Kavramları tanımlamak, konusu her ne olursa olsun teorik bir çalışma için önemlidir. Ulusal bir hareketin; düşsel, kurgusal, imgesel formlardan koparak görünür bir gerçeklik kazanması, ona ilişkin kavramların sosyo-politik, sosyo-kültürel, etnik, dinsel norm ve dinamiklerinin tanımlanmasıyla mümkündür. İster somut gerçeklik üzerinden isterse de soyut, ütopik tasavvur düzleminde olsun, her ulusal-milli hareket varoluşsal nedenselliğine ilişkin teorik-pratik bir kavramlaştırma sonucunda varlık kazanabilir.
Dolayısıyla ulusal-milli hareketleri belirgin kılan niteliğin, ulusal düzeyde bir kavramlaştırma şeklinde tezahürünün mümkün olacağını söylememizde önemli bir gerçeklik payı vardır. Yani bir bakıma felsefi dünya görüşü her ne olursa olsun, işgal ve sömürgeci siyasal sistemlere yönelik mücadele eden ulusal hareketler, ulusal temelde tezahür eden kavram-usullerle tanınırlar. Çünkü ulusal hareketler saf temelde ideolojik, ekonomik, dinsel gibi kavramları baz alarak örgütlenemezler. Örgütlenmiş olsalar bile, ileri sürülen ve toplumsal temellendirme açısından ölçü alınan düşünce sistematiği; mevcut sömürgeci düzene yönelik entegrist, reformist olmanın ötesinde kurtuluşçu bir yol izlemek zorundadır. Nitekim ulusal hareketler salt kültürel, sosyal içerikli hareketler olmayıp; ulusal dizgemde genel irade, temsil, karar, siyasal iktidar olmaya, yönetmeye ve toplumsal-ekonomik, siyasi-politik refahı sağlamaya namzet olmakla belirginlik kazanabilirler. Bir başka deyişle; ulusal hareketler bu paralel ve dizgemde bir tanımlanma çerçevesinde şekillenerek işlevsellik gösterebilir, hatta bununla kalmaz siyasi akıl yürütebilir ve maksimum düzeyde bir sürdürebilirlik sağlayabilirler.
Konunun sınırlarını belirleme, tayin etme bakımından şunu söyleyebiliriz: İşgal ve sömürgeci egemen siyasal iktidarlara kayıtlanmaması ve onu dışlayıcı bir paradigma algısıyla usuli temelde bir duruş sergilemesi ulusal hareketlerin varlık sebebidir. Ulusal hareketler dayandıkları temel dinamikler, normlar ve usuli içtihatlar konusunda aynı paralelde olsalar (Kürdistan’ın kurucu etkin özne olması gibi) bile ideoloji, düşünce rabıtıyla kurdukları ilişki bakımından tekbiçimli, tektip ve formel olarak tanımlanamazlar. Örneğin işgal ve sömürgecilik paradigmasına yönelik ulusal hareketlerin sosyalist, anarşist, İslamcı, laik-seküler olması, ulus-millet eksenli bir örgütlenme perspektifine sahip olmadığı/olmayacağı anlamına gelmez. Bu nedenle ideolojik, dinsel kaynaklara yaslanmış ya da kendini bu kavramlarla tanımlayarak örgütlenen tüm hareketlerin, aynı zamanda ulusal-milli hareketler olduğunu söyleyebiliriz. Zira Kürdistan; etnik, ulusal-milli, dinsel, mezhebi temelde tüm çeşitliliğe şamil ve ortak-anonimliliği ifade eden bir kavrama tekabül eder. Mesele Fransa, Almanya, Türkiye, İran gibi etnik ifadelendirmeler kısmen çeşitlilik, çoğulculuk temelinde de olsa, etnik bir kimliğin siyasal-ulusal bir forma dönüşümünü ifade eder. Dolayısıyla ister dinsel ister sosyalist isterse de modern kavramlarla müsemma ulusal hareketler, ulusal-milli kimliğe güdümlü kavramın dışında bir tanımlanma biçimine sahip olamazlar. Diğer bir şekilde ifade edersek; Kürt millileşmesi tek parçalı, tek boyutlu bir anlayış üzerinden yürütülemeyecek kadar geniş, çoğulcu bir temele sahiptir.
