Kimi insanları haset ederken gördüğüm zaman önce hamd ederim, sonra şaşırırım.
Önce hamdederim. Çünkü benim farkında olmadığım, fakat onların gözünden kaçmayan nimetlere sahip olduğumu anladığım için hamd ederim. Demek ki, şükrünü yapmaktan gafil olduğum birçok lütfe mazharmışım da habersizmişim!
Sonra da şaşırırım. İnsanların hep başkalarının sahip olduğunu düşündüğü, fakat kendisinin bu nimetlerden mahrum olduğunu zannetmesine aynı zamanda hayret ediyorum! Belki tıpa tıp aynı nimetlere sahip değilizdir. Ama bu, hiçbir şeye sahip olmadığımız anlamına gelmez. Rabbimiz yarattığı her kuluna, rahmet nazarlarıyla bakmakta ve ihtiyaç duyduğu veya duyacağı her nimeti, zamanı gelince lütfetmektedir. İstediği anda istediği şeylere sahip olamayan insan, biraz da sabırsızlığından kaynaklanan bir isyanı yaşamıyor mu?
Önemli olan insanın Rabbinin verdiklerine karşı şükrünü eda etmesidir. Fakat insan, tamahkârlığı, önüne geçilmez hırsı nedeniyle, hamdetmek yerine Allah’a karşı nankörce davranıyor. Bunda sınır da tanımıyor.
Oysa insana yakışan, Rabbinin verdiklerine razı bir şekilde hamd edip, tamahkârlık illetinden uzak kalmaktır. Böylesi güzel hasletler, insanı gözü doymazlık tehlikesine karşı koruyor. Kanaatkârlık ise insanda sağlam bir karakter ve bozulmaz bir psikolojik denge sağlıyor ayrıca. Başkalarının sahip olduklarını düşünerek, kendi dengesini bozmuyor, önü alınmaz arzuların baskısından kendini korumuş oluyor. Helal- haram ölçülerine uyan bir kanaatkârlık büyük erdemdir. Kimsenin çöpüne tamah etmemek, onurlu ve yüce bir şahsiyet inşa eder.
Aksini düşündüğümüzde hırs ve bencillikten dolayı başkalarının sahip olduklarına gözünü dikenler, asla huzur bulamamışlardır! Gözleri hep başkalarında olduğu için, kendileri nimet içinde yüzseler bile bunun mutluluğunu yaşayamazlar. Hep biraz daha fazlasını arzularlar. Gece- gündüz demeden, helal- haram ayırmadan yaptıkları işler, onları yine de içinde bulundukları hırs bataklığından kurtarmaz. Böylelerinin gözünü ancak toprak doyurur. Toprağa girene kadar da dünyanın geçici metaı ile oyalanıp, övünürler. Ayetlerdeki, “mezarlara uğrayıncaya kadar oyalandınız!” ihtarı, bunları tarif edip bizi uyarıyor!
Hatırlarsak insanın dünyada bulunma sebebi çok daha yücedir. O (insan), Allah’a yapacağı kulluğun araçları olarak görmeliydi dünya metaını… Kendini kaptırıp aldatacak oyuncaklar olarak edinmemeliydi. Geçici bir süreliğine uhdesine verilen dünyalıklar, ebedi hayatını kazanacağı emanetlerdi hâlbuki… Tüm bunları unutarak kendine yazık ediyor insan!
Kimine çok, kimime az… Fark etmez. Herkes birçok nimete sahiptir. Farkında olalım ya da olmayalım, Allah’ın sonsuz lütuflarıyla çevrelenmişiz. Dünyada bu nimetlere olan şükrünü eda edene, daha fazlasını vaat ediyor Rabbimiz.
Rabbine olan şükrü, aklına getirmeyenler, hem sonu gelmez hırslarının kurbanı oluyorlar, hem de dünya metaına kavuşmuş olsalar bile, bu geçici bir süre ile sınırlı oluyor. Bir türlü mutlu olamıyorlar. Ebediyeti de kaybediyorlar.
Bu yüzden “haset edenlere” kızamıyorum. Aksine onlara acıyorum! Birçok açıdan acınacak halde olduklarını, bunun da farkında olamadıklarını düşünüyorum. Sadece ve sadece kendilerine yazık ediyorlar! Hasedin ateşiyle o kadar yanıp bitmişler ki, sahip oldukları nimetlerin de kıymetini de bilmiyorlar! Hep birilerindeki nimetleri düşünerek kendilerini kahretmeseler, belki şükretmeyi akıllarına getirecek, böylece mutlu olmanın yoluna gireceklerdi. Ama nerede onlarda bu feraset!..
Dünyaya ram olmuş, ahiretten bihaber insanların hased etmesini az çok anlayabilirim. Ancak gözünü ahirete dikmiş ve Rabbinin rızasından başka bir şey düşünmeyen mümin şahsiyetlerin hased etmesini anlayamıyorum! Tamam, insanız zaaflarımız var. Ancak bu zaaflarımızı zapt-u rapt altına alacak kurtuluş reçetemiz de elimizin altındadır. Yeter ki onunla amel edelim, hakkıyla anlayabilelim. Kur’anı Mübin’de bizim için ilahi kurtuluş reçetesi her bir ayette tezahür etmekte, Resulümüzün de önderliğinde de ne gibi tedavileri yapacağımız belirlenmiş durumdadır. Mümin kardeşlerimizle olan ilişkilerimiz iman esaslı, merhamet kaynaklı olduğunda Şeytan ve nefsimizin dizginlenemez arzuları bizi uçuruma götüremeyecektir. Dünya- ahiret kardeşimiz olan müminlerden hased etmek gafletinde bulunmayacağız. Belki kardeşlerimizin sahip oldukları ilim, feraset, takva gibi özelliklerine gıpta edebiliriz ancak, onlardan bu nimetlerin zail olmasını istemez, aksine devam etmesini ve Rabbimizin bize de bu nimetlerden vermesini talep ederiz. Mal- mülk konusunda ise harama düşürmeyecek, saptırmayacak malı talep etmeli, kanaatkâr olmalı, malı fazla olan kardeşlerimizin bu imtihanlarını yüzlerinin akıyla vermeleri için gıyablarında dua etmekten geri kalmamalıyız. Dua bu konuda da hem silah, hem zırh olmaktadır iman edenlere…
Gözünü dünya hırsı bürümüş insanlara, aslında dünya her şeyini esirger. Dünyaya tamah etmeyenin ise peşinden koşar! Küçük şeylerle mutlu olmayı bilenler, haset ve hırsın kötü etkilerinden kendilerini garantiye almışlardır. Büyük mutlulukların, küçük şeylerden mutlu olmaktan geçtiğini biliyorlar çünkü… Buna mukabil, hamd-ü senadan da geri kalmazlar. Ve Rablerinin hoşnutluğunu da bilahare kazanırlar!