Şırnak Uludere'deki sivillerin maruz kaldığı facianın üzerinden günler hızla akıp gidiyor.
Sivil toplum kuruluşlarının hazırladığı raporların, yazılan yazıların, yapılan konuşmaların sonucunda netleşen üç konu, şeffaf bir cevap ve fiili çözüm bekliyor.
Birinci konu, olayın aydınlatılmasıdır. Bu facianın neden, nasıl, niçin ve kimler tarafından planlanıp yapıldığı konusu en kısa sürede açığa kavuşturulmak zorundadır. Geçen süreye rağmen hükümet ve Genelkurmay, olayın gerçek yüzünü ve gerçek faillerini açıklamadı. Vahim hadise, gizemliliğini korumaya devam ediyor. Yetkililerin suskunluğu, mağdurların ve toplumun kuşkularını, saldırının kasıtlı bir operasyon olduğuna dair kanaatlerini pekiştiriyor. Aksinin yaşanması, olayın şeffaflık kazanmasına bağlıdır.
Hükümet ve Genelkurmay, bu elim hadiseyi bütün çıplaklığıyla açığa kavuşturma konusunda ayak diretirse, toplumdaki kuşkular, kesin inançlara dönüşür. O zaman olayın aydınlatılması da artık yarar getirmeyecektir.
34 canın hem hakiki hem de mecazi manada yandığı bu hadisenin aydınlatılması, özür ve tazminattan çok daha mühimdir.Öncelikli konu olayın aydınlığa kavuşturulmasıdır. Çünkü hepimiz karanlıkta bırakılmış durumdayız. Aydınlanma yapılmaz ise, toplum vicdanı devlet aleyhinde nihai hükmünü verecektir.
Köylülerin bombalanması beş ihtimalin dışında değildir.
1-Genelkurmay, köylülerin kaçakçı olduklarını bilerek bombalamıştır.
3-Ordunun içinden bir birim, planlı olarak hareket edip Genelkurmay'ı yanıltmıştır.
4-Ordunun içinden bir birim, PKK ile işbirliği halinde planlı olarak hareket edip Genelkurmay'ı yanıltmıştır.
5-PKK, tek başına planlı bir şekilde bu olayı tezgahlayarak Genelkurmay'ı yanıltmıştır.
Bu ihtimallerin tümü, siyaseten mümkündür. Siyasetin kirlendiği zamanlarda ise çok daha mümkündür.
Hangi seçenek doğru olursa olsun, hükümetin ve Genelkurmay'ın sorumluluğu vardır.
İkinci konu, tazminattır. İşlenen cinayetin yol açtığı derin tahribatı bir nebze hafifletecek ciddi bir tazminatın zaman kaybetmeden ödenmesi gerekiyor. Maddi tazminat, yüreği yananların acılarını gidermez. Sadece acı içindeki bu insanların en azından bir süre o acılı halleriyle yeniden kaçakçılık yapmak zorunda kalmalarını önler. Tazminat gecikirse, hayat devam ettiğinden dolayı geride kalanlar taşıdıkları acıların şiddeti devam ederken yeniden yollara düşmek zorunda kalacaklar. Bu da, zulmün katmerleşmesine yol açacaktır.
Üçüncü konu 'özür' meselesidir. "Biz halkımızın hizmetkarıyız" diyen Başbakan'dan, olayın hemen arkasından gecikmeksizin, "Mağdurlardan, bölge halkından ve tüm halkımdan özür diliyorum. Olayın üstüne sonuna kadar gideceğim. Bu olayın siyasi sorumluluğu bana aittir" şeklinde ilk tepkisini dile getirmesi beklenirdi. Devlet hizmetkar ve millet efendi ise, hizmetkarın efendisine karşı bir kabahati, anında bir özrü gerektirirdi. Eğer hizmetkar, efendisine istemeyerek zarar vermişse, efendisinin ayaklarına kapanması icap ederdi. Eğer hizmetkar bilerek efendisine zarar vermişse, cezai müeyyide lazım gelirdi.
Hakeza Genelkurmay başkanının da "Bu olayın askeri sorumluluğu bana aittir. Olayı en kısa sürede aydınlatacağım. Halkımdan özür diliyorum" demesi gerekirdi.
Bunların hiç biri gerçekleşmedi. Ne siyasi ne de askeri makamlar, işlenen bu cinayet ile ilgili özür dilemedi. Olayın aydınlatılmak istenmesi, özrün geciktirilmesine delil olamazdı. Çünkü olayın yanlışlıkla mı yoksa kasıtlı mı işlenmiş olması, neticeyi çok fazla değiştirmeyecek. Sonuçta 35 can yok edilmişti. Olayın aydınlatılması neyi değiştirecek? Özür dilemeyi gerektirmeyecek bir bilgi ve belge mi çıkacak? Yanlışlıkla da olsa, kasıtlı da olsa özür kaçınılmazdır. Eğer kasıt varsa, mukassırların tümünün ifşa edilmesi ve en ağır cezaya çarptırılması gerekecek. Özrün ötesinde yapılması gereken şeyler olacak.