Ulusal hareket kavramsallaştırmamız işgal ve sömürgeci siyasal egemen düzenlerin varlığıyla ilintilidir. Bunu bir diyalektik mantığıyla düşünmek mümkündür. Ulusal hareketlerin toplumsallık temelinde siyasal bir devlet düzenine geçmeleri durumunda bu diyalektiğin de zorunlu olarak ortadan kalkacağını belirtmeliyiz.
Ulusal hareketlere ilişkin diğer önemli bir hususta, mücadele yönteminin siyaset teorisi açısından son derece elzem bir anlayış olan dost-düşman diyalektiği temelinde sürdürülmesidir. Siyasal, anayasal, hukuki idari yapısı her ne olursa olsun devletler, işgalci sömürgeci egemen düzenlere karşı mücadele eden ulusal hareketler, bu temel düşünce üzerinden mevzilenirler. Gerek ulusal düzeyde mücadele eden hareketler gerekse de uluslararası düzlemde devletlerin varlıklarını sürdürebilmesi kuşkusuz buna bağlıdır. Bu noktada modern ulus devlet yerine ikame edilmek istenen çokuluslu devlet modeli bu gerçekliği ortadan kaldırabilecek bir siyasal projeye sahip değildir. En azından şimdilik böyle bir projenin varlığından sözetmek mümkün görünmemektedir.
Carl Schmitt, Siyasal Kavramı adlı çalışmasında konuyla ilgili kapsamlı bir izahat yapar ve siyasal kavramın karakteristiğinden, devletler dünyasındaki çoğulculuğun doğduğunu söyler. Dolayısıyla siyasal birlik, bir başka siyasal birliğin varlığını zorunlu kılar diye önemli bir hakikata işaret eder. Bu nedenle devlet kurumu varolduğu sürece, yeryüzünde hep birden çok devletin olduğuna bir gönderme yapar. Tüm yeryüzünü ya da insanlığı kavrayan bir dünya devletinin mümkün olamayacağını ayrıca belirtir Schmitt. Siyasal dünya çoğul bir evrendir (plüralist), tekil değil der. Tabi bunu devlet içindeki çoğulcu teoriyle karıştırılmamak kaydıyla, her devlet teorisi çoğulcudur istisnasıyla plüralizmin hangi noktada siyasal bir çoğulculuğa tekabül ettiğini de belirtir.
Nitekim ulusal hareketlere ve özellikle bu çalışmamızın nedeni olan legal-illegal, siyasi-sosyal Kürdistan ulusal-milli hareketlerine meşruiyet katan en önemli neden Kürdistan’ın parçalanması, işgal edilmesi ve bunun getirdiği adalet, eşitsizlik, haksızlık ve Kürtlerin mevcut siyasal varlığına son verilmesidir. Bu durum aynı zamanda karşı bir hareketin, düşüncenin ulusal olarak nitelenmesine, tanımlanmasına en uygun bir betimlemedir. Bu vesileyle tüm dünyada ve özel olarak Kürdistan’da ulusal hareketlerin siyasal-politik ve ulusal iktidara dönüşmesi, egemen işgal ve sömürgeci kuşatmanın kaldırılmasıyla mümkündür. (Ulusal hareketlerin nefret, öfke ve bireye, topluma yönelik bir düşmanlığın görünürlük kazandığı tepkisel bir refleksle ortaya çıkmadıklarını belirtmemizde fayda vardır.)
O halde, Kürt ulusal hareketleri hem içsel hem de dışsal olarak iki önemli süreç başlatmalıdır. Birincisi Kürtlerin kendi siyasal-politik, ekonomik ve idari varlıklarını sürdürebilecekleri bir genel yapılanma, buna emsal cumhuriyet öncesi yazılı, sözlü anlaşmaların, coğrafi durumun, uluslararası aktörlerin varlığı; diğeri ise bir başka çalışmamızda belirttiğimiz gibi kurucu öznenin çeşitliliği ekseninde mevcut siyasal düzenin yeniden yapılandırılmasıdır. Maalesef mutlakiyetçi resmi ideolojinin egemen siyasal düzeni bu konuda uygun bir altyapıya sahip değildir. Diğer bir yandan Kürtleri özne, kurucu unsur olarak görmek istemeyen bir zihniyetin, siyasal-politik ve kurumsal anlamda devletin yeniden yapılandırılmasında esnek ve demokratik davranması beklenilmez. Yeni anayasa çalışmasından önce asıl yapılması gereken Kürtlerin self-determinasyon hakları ve bu bağlamda kurucu etnik özne olarak kabulüne dair bir zihniyet değişiminin gündeme alınmasıdır. Ama ne yazık ki mutlakiyetçi egemen düzenin hiper-demokratik diye tanımladığı anayasa, Kürtleri köleleştirmeye, kullanılmaya yakın bir amaca hizmet etmeyi hedeflemektedir. Çünkü mevcut resmi otoriter düzen, Kürtlerin ulusal, siyasal bir topluluk olarak egemenliğine ortak olmasını onaylamaktan hayli uzaktır. Daha doğrusu böyle bir ortaklığın mümkün olamayacağını açıkça ifade etmektedir.
Son zamanlarda Kürt siyasal aklının sıklıkla gündemine aldığı kendi kaderini belirleme, bağımsızlık, federasyon gibi kavramlara vurgu, Kürt ulusal hareketlerinin yeni bir sürece doğru evrildiğini gösterir. Ve bu hâkim düşünce, günümüzde Kürt ulusal hareketlerini zorunlu bir şekilde ulusal-milli düşüncenin inşasına yönelik ortak bir iyelik çizgisinde buluşturmaya yöneltir.
Dışa dönük ya da egemen siyasal sistemin yüzüne yönelik çoğulcu(!) ve bu paralelde yoğunlaşan birlik arayışı, Kürt ulusal hareketlerini sendikal, sivil, sosyal uzantılı, sıradan, arabulucu paravan bir örgütlülük kompleksine sokar ve bugün olduğu gibi “Kürtler devlet istemiyor, ulus devlet faşizmdir” gibi devletin öldüğüne dair beyhude sloganların atılmasını sağlar.
Ulusal Hareketler ve Egemen Hukukun Boşa Çıkarılması
Ulusal hareketleri belirgin kılan ve onları işgal, sömürgeci egemenlerden ayıran en önemli özellik, egemen hukukun boşa çıkarılması, işlevsizleştirilmesi ya da konjonktürel, siyasal yakınlaşmalar, uluslararası gelişmelere binaen “acze düşürülmesi” hatta zaman zaman askıya alınması eylemidir. Bunun anlamı, ulusal hareketlerin egemenliklerini kurma, siyasal-politik iktidarını inşa etme ve uluslararası meşruiyet zeminini oluşturarak dikkatleri kendine yöneltmesi olarak okunmalıdır. Zira varlığını gerek isteyerek gerekse de istemeden de olsa egemen hukuki düzene yaslamış ulusal hareketlerin millileşerek kendi egemenlik, siyasal perspektifini oluşturması olanaksızdır. Çünkü mevcut egemen düzen içinde inşa süreci sürekli hukuki gerekçelerle inkitaya uğrar ve ulusal hareketler her defasında filmi yeniden başa sarmak zorunda bırakılırlar.
Yukarıda belirttiğimiz gibi böylesi bir durumda ulusal hareketler yerini egemen düzenin demokratikleşmesi noktasında birer STK hareketine dönüşerek ulusal, milli varlıklarına son vermiş olurlar. Yani ulusal dinamizmini, ulusal özgünlüğünü “dost-düşman” diyalektiğini yitirerek mahalli, yerel idareciliğe indirgenmiş bir talep ile karşı karşıya kalırlar. Dolayısıyla gücünü aldıkları toplumsal millileşmeyi sağlayan dinamiklerden yoksunluk, ulusal hareketleri bitimsiz çelişkilere, önü alınamaz bir boşluğa ve sonuçsuz bir şiddet sarmalına ve leviathan devletin çarkında sonsuz bir ezilmişliğe bırakır. O halde Shcmitt’in deyimiyle siyasal (ulusal-milli) varlığa sahip bir halk, (ulusal hareket) gerektiğinde tehlikelerini de göze alarak dost-düşman ayrımını yapmaktan imtina edemez. Zira devletsiz bir milletin siyasi geleceğini bir başkası belirliyorsa artık o milletin-ulusun geleceğinden bahsedilmesi mümkün olmayacaktır. “Benzer şekilde bir halk, millet geleceğine yönelik her türden siyasi kararı almaktan vazgeçerek ya da siyasal alanında kalma gücü, iradesi yoksa bu durumda siyasal olanın yeryüzünden kalkacağı anlamına gelmez. Ortadan kalkan ise sadece zayıf halktır.”