İdris Naim Şahin İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1976 yılında mezun oldu. 1980 yılından itibaren sırasıyla Araklı, Türkeli, Ermenek, Devrekani, Eleşkirt, Cizre ve Elmalı ilçelerinde kaymakamlık görevlerinde bulundu.
1989 yılında İçişleri Bakanlığı Başmüfettişliği görevini yaparken 1994 yılında eski dostu Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında olmak için bu görevi bıraktı ve İstanbul Büyük şehir Belediyesi Genel sekreterliği yardımcılığı görevine geldi. 1999 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlık danışmanlığı görevini üstlendi. Ak partide Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile kurucu olarak bulunan İdris Naim Şahin, Ak partinin İstanbul Milletvekili oldu ve iki dönemdir vekilliğin yanı sıra Ak parti M.K.Y.K üyeliğini ve siyasi partilerde ikinci güç kabul edilen Genel Sekreterlik görevlerini de aralıksız bugüne kadar sürdürdü.
Yukarda kendisinden kısaca bahsettiğimiz İdris Naim Şahin, Başbakan tarafından bilinmeyen tanınmayan biri değil uzun süredir mesai arkadaşlığı yapıyorlar anlaşılan bu göreve getirilmesi de tesadüfi değil bilinçli bir eylem. Siyasi partilerde ikinci güç kabul edilen Genel Sekreterlik görevini de aralıksız bugüne kadar sürdürmesi Başbakanın kendisine ne kadar güvendiğinin bir göstergesi olsa gerek….
Bu nedenle ara sıra çıkışları ve gündemi işgal eden beyanatları AKP içindeki genel eğilimi ve kuvvetli fikir ve düşünce akımını yansıttığını ya da parti içinden birilerinin sesi olduğunun bir göstergesi olsa gerek. Başbakana bu kadar yakın birinin kendi başına böylesi talihsiz beyanatları yapması, başbakanın parti içindeki hâkimiyeti düşünüldüğünde mümkün görünmemektedir.
Başbakan Erdoğan ustalık döneminin kabinesine İdris Naim Şahin gibi birine yer vermekle ya bizim bilmediğimiz üstün vasıflarına vakıf ya da bu ülkede hak ve özgürlükler ancak bu tür kafalarla çözüme kavuşur diye düşünmüştür.
Ustalık döneminin birçok milletvekili ve bakanlarında problem olmasına rağmen en çok problemli görünen İdris Naim Şahin görünüyor. Böyle birinin İçişleri Bakanlığı koltuğunda otururken söylediği kabul edilemez sözler ciddi şekilde rahatsızlık meydana getiriyor. İçişleri Bakanlığı gibi mühim ve hassas bir mevkide bulunan bir ismin çok daha dikkatli olması beklenir. Halbuki, İdris Naim Şahin önüne gelene saldırıyor, hedef gösteriyor, Her ağzını açışında özgürlüklerin ruhunu hedef alıyor, sıkıyönetim döneminin savcı ve hakimlerini çağrıştırıyor...
İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in pazartesi günü terör ve PKK'yla ilgili açıklama yaparken şöyle söylemişti: Belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor... Terörün arkadan dolanarak arka bahçede yürüttüğü faaliyetler ki, arka bahçe İstanbul'dur, İzmir'dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Almanya'dır, Londra'dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur... Arka bahçede ayrık otuyla ayrık otları birbirine karışıyor. Bir kısmı faydalı, bir kısmı zehirli...”
Şahin, daha önce de buna benzer sözler etmişti, Bakan’ın bu tarzı ve PKK ile mücadeleye bakış açısı yeni değil, daha önce Prof. Büşra Erşanlı’nın tutuklanması üzerine şöyle demişti;
“Büşra Ersanlı profesör hanımefendinin 80 öncesi gençlik yıllarına bir yolculuk yapmanızı tavsiye ederim değerli arkadaşlar. Hangi suçtan, hangi komünizan faaliyetten mahkûm olduğunu, cezaevinde yattığını, akrabalarının kim olduğunu, eniştesinin bu ülkede bir başka faaliyetten tutuklu olduğunu, bir başka sevdanın yolcusu olduğunu araştırırsanız görürsünüz. İsim vermek istemiyorum.”
Yine Profesör Büşra Ersanlı’nın tutuklanmasına gösterilen tepkilere cevaben sarf ettiği, KCK davalarından tutuklu sayısını gerçek rakamın dörtte biri olarak verince, itirazlara karşı, ‘Gerekirse BDP’nin açıkladığı sayıyı da tamamlarız’ demişti.
Aynı Bakan Van’da deprem çadırlarını gezerken, ‘Saray gibi çadırlar, keşke biz de buraya gelsek’ diyerek Van halkını rencide edebiliyordu
Kürt sorunu hakkındaki sözleri ise evlere şenlik ‘Kürt sorunu, Kürt sorunu deniyor, ben o tarafları iyi bilirim, gezdim dolaştım ben göremedim ne olduğunu’ diyerek aydınları aşağılayan bir tavırla, ‘Bu işler öyle Boğaz’da oturup içki masalarında konuşmakla hallolmaz’ türünden beyanatlarda bulunabiliyor.
2005'ten itibaren demokratik açılım sürecini gündeme getiren ve ustalık döneminde yeni anayasa ve Kürt sorunun çözümü konusunda adım atması beklenen başbakanın bu göreve böylesi birini getirmesi onun da bu eğilimde olduğunu göstermektedir.
Gerçi bu eğilimini seçim sürecinde Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır diyerek göstermiş, Öcalan yakalandığı dönemde başbakan olsaydım onu asardım diyerek Kürt sorununun çözümü konusunda takip edeceği yöntemin ip uçlarını vermişti.
Buna rağmen başbakan şiddetle mücadeleden söz ederken, sıkça demokrasiden, haklardan, özgürlüklerden asla ve asla taviz verilmeyeceğinden bahseder .
Eğer gerçekten başbakan hak ve özgürlüklerden yana ise Bu bakanın, bu zihniyetin tüm toplumu, siyasi alanı, düşünceyi, ifadeyi imha etme mantığıyla mı hak ve özgürlüklerden yana yandaşlık yapacak sormak gerek.
Bu militarist despot zihniyetin ilk icraatı Türk Hava Kuvvetleri'ne ait savaş uçakları ile Şırnak'ın Uludere (Qılaban) İlçesi'ne bağlı Ortasu (Roboski) Köyü'nde 35 – 40 civarında Kürt köylüsünün katledilmesi olmuştur.
AK Parti’nin bir iddiası vardı ! Demokrasi ve hukuk devletini inşa edecekti! Bu iddiasından vazgeçmiş görünüyor. Zira seçimlerden sonra bu ciddi iddiaya ters olan öyle uygulamalara imza attılar ki yaşananlar İçişleri Bakanı’nın sarf ettiği sözlerdeki anlayışı doğrular nitelikte…
Özel Harekatçı polisler önce cinayetle suçlanıyor, sonra bir anda tahliye ediliyor. Mehmet Ağar’ı mahkum eden hakim görevden alınıyor. Hrant Dink’i tehdit edenler zaman aşımıyla kurtuluyor. Bunun yanı sıra KCK operasyonu başlığı altında terörle mücadele yöntemi tamamen haksız tutuklamalara dönüşebiliyor, gazeteciler gözaltına alınıyor.
Çetelerden hesap sorulacak diye operasyonlar yapılıyor, insanlar içeri alınıyor, sonra nedendir bilinmez tahliye ediliyor. Suç çeteleri ile mücadele edeceğiz diye önce bir kanun çıkarılıyor, bu doğrultuda yargı harekete geçiyor, soruşturma yapılıyor, iddianame hazırlanıyor, sonra hemen bir kanun daha çıkıyor, ne soruşturmanın ne de iddianamenin bir ciddiyeti kalıyor.
Vesayet sistemini bitirmek için referandum yapılıyor, Anayasa değiştiriliyor, ardından aynı doğrultuda hiçbir yasa değişikliğine gidilmiyor.
Terörle Mücadele Kanunu aynen duruyor, iktidarın gündeminde bir hukuk reformu hiç olmadı. Siyaset-yargı-vesayet üçlemesinde aynı sorunlar hala çözüm bekliyor.
Bu bağlamda İçişleri Bakanı Şahin'in sarf ettiği bu sözleri iktidarın demokrasi anlayışı konusunda ortak dili olarak algılamak lazım.
Başbakan ve diğer kurmaylarından Bakan’ın sözlerine ilişkin herhangi bir açıklama gelmemesi başbakanın ve parti yöneticilerinin de bu anlayışa doğru evrildiklerini statükonun onları da kendilerine benzettiklerini göstermektedir.
Anlaşılan Yüzde 50 oy almak AK Parti’ye iyi gelmedi. Partide gözler kör olmuş, parti akıl tutulması yaşamaya başlamıştır.
12 Eylül referandumunda ülkenin büyük bir çoğunluğu “yetmez ama evet” demiş ve referandumda önüne konan maddelere yeşil ışık yakmıştı. Top artık hükümetteydi. Bazı maddeler için ek düzenlemeler yapılacaktı. Ancak ne olmuşsa olmuş, AK Parti bir iki madde dışında düzenleme yapmamak için ayak diremeye başlamıştı. Meydanlarda millete verilen sözler unutulmuş, Ankara’nın ve İstanbul’un siyaset baronları ile militarist statükocu güçleri daha fazla dikkate alınır olmuştur.
Ak partiye ve ustabaşına şunu söylemek istiyorum:” bu zihniyetle, bu bakanlarla, inkar ve asimilasyonla, yolsuzlukla, kişiye özel kanunlarla gece yarısı maaşlarınıza zam yapmakla geminiz çok fazla yerden su almaya başladı. Rotanız şaştı kıbleniz döndü ve siz bunun farkında değilsiniz. Ancak her çıkışın bir de inişi vardır sakın unutmayın.
Tarih, ders alınmak için okunmalıdır. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Ders almak için 1995-2000 arasına bakmak yeterli. ANAP ve DYP’nin düştüğü duruma bakmak yeterlidir. Onbaşıların düştüğü durumun herkes için ibret-i alem olması gerekir.