Her durumda özür kaçınılmazken bundan imtina etmeleri, devlet kibriyle açıklanabilir. Kadim zamanlardan beri devletler mütekebbirdir. Devletlerin gururu, sahip oldukları güçlerinden kaynaklanır. Devletler, güçlerinden neş'et eden kibir ve gururlarını dışa karşı göstermeleri gerekirken genellikle kendi halklarına karşı dışa vururlar. Oysaki devletlerin kendi halklarına karşı kibirli davranması, zulümdür.
Bizim topraklar, kendi vatandaşını öldüren, korkutan, ürküten bir devlet geleneğine sahiptir. Dağda veya cezaevinde işkencede öldürülen evlatlarının cenazesini almaya çekinen anne-babaların korkularını televizyonda övünerek anlatan generallerin olduğu militarist bir devlet geleneğine sahibiz. Vatandaşın devletten dehşete düşmesi bir marifet sayılıyor.
Dersim katliamının üzerinden 80 yıl geçtikten sonra devlet adına özür dilenebildi. Roboski faciasının üzerinden de iki asır mı geçmesi gerekiyor özür dilemek için? Dersim katliamı için devlet adına özür dileme erdemliliğini gösteren Başbakan, aynı erdemi doğrudan kendi sorumluluğu altında gerçekleşen bir olay için neden gösteremiyor? Kasıtlı veya kasıtsız, 34 can, bir özür dilemeyi icap ettirmeyecek kadar mı değersizdir?
Bu kibir ne Tayyip Erdoğan'a yakışıyor ne de son yıllarda yaşanan değişim süreciyle bağdaşıyor.
Darbeci orgenerallerin yargılanmaya başlandığı bir dönemde böyle bir facianın işlenmesi ve bundan ötürü özür dilenmemesi, bazı karanlık işlerin döndüğüne işaret ediyor.
Şırnak-Uludere-Roboski olayı bir dönüm noktası olabilir. Bu olayın tüm yönleriyle aydınlatılıp gereğinin yapılması, aydınlık günlerin ve karartılması da karanlık günlerin habercisi olabilir.
Hep beraber aydınlık günler için çaba göstermeliyiz.
Nihai Aşama!
Askeri vesayet dönemlerinde hükümetler, sermayenin ve cuntanın baskısı altında hüküm ederlerdi. Şimdiler de şehadet ettiğimiz baskı, tarz olarak da, uygulayıcıları olarak da farklılık arzetmektedir. Eski durumumuzdan çok iyi durumda mıyız? Değil miyiz? sorusu en önemli sorudur. Eskiden halkımızı öldürenler kimlerdi? Öldürdükten sonra onlardan özür bekliyormuyduk, bekleye biliyor muyduk? Özür bekleyedurmak bir aşama mıdır? Bu aşama arzu edilen nihai aşama mıdır? Sorusu bize mantık olarak bulunduğumuz evreyi anlatacaktır. Özür beklemek bir aşamadır. Varılmak istenen nihai aşama değildir. Hükümetin bu ve benzeri konular da özür dilemeye başlaması, hem erdemlilik adına hem de 'devlet kibri' olarak algıladığımız; devletin kendi hatalarıyla yüzleşmesi konusun da, hem de 'milletin efendiliği' konusun da, gelinen/gelinmek istenen noktayı resmedecektir.
Şehadet ettiğimiz hükümetin yeni baskıcıları ve bu baskıcıların tarzları nelerdir? Sorusuna gelince; birinci baskıcı, Fethullah Hoca ve ekibidir. Tarzı ise; Dersim katliamı özründe şahit olduğumuz üzre, Fethullah Hoca'nın ve ekibinin 'özür yanlıştı', 'üzür dilenmemeliydi', 'Zamanlama doğru değildi' gibi yaklaşımları ve bu anlamda bu ekibin Erdoğan'ın üzerine çok gitmesi olmuştur. Eskiden Doğan grubu veya 4. güç dediğimiz medya, hükümetlere en ağır baskıyı; hükümetleri devirme tehdidiyle yapardı. Fethullah Hoca ve ekibinin tarzı bu değil tabi.. Fethullah Hoca'nın tarzı, 'pamukla adam kesmek' cinsinden...
İkinci baskıcı ve bu baskıcının tarzına gelince; bölgesel güç olmak adına, hedefe kilitlenmiş hükümet, Kürd olgusu konusun da (Kürd sorunu demek istemiyorum, çünkü; sorunun adı Kürd değil, sorunun adı ‘Türk devlet anlayışıdır’. Sorun olanlar Kürdler değil, sorunu, çarpık anlayış yüzünden yaşayanlar Kürdlerdir. Sonrasın da sorun olan bir sözcük yazılacaksa, şöyle yazılması gerekmez mi? ‘Türk devlet anlayışı sorunu’ ve bu sorunun, haklarını ellerinden aldığı 'Kürd olgusu', demek daha doğrudur kanımca…) 35 mahsumun parçalanmış vücutları karşısında bile, 'bölgesel hesap kritiği' yaparak soruna yaklaşmıştır. Yani hem iç dinamikler hem de dış hesaplar ve dinamikler, hükümetin yeni anlayışın da, -kendi halkına katliamın da- söz sahibi olmuştur. İkinci cumhuriyetçilerin yeni demokrasi anlayışını, askeri vesayet ve sermaye veya medya'nın dışında yeni güçler ve denge unsurları belirlemiştir/belirleyecektir. Ne birinci cumhuriyetçilerin mantığı ne de ikinci cumhuriyetçilerin mantığı, arzu ettiğimiz nihai aşamaya bizi götürmeyecektir, görünen o ki......
özgür ebuzer
10-01-2012, 21:41:10
"Hakeza Genelkurmay başkanının da "Bu olayın askeri sorumluluğu bana aittir. Olayı en kısa sürede aydınlatacağım. Halkımdan özür diliyorum" demesi gerekirdi"
Yazidan bir alinti ,yani biz sistemden böyle birseyi beklemeli miydik!!!!
Yani rejimin bekcileri bunu yapar miydi???
Ya da ,biz devlete akilmi verecegiz bilemiyorum...
wesselam
m.pala
10-01-2012, 20:41:51
kürdistanının kalbine düşen bu korateşten acı katliamın sorumluluğu akp iktidarının imha politikaları ile sorun çözmeye çalışmasıdır. fakat ihtimalleri sınırlandırmak (5 ihtimal) bakış açımızı daraltacaktır sanırım. güvenlik ve işbirliği antlaşmaları gereği müttefiklernden almış oldukları istihbaratın böyle bir katliaama neden olduğunu hesaba dahil edersek yeni bir ihtimal doğmuş olacaktır. büyük ortadoğu projesi yada genişletilmiş büyük ortadoğu projesi çerçevesinde halkların zihinsel olrak yönlendirilmeleri ve sınırların yeniden dizaynını kabul edebilir hale getirilmesine yönelik olma itimalini de ihtimallere ekleyin. egemenlerin dizayn ettiği bir düzenekte siyaset yapmak hele nesne olarak siyasete edilgen olarak müdahil olmak böylesine kötü pozisyona düşürebilir iktidarı. başkasının savaşında yada işgalinde ganimet sevdasıyla savaşa onbaşı olarak katılmak ummadık anlarda kayıplar verdirebilir. recep t. bey kasımpaşalı kimliğiyle kürtler üzerinden kendini tatmin ederken başkalrının savaşlarında emret komutanım tekmiliyle onbaşılığa fit oluyor. roboski katliamını birazda bu ihtimal üzerinden okursanız şaşkınlıklarımızdan ve hayalkırıklıklarımızdan azade oluruz. saygılarıla efendim.
idris fidan
10-01-2012, 20:18:58
türkiyenin batısında 35 hayvan genelkurmay tarafından katliama uğrasaydı, hayvan severler , sivil toplum kuruluşları ortalığı yıkardı. oysa katliama uğrayan çoğu çocuk yasta 35 insan, ve yanılmıyorsam 70 tane katır. nerede batılı stk lar nerde hayvan severler?(sesleri çok cılız çıktı) reva mı bu? konu kürtler olunca revaymış meğer!..
başbakan dersim için özür diledi , ama buradaki tutumu ile o özründe bile CHP' ye yüklenmek ve siyasi çıkar sağlamak için yaptığı ortaya çıkıyor.
başbakan asit kuyularında insanların cesetleri yakılıyordu diyor ama hiç kimse bugüne kadar ceza almamış .
90 lı yıllardaki faili meçhullerden bahsediyor sadece cemal temizözü yargılıyorlar( sanki bütün faili meçhuller cizrede olmuş gibi)
diğer yanda güneydoğuda yüzlerce insanın katlinden sorumlu ELİ KANLI KATİLLERİ cezaevinden çıkartıyor ve kaybettiriyor.( çıkartmamışsada , kaybettirmiştir)
neresinde samimiyet var bunların?
başbakan kendini padişah zannetmeye başlamış ve kibir içinde büyüklendikçe büyükleniyor . konu kürtler olunca , öldürülen o masumlar için özür dileyeceğini zannetmiyorum.
(inşallah yanılırım)
tüm olup bitenler kendisinin dışında gelişiyorsa , bıraksın o makamı vebal altına girmesin!.. bilsinki ustalık dönemine girmemiş çırak bile olamamıştır...