Tam da bu yılbaşı arifesinde şöyle keyfine bir dolaşalım dedik, hanımla birlikte. Hani biz depremzedeyiz ve geldiğimiz bu kültürlerin, medeniyetin, insanlığın buluştuğu şehirde krallar gibi karşılandık ya, onun keyfini çıkarıyoruz. Tıpkı, doğuya gelen misafirlerimize davrandığımız gibi İstanbul’da da kardeşlerimiz bizi yere göğe sığdıramıyorlar. Bir elimiz balda bir elimiz kaymakta. Olacak bu kadar canım, ne de olsa biz İslamcılıkta eskilerdeniz. Gerçi bütün yaptıklarımız sadece Allah içindi, ama onlar kadirşinas insanlardır dilimiz ne kadar acı da olsa ağabeylik hesabıyla bizi hep af ederler. Neyse sözü uzatmayalım, bizim batıdan gelen kardeşlerimize göstermiş olduğumuz misafirperverliğin yüz katını buradaki kardeşler gösteriyor. Artık kendimizden utanıyoruz canım. Aynı anne babadan olan insanlar yüzümüzü bile göremiyorlar, her gün bir misafirlikteyiz. Her biri psikoloji uzmanı, bizi adeta ruhsal tedaviden geçirip maneviyatın doruklarına ulaştırıyorlar. Bazı arkadaşlar kalemimin keskin olmasından şikayet ediyor, ama mücadele içerisindeki insanlar olayın hep diğer yüzünü de görmelidirler bahanesiyle beni bağışlıyorlar.
Neyse bu teşrifat faslını bir kenara bırakalım. Davetlerden, ziyaretten çok sıkıldığımızdan şöyle bir gezelim, yılbaşında insanlar nasıl eğleniyor, neler yapıyor bir ona bakalım dedik. Meydanlar öyle bir süslenmiş ki, batının bu görüntüleri kıskandığına eminim. Taksim meydanına çıktığımızda ilk göze çarpan polis kalabalığıydı. Heykelin çevresindeki meydanı bariyerlerle çevirmişlerdi. Sanki zemindeki granitler yeni gibi duruyordu. Kimseyi oraya yanaştırmamalarının sebebini görünen bu tadilata yorumladım. Ancak İstiklal caddesinin başında ellerinde kalkan, başlarında gaz maskesi bulunan yüzlerce polise ek olarak sivil polisler, insanları değişik yönlere yönlendiriyorlardı. Yetkililerden biri gelmiş olmalı veya bir sanatçı çevresindeki koruma olabilir diye düşündüm. Daha depremin şokundan da kurtulamadığımız için, algılama zorluğu çekiyoruz. Hanım asortik bir bayana ne olduğunu soruyor, o anlamsız bir şekilde bakıyor ve anlamsız bir şekilde tebessüm edip gidiyor. Şimdi, “bunu bilmeyecek ne var?” diyip alay mı etti, yoksa dünyadan habersiz olmamıza mı güldü. Belki de üstadın dediği gibi “yeryüzü boşandı kalan biz miyiz, güneşe göç var da habersiz miyiz?” Aldırış etmiyoruz nasıl olsa birazdan anlayacağız.
Çevrede dağınık halde duran medya ordusu bir noktaya kitlendi, olayı anlamak için oraya yöneliyoruz. Hanım biraz da hastalığımdan çekindiği için, uzaktan izlememizi istiyor. Uzaktan izlememize de izin vermiyorlar, bir anda medya ordusunun çevresini saran çevik kuvvetler kimseyi oraya yanaştırmıyor ve çevreyi de olabildiğince boşaltıyorlar. Allah! Allah! Ya bizim oralarda bu işler böyle olmuyor, polislerden biri “meydanı boşaltın!” (en medeni haliyle diyorum) diyor ve ondan sonrasında taşlar, gaz bombaları, coplar havada uçuşuyor. Hava soğuk ama inat ettik, ne olduğunu anlamadan buradan ayrılmak da istemiyoruz. İltifatlardan, davetlerden bitkin düşmüş bedenime rağmen dimdik ayaktayım. Ama yine de bir büfenin döner ateşine de olabildiğince yakın duruyorum.
Çok geçmeden meydanın etrafından beklenmedik bir kalabalık oluşuyor. Başörtülü kadınlar, kızlar… “Daha iki gün önce Taksim’de baroyu protesto etmek için eylem yapmıştık, hayırdır inşallah!” diye geçiriyorum içimden. Kalabalık arasında tanıdık arıyorum. Ne onlar beni tanıyor, ne ben onları. Birbirimize yabancıyız. Ötekiyiz. Kimseye sormak da olmaz. Biraz önce sorduğumuz soruya aldığımız tepkinin bir benzerini almaya hazır değiliz. Bu kadar beklemişken, öğrenmeden gitmek de olmaz. Medyanın çevresini çember içerisine alan polisler biraz geri çekilince, anlaşmış olabileceklerine ihtimal veriyorum. Yani müsaade edin bu kadarını da anlayalım. Ne de olsa uzun bir siyasi tecrübe ve keskin basirete sahibiz. Gerçekten de anlaşmışlar. Kalabalık artıkça artı. Biz yine olaya Fıransızız… Tıpkı bir aralar İsveç’te öğretmen bir arkadaşın düşmüş olduğu durumdan da korkmuyor değilim. Ne de olsa burası Taksim! Öğretmen arkadaş yurt dışına gittiği sıralar, muhalif olma ruhuyla gördüğü her protestoya, eyleme dillerini anlamasa da katılıyormuş. Bir gün böyle bir eylemde onu gören, ondan önce göç etmiş olan arkadaşları onun bu haline gülüyorlar. O da anlam veremeyince soruyor, onlar da yürüyüşün lezbiyen evliliğinin serbest bırakılmasıyla ilgili olduğunu söyleyince bir daha tövbe ediyor… Ama Polat’ın dediği gibi “korkaklar hiçbir zaman kahraman olmazlar.” Polat böyle bir şey söylemiş mi bilmiyorum, ama aklıma geldi söyledim. Şöyle bir kenarda durup izliyoruz. Ağyar görmesin diye. Ne olur ne olmaz. Kalabalık bağırıyor. Kadınlar feryada benzeyen sesler çıkarıyorlar. Durun hele birazdan anlayacağız. Yeni çıktısı alındığı renginden belli olan posterler açılmaya başladı. Aha! Tahmin etmeliydim… Şu anda Afganistan’da, Çeçenistan’da, Filistin’de mücadele var. Bu renkler biraz da onları anımsatıyor. Yok Afganistan olamaz. İstanbul’a geldiğimiz ilk günlerde Fatih camisinde El Kaide militanları olduğu söylenenler için gıyabi cenaze namazı kılmıştık. Çeçenistan, Bosna, Moro, Eritre mücadeleleri askıya alınmış gibi. O zaman bu kesinlikle Filistin veya Gazze mücadelesiyle ilgili olmalı. Filistin veya Türk bayrakları yok ve burası da Çağlayan Meydanı değil ama fotoğraflarda gördüğüm katliam resimleri oradan başka bir yere ait değil. Hayır, oralar olsa kesin tanıdık bir yüzü bu eylem içerisinde görürdüm ve uzun bir zamandan beridir gözümü sağa sola çevirmekten de kurtarmış olurdum.
Karlı dağlık bir bölgede onlarca ceset, battaniyelere sarılmış halde ya at sırtında veya kamyonete üst üste yığılmış halde kalabalık bir topluluk arasında duruyorlar. Çekilen fotoğraflarda, kadınların çehresinde dehşet, korku ve öfke var. Yok, burası Filistin olamaz! Filistin’de bu kadar kar yağmaz ve böylesine toplu katliamlar da eskilerde kaldı. Filistin’de buna benzer olayların olması da artık normal karşılanmaya da başlandı gibi. Zira Filistin kendi ulusunun bağımsızlığını kazanmanın eşiğinde. Sonra unların vermiş olduğu ulusal mücadelenin karşıtı da zalim, cani, cinayetkar ve kanla beslenen Siyonist rejim. Filistin’in bağımsızlığı için mücadele veren ve her türlü araçtan, imkandan, ilişkiden, diyalogdan yararlanan bütün örgütler bu ortak noktada buluşuyorlar. Sonra bunlar geniş bir alanda öldürülmüş ve bir araya getirilmiş de değiller. Büyük ihtimalle aynı yerde vurulmuşlar. Kan izleri, ceset parçaları, yükleri naylon bidon olan atlar, katırlar ve çevrede toplanan kalabalık bunu anlatıyor. Neresi olursa olsun, bu büyük bir cinayet. Kim yapmışsa yapsın bu af edilecek bir durum değil. Başı örtülü kadınlara, başı açık kadınlar da karışıyor. Öfkelerini dile getiriyorlar. Ama anladığım kadarıyla, bu bizim arkadaşların en küçük saldırıda anında refleks gösterip meydanlara toplandıkları ve intikam alma yeminleri ettikleri eylemlere benzemiyor. İleride bir yerde biri eline aldığı megafondan bir şeyler söylüyor, ama biz duyamıyoruz. Büyük ihtimalle basın açıklaması okuyor. Yakında olsak olanlardan hemen haberdar olacağız. Fotoğraflardan büyük bir katliamın olduğunu anlıyorum. Sonra bir pankart bana yol gösterici oluyor. Ağrı, Dersim, Zilan, Özalp, Halepçe… Tamam olay artık yavaş yavaş anlaşıldı. Bunlar Türkiye’den bahsediyorlar. Hem de geldiğimiz topraklardan. AKP karşıtı sloganlardan hükümete muhalif olduklarını da anlıyorum ve bununla birlikte burada neden tanıdık bir yüz olmadığı gerçeği de kafamda tak ediyor. Hani bizim arkadaşlar da haksız değil. Önce iyi bir araştırma yapmaları lazım. Bölgeden sağlıklı haber alabilecekleri kaynaklara bakmaları, hükümet ve muhalifler tarafından ortaya atılan (iddia edilen) haberleri toparlayıp iyi bir analız yapmaları gerekir. Öyle her şeyin üzerine balıklama atlanmaz ki! Sonra başkalarının dilini kullanma veya onların safına düşme gibi tehlikeler var. Eğer bu birkaç gün içerisinde olay soğumaya bırakıldıysa, zaten yağdan kıl çeker gibi olaydan sıyrılırlar ve bir sürü risk almaktansa sıvışmayı yeğlerler. Doğru olan da bu. Ağrımayan başa neden mendil bağlasınlar! Sonra bu kadar işin gücün arasında bir de böyle olaylarla uğraşsalar, nefes alacak vakitleri bile kalmaz. Aha Sudan açlıktan ölüyor. Irak’ta kan gövdeye ulaştı. Mısır, Libya, Suriye, İran, Afganistan, Çeçenya, Bosna, Keşmir, Doğu Türkistan, Filipin, Moro… Vallahi işimiz zor. Her şeyden önce bunlar bizim Müslüman kardeşlerimiz. Acıyan, ağrıyan her bedenin acısını ruhumuzda duyarız. Sonra. İnsan olarak, dünyanın neresinde bir zulüm olursa buna karşı çıkarız. Zalimi de zulmü de sevmeyiz. Tavrımız mazlumdan yanadır ve bunu pratiğimizde gösteririz. Onun için anında refleks göstermemiz, insani değerlere ne kadar önem verdiğimizi gösterir. Onların yanında olmak ve onların davasını savunmak için bedel ödemekten de çekinmeyiz. Onun için hep meydanlardayız. Olmalıyız da. Peki, burada ne oluyor? Bunlar insan değil mi? Gördüğüm kadarıyla bunlar insan. Fotoğraflardan veya insanların taleplerinden de mazlum olduklarını biraz da olsa anlıyorum. Yok canım! Benim bu küçük kafamla anlamadığım şeyler vardır. Kesinlikle işin püf noktasını anlamıyor olmalıyım. Yoksa bu meydanlar hınca hınç dolardı ve bu gücümüzden zalimlerin uykusu kaçardı. Veya kaçmasın, en azından mazlumdan yana olduğumuzu ilan ederdik. Biz “zalim kim olursa olsun ve zulüm kimden gelirse gelsin biz her zaman ve mekanda mazlumdan yana olacağız” demiyor muyuz? Diyoruz! Korkularımız var. Başkalarının bizi karalamasından, farklı yargılamasından korkuyoruz. Herkes için bu geçerli mi, elbette ki hayır! Başkalarının da başka korkuları var. Allah Vekil bu benim de aklıma gelmişti. Bir zamanlar RP veya diğer muhafazakar kesimin solcularla ittifak yapması, ortak eylemler veya Çağlayan Meydanı gösterileri düzenlemeleri bize pahalıya mal olmuştu. Özellikle de, bu solcuların Devrimci Karargahlar veya Ergenekon çevrelerinden oldukları ortaya çıkınca sıkıntı oldu. Gerçi ortak noktalarımız vardı. Emperyalizme karşıydık. ABD’nin Irak topraklarını işgal etmesini Saddam’ı asmasını istemiyorduk. Doğrudur, Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak ve benzeri birkaç yazarımız bu diyalog neticesinde entelektüel seçkin sınıfın içerisine kadar girebildiler, ama sonrasında… Telden tele atladık yine. Maksadımız üzüm yemek mi, yoksa bağcı dövmek mi?
Biz seyrediyoruz. Olayı bilmediğimiz ve bir de tanıdık yüzleri görmeyince tepki göstermemiz doğal değil. Bazı bayanların yüreklerindeki acıyı gözyaşlarıyla dışarıya atmalarından olayın ciddiyetini anlıyoruz. Dün Mustafa Muğlalı, bugün… Tamam ya bu Muğlalı tanıdık. Özalp’ta 33 köylüyü günahsız bir şekilde öldürmüştü. Yaşlılığında göstermelik olduğu rivayet edilen bir mahkemede yargılanmış ve ceza yemişti. Ancak, insanların vicdanları hiçbir şekilde verilen bu cezayla tatmin olmamıştı. Sonrasında daha büyük bir yanlışlık, yok belki hata yapılmış ve insanların acılarıyla, öfkeleriyle alay edercesine tam da Özalp’in girişindeki bir kışlaya Mustafa Muğlalı’nın ismi verilmişti. Bütün itirazlara rağmen daha bu seneye kadar da o isim oradan indirilemedi. Depreme yakın mıydı, yoksa daha sonrasında mıydı bilmiyorum! En sonunda daha fazla rezil olmamak adına isim değiştirildi. Ahmet Arif’ten 33 kurşun şiirini dinlerken hep merak ediyordum. Merak ediyordum, ama zahmet çekip de bu şiirin neden yazıldığını araştıramıyordum. İşte her halde bu fotoğraflar da buna benzer bir katliamdan bahsediyor…
Hanımın ilk soru sormasında uğradığı hezimetin etkisini üzerimden atıp, gözüme kestirdiğim bir gence olayla ilgili olarak beni aydınlatmasını kibar bir şekilde rica ediyorum. Damdan düşer gibi yapmıyorum. Ne de olsa İstanbul gibi medeni bir şehirde misafiriz. Önce gözlerimin içine bakarak maksadımı anlamak istiyor. Doğru söyleyip söylemediğimi kontrol eder gibi duruyor. Dalga geçiyor veya onu kafaya ve -hatta Allah muhafaza onu argo tabirle- tiye alıyor olabilirim. Bunların hiç biri olmadığına emin olduktan sonra tebessüm ediyor. Tebessüm edişi güven verici. Başlıyor anlatmaya. “Bu cesetlerinin fotoğrafını gördüğün insanlar, dün benim senin gibi hayatta olan insanlardı. Onların da ümitleri, beklentileri ve geleceğe dair planları vardı. Hiçbiri birkaç saat sonra öleceğine ihtimal vermezdi. Zahmetli bir iş yapıyorlardı, ama en azından kimseye muhtaç olmadan hayatlarını sürdürüyorlardı. Her biri birkaç katırla sınırı geçiyor ve Irak’tan ucuz mazotu alıp Türkiye’de birkaç kuruş karla satıyordu. Sınırda gelenektir, yoldaki karakolların tamamı onları tanır ve onlardan belli oranda para alanlar da vardır. Kendim kaç kez buna şahit oldum. Para söz konusu olmasa bile, bölgedeki komutanlar göçü önlemek için onların bu ticaretine göz de yumuyorlar. Mazotçular yanlışlıkla vurulmasınlar diye karakolları bilgilendirirler de. Yine böyle bir maksatla Uludere’nin bir köyünde 36 köylü bir seri hayvana boş bidonları yükleyerek yola koyulmuşlar, yolda karşılaştıkları tanıdık askerler, güvenli olmamasını gerekçe göstererek her zamanki yoldan farklı bir yoldan gitmelerini isterler. Sınırı geçip, bidonlarını mazot doldurup dönme yolundayken uçaklar gelir ve onların üzerine bomba yağdırır. Bombardımandan altı kişi sağ olarak kurtulup karların içine veya çevredeki çalılıkların arasına saklanır, uçaklar yeniden gelir ve onları da bombalar. Sadece bir kişi yaralı olarak kurtulur. Bu vatandaş kendisini bir şekilde köye ulaştırır ve kıyamet işte o zaman kopar. Dağ, taş kadın, çocuk, yaşlı insanların figan ve feryatlarıyla dolar. Hani o yaralı kurtulmasa, ölenlerden kimsenin uzun süre haberi olmayacak… Bu olayın, dün yaklaşık 5 saat süren Milli Güvenlik Kurulu’ndan sonra gerçekleşmiş olması da insanın aklını karıştırmıyor değil. İşte böyle. Bunun için buradayız…”
Eyvah ki, eyvah! Neler olmuş haberimiz yok. Biz ki, ak sütün içerisindeki ak kılı fark edecek kadar keskin bir basirete sahip insanlar olmakla gurur duyarız. İnsanlar ölüyor haberimiz olmuyor. Ölenlerin, öldürenlerin kimliğiyle ilgilenmiyoruz. Kimse ölmesin istiyoruz. Hiç kimsenin burnu bile kanamasın. Ama burada 35 insan ölmüş. Sebep, gerekçe ne olursa olsun bu ayıptır, günahtır, zulümdür. İnsan olan insana bunu yapmaz. Kim haklı, kim haksız derdinde de değiliz. Yeter artık kan akmasın. Yüksekova’da uzman çavuş vurulduğu zaman, siviller hangi bahaneyle olursa olsun zarar gördüklerinde, gerillaların cesetlerinin parçalanmasında da 35 köylü bombardıman altında kaldığı zaman da acı duyduk. Ha şunu da diyoruz. Devlet terör işleyemez, işlememelidir. Bunun anlamı, devlet işleyemez ama örgütler işleyebilir şeklinde de anlaşılmamalı. Böyle bir algı basitliktir. Çünkü eğer devlet terörist olursa, teröre bulaşanlara ceza vermesi bir anlam ifade etmez. Onu sınırlayan yasalar, uluslararası sınırlamalar, kabul ettiği insani değerler var. Devlet ile örgütleri aynı kefeye koyamayız. Armutla patlıcan aynı şeyler değildir. Terör kelimesinin etimolojisini araştıracak kadar meraklı arkadaşlar görecekler ki bu terim ilk defa devlet terörü olarak doğmuştur. Yani bugünkü yasadışı örgütlerin propaganda veya başka bir siyasî amaçla korku salması ilk defa devlet eliyle yapılmış tarihte. İşte onun için, Susurluk, Ergenekon, Jitem, Derin Devlet ve bir sürü safsata devlete sırtını dayamış organizeli teröre işaret ediyor. İşin daha da ilginç yanı özgürlük, eşitlik ve milliyetçilik ilkeleriyle yola çıkan bir kısım çakma örgütler de devlet terörünü uygulamaya koymuşlardır. Eymür, Ağar, Çarkın ve diğer bir kısım istihbaratçılardan bunu anlıyoruz. Tabi yöneticilerin halka eziyet etmesi insanlık tarihi kadar eski ama bu eziyeti “halkın iyiliği için - halka rağmen” yapma fikrinin resmîleşmesi ve meşrulaştırılması 1789 Fransız Devrimiyle birlikte, insanlığa katkı sunsun diye imal edilmiş. Şimdi ölen bunca insanın basit bir hata neticesinde hayatlarını kaybettikleri türünden açıklamalar yapmak, devletin kendisinden kaynaklanan terörü meşru gördüğü anlamını vermiyor mu? Devleti toplum için değil de toplumu devlet için bir araç olarak gören zihniyetin pratiği ancak bu kadar olabilir. Eyvah ki eyvah, insanlar ölüyor ve biz korkularımızdan dolayı gerekli tepkiyi gösteremiyoruz. Oyalanıyoruz, safsaklıyoruz, umursamaz davranıyoruz. Acıyı, adaleti ötekileştiriyoruz. Ölenlerin terörist mi yoksa kaçakçı mı olduklarının araştırılması bilgisi bizim zihinlerimizde de etkili oluyor. Çoğu yanarak ölmüş. Arınç muğlak açıklamalarla zihinleri bulandırmaya devam ediyor. Bununla birlikte hepsinin yarıdan fazlasının 20 yaş altı olduğu aynı aileden gençler olduğunu, birinin korucu çocuğu, bir diğerinin gazi çocuğu olduğunu da ekliyor. Ne kadar gülünç bir açıklama! Korucu veya gazi çocuğu olmayan can taşımıyor mu? Vay ki vay, insan hayatı ne kadar ucuz. Kardeşçe yaşama taleplerine bombalarla cevap vermek ne kadar ilkel bir mücadele tarzıdır. Kim yaparsa yapsın bu yöntem ilkelliktir. Peki sorayım: Yarın akıl yalın bir şekilde algılamaya başladığında, vicdan normal işleyişine geçtiğinde bu cinayetleri izleyenler, seyredenler, sessiz kalanlar, umursamaz davrananlar yaşamlarını nasıl sürdürecekler? İnsanların başına bomba yağdıran o pilotlar, kumanda masasındaki yetkililer bu kanlı ceset manzaraları karşısında nasıl dayanacaklar ve hayatlarını sürdürecekler. Vitrinde olanların nasıl kabus içerisinde olduklarını görmüyor muyuz? Canilerin, cinayetkarların, Fravunların, bunu uygulayanların, seyirci kalanların tarihte nasıl bir sonla buluştuklarını görmüyor muyuz? Veya en azından bundan ibret dersleri çıkarmamız gerekmiyor mu?

|