“Damdan düşmek” diye bir tabir kullanılır Türkçede… “Başına bir iş gelen, bazı bela ve sıkıntılarla müptela olan” manalarında kullanılmakta daha çok. Ancak “üzerine dam düşen” tabiri literatürde yok galiba. Bu sözcüğü gerek deyimsel ve gerekse olgusal olarak doğuran, yaşatan hallerden biri, hatta en barizi depremler olsa gerek. Deprem ve damlar, yani konutlar arasındaki bağlantı son derece güçlü. Depremi korkunç kılan da zaten damları taşıyan evler, binalar değil mi? Düz arazide korkutucu olsa da zarar verici pek bir tarafı olmaz depremin. İnsanların hayatlarında, ekonomilerinde, sosyal şartlarında bir alt-üst oluşun yaşanmasını beraberinde getiren, depremin çökerttiği damlardır… Bu açıdan Van ve Ercişliler, ‘başına dam düşme’ konusunda hakkaten ‘damdan düşmeyi’ en iyi yaşayanlardandırlar.
Gerek etkilediği alan ve gerekse etki oranı açısından doğal afetlerin en tesirli olanı kanımca depremlerdir. Birkaç saniye içinde çok geniş bir coğrafyayı, uzun yıllar yaraları sarılamayacak çok vahim sonuçlarla karşı karşıya bırakabilen, insanlığı en fazla aciz bırakan, oluşumuna ve zamanlamasına yönelik hiçbir tedbir alınamayan, meydana gelmesi halinde de derecesi, boyutu ve etkisinin ne olabileceği ile ilgili nerdeyse hiç bilgi sahibi olunamayan ve daha pek çok açıdan hala da en gizemli en büyük doğal felakettir depremler.
Doğal afetler, kuşkusuz ilahi kudretin en önemli tecelligahlarından. Doğa ve insan arasında Âdem (a.s)’ın yeryüzüne gönderilmesinden bu yana süre gelen bir mücadele mevcuttur. Doğanın amansız koşullarına karşı Allah, insanı akıl nimetiyle donatmış; bu nimet sayesinde insan kendisini doğaya karşı savunabilmekte, hatta doğayı kendi hizmetine amade kılabilmektedir. Bu akıl nimetini iyi kullanamayan veya ondan çalan kişi ve toplumlar, maalesef doğa karşısında önemli yenilgi ve kayıplarla müptela olmaktadırlar.
Bu türden afetler her vuku bulduğunda birileri onları ilahi bir ceza olarak niteleme yoluna gider ivedilikle. Bu afetleri ilahi ceza ve bela olarak nitelendirmek ne kadar doğru? Bu nitelemenin altında yatın en önemli argümanların başını sabık bazı kavimlerin başına gelenler çekmektedir. Sabık bazı kavimlerin başına gelenler için böyle bir niteleme bir vakıa olmakla birlikte, bu ümmet için çok su götürür bir mevzudur. Bu tartışıladursun, İlahi bir imtihan olduğu ise tartışmasız olsa gerek. Kişi veya toplumlar, ister varlıkta olsunlar ister de darlıkta olsunlar İlahi imtihanın muhatabıdırlar. Depremlerin yol açtığı darlıklar da bu imtihanın birer parçasıdır. (Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele) (Bakara: 155). Bu imtihan, İlahi bir hikmet olarak çok değişik yollarla tahakkuk ediyor olmakla birlikte, ayette geçenlerin tümü birey veya toplum düzeyinde depremlerle birlikte vukuu bulmaktadır.
Bu ümmetin topluca helak edilmemesi, cezalandırılmaması, bu ümmetin hususiyetlerinden biridir. Sabık bazı kavimleri topyekûn bir helake götüren nice nedenler vardır kuşkusuz. Aşırı düzeydeki azgınlık, peygamberlerinin sözlerine muhalefet ve bu muhalefette inat, helak öncesi son uyarıları dahi kaale almamak bunların başında gelmektedir. Ayrıca, o kavimlerin her birine mahsus bir peygamberin gönderilmiş olması ve onun peygamberlik alan ve süresinin mahdut olması diğer önemli bir neden olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, Son Peygamber’in (s.a.s) tüm insanlığa ve kıyamete kadar uzanan bir risaletle gönderilmiş olması, gerek Müslümanlar açısından, gerekse de Müslüman olmayanlar açısından top yekûn bir helak veya top yekûn bir felahı söz konusu olmaktan çıkarmış, geçmiş kavimler için cari olan sünnetüllah, Son Peygamber’in (s.a.s.) gönderilmesiyle farklı bir şekil almıştır. Öyle ki o günden bu güne meydana gelen herhangi bir doğal afetin, oluştuğu yerde insanları inançlarına göre tasnif edip bazılarını etkilediği bazılarını da etkilemediği şeklinde bir vakıa yaşanmamıştır. Topluca helak veya topluca felah kıyametle gelebilecek bir durumdur artık. Çünkü geçmiş ümmetlerin de bir nevi kıyamet saatleri geldiğinden meydana gelen afetler, inananlar ile inanmayanları ayırmıştır. Bu itibarla; doğal afetlerle gelen inanç esaslı toplumsal bir helak veya toplumsal bir kurtuluştan kıyamete kadar bahsedilemez.
Önceki kavimleri helake götüren nedenlerin, günümüzde özellikle halkı Müslüman toplumlar için de tek tek cari olduğunu ve binaenaleyh deprem vb. doğal afetlerle iptila olduklarını savunmak ne derece doğru? Bir kere, deprem vb. doğal afetlerin meydana geldiği yerden daha fazla ifsada uğrayan yer ve halklar vardır yeryüzünde muhakkak. Diğer taraftan bütün bir halk olarak, uyarıcıların davetine kulak tıkadıkları ve bunda ısrar ettikleri, ayrıca kendilerine helak öncesi son uyarıların yapıldığına dair elde avuçta kayda değer hiçbir veri yoktur. Öte yandan birer ilahi ceza olarak nitelenen doğal afetleri celbeden isyanın boyutu, ölçüsü ve nevi ile bu afetleri defeden dindarlığın boyutu, ölçüsü ve nevi nedir diye sorulsa, alınabilecek cevaplar kal-u kilden öteye geçmeyecektir. O halde, bu türden bir iddia yersiz, temelsiz ve aceleci gibi görünmektedir. Çünkü günümüzde bile gerek yönetimsel ve gerekse halksal olarak, başka yönetim ve halklardan daha dindar bilinen İran, Afganistan, Pakistan gibi ülkelerin bu tür doğal afetlere duçar kaldıkları nazarı-ı itibara alındığında, olayın dindarlık ölçüsüyle değerlendirilmesinin tutarsız olduğu görülecektir. Asr-ı Saadet’ten bugüne değin gerek İslam coğrafyasında ve gerekse diğer coğrafyalardaki doğal afetlerin tarihi incelense benzer sonuçların ortaya çıkacağı muhakkaktır.
Daha farklı bir noktadan bakıldığında; Müslüman olmayan bir yönetici kadro, sistem ve halkın yaşadığı gelişmiş yerlerde doğal afetlerin meydana gelmemesini veya meydana gelen doğal afetlerin daha hafif sıyrıklarla atlatılmasını nasıl okumak gerekir? Dindarlıklarına bağlanamayacağı muhakkak. İslami olsun veya olmasın gelişmemiş bütün toplulukların ise büyük zayiatlarla doğal afetlerden çıkmalarına ne demeli?
Bu anlayış, geçmiş ümmetler ile bu ümmet arasındaki farkları iyi tahlil edemeyen çarpık bir din anlayışının ürünü. Dindarlığın, bela ve musibetlerin gelmesine ilânihaye bir engel teşkil ettiğinin savunulur bir tarafı yoktur.
Tabi bu noktada bela ve musibetleri ikiye ayırmak kaçınılmazdır. Tabiatın yol açtıkları ile insanların kendilerinin sebep oldukları belalar şeklinde… İlkinin dindarlıkla bir alakası olmazken, ikincisinin dindarlık ve dindarlık türüyle alakalı olduğu inkâr edilemez. Dindar olmayan veya dindarlığı doğru tanımlayamayan toplumların siyasal, sosyal ve iktisadi buhranlardan yakalarını kurtaramayacakları, hem dini naslarda ve hem de hayatın pratiklerinde var olan bir vakıa. Bunda da gelişmiş veya gelişmemiş topluluklar arasında herhangi bir ayırım söz konusu değildir.
Din, salt belaların defi için gönderilmemiştir. Din, bir yönüyle sıkıntılar ve rahatlıklar karşısında birey ve toplumların duruşlarını belirlemek, bu ahvalde ifrat ve tefriti törpülemek için vardır. Dini en iyi bilen, en iyi anlayan ve en iyi yaşayan Peygamberlerin (a.s)ve Onlara ihlâsla tabi olanların ne tür musibetlere müptela oldukları ortadayken, dinin belalara karşı bir savunma silahı olarak görülmesi veya algılanması kabul edilebilir gibi görünmemektedir. Böyle bir anlayış; ‘damdan düşen’ veya ‘başına dam düşen’ birey veya toplumların dinsiz veya dini zayıf; tersi durumda olanların ise dindar oldukları şeklinde, asla doğru olmayan “kestirme” bir dinsel söylemi doğuracağından buna yönelik yorumlarda temkinde yarar vardır. Bu söylemin doğruluğunu ortaya koyabilecek ne bir dini nass ve ne de bir saha araştırması vardır.
Tabii afetlere gelince; bunlar da tek bir kategoride değerlendirilemez. Bunları da; önlenebilir ve önlenemez olanlar olarak kategorilendirmek; önlenemez olanların ise zararlarını, alınabilecek tedbirlerle