerlemeler, devrimler vb. yollarla bugünkü haline gelebilmiştir.
Müslümanların Tarihsel Sürecinde Hürriyet Mefhumu:
Kölelik mevzusuna inşallah bilahare değineceğimden burada ele almayacağım.
Kölelik mevzusunun dışında hürriyetin en fazla ele alındığı alan kelam/akide alanıdır. Çünkü hürriyet konusu akide konularındandır ve dinin sabitelerindendir.
Müslümanlar, kelam ilmi etrafında başlayan felsefi tartışmalarda hürriyet kelimesi yerine “ihtiyar” yani seçme hakkı tabirini kullanmışlardır. Bunun da temel nedeni, daha ilk dönemlerde baş gösteren ve akidevi olmaktan ziyade siyasi olan Cebriye akımına karşı bu tabiri tercih etmeleridir. “Cebr-mecbur” yani seçme hakkının olmaması, verilen emirlere itiraz lüksü bulunmaması ekseninde tevellüt eden cebriye, insandan iradesini küllen aldığından, o dönem sultanlarının yaptıkları zulümlere ilahi bir kisve giydirerek mesuliyetten kurtarma gayretinde olmuştur.
Bu akıma mukabil pek çok akım, aksini savunarak insanın mesul surette yaratıldığını söylemişlerdir.
Müslümanlar, hürriyet mefhumunu kadim tarihlerinde, bugün tartıştıkları anlamda pek tartışmamışlardır. Bireysel hak ve özgürlüklerin öne çıktığı bugünkü tartışmanın altında Batı dünyası ve İslam âleminde meydana gelen değişimlerin yattığını daha önce ifade etmeye çalışmıştım. Batı’da pozitif yönde, İslam âleminde de negatif yönde meydana gelen değişimler özgürlükler konusunun tarihi sürecinden daha farklı bir şekilde tartışılmasını beraberinde getirmiştir. Bu makalenin çapını aşmakla birlikte bu kavramın günümüzde, tarihsel süreçten daha farklı tartışılmasının nedenlerine inilmesi elzemdir. Ancak şunlar sorulabilir:
Özgürlük kavramının, bir asrı aşkın bir süredir İslam âleminde Batı kriterleri ölçüsünde tartışılmasının nedeni, İslam âleminin gerileme ve dağılma sürecine paralel olarak bireysel hak ve özgürlüklerde de bir gerilemenin yaşanmasından ötürü müdür?
Yoksa İslam âlemi kadim halini muhafaza etmesiyle birlikte, Batı’nın, sahip olduğu konumdan daha ileri bir konuma geçip İslam âlemini sollamasından mı kaynaklanmaktadır?
Ya da ikisi de mi? Yani hem İslam âleminde -diğer pek çok alanda olduğu gibi- bu kavramla ilgili olarak meydana gelen gerileme, hem de Batı dünyasında bu minvalde meydana gelen ilerleme mi Müslümanların bugün bu kavramı Batı ölçütlerinde tartışmasını zorunlu kılmıştır?
Ama şu bir hakikat ki; İslam âlemi, tarihsel seyrinde -Moğol ve Haçlı dönemleri istisna kabul edilirse- hiçbir dönem son bir asır olduğu kadar çaresiz düşmemiş, başkalarının kavram ve ağzıyla konuşmamıştır. Bilakis kendi kavramlarını konuşturmuştur. Egemen medeniyet ve güç olması hasebiyle özgürlükleri talep eden değil veren hükmünde olduğundan, özgürlük kavramını Batı’nın zahiri dünyayla alakalı olarak bugün tartıştığı şekilden ziyade, batini dünyayla alakalı olarak daha çok tartışmıştır. Ayrıca o dönemlerde Batı ve diğer medeniyetler, bu alanda İslam medeniyetinden daha iyi bir pozisyonda bulunmamalarından ötürü de böyle bir etkileşimin oluşması mevzubahis olmamıştır.
Burada yine araştırmaya değer başka bir soru kendisini dayatır: Diğer medeniyetlere yönelik vaziyet bu olsa bile, o dönem İslam âlemi içinde özgürlük kavramının daha çok batini âlemle alakalı olarak tartışılması, zahiri âlemdeki bireysel ve toplumsal özgürlükleri menfi ya da müspet ne şekilde etkilemiştir? O tartışmaların günümüze etkisi ne olmuştur?
Bu konuya Molla Ahmet hocam el attı. Umarım bu soruyu da yazı dizisinde ele alma fırsatını bulur…
Konuyu ele almaya devam edeceğiz biiznillahi Teâlâ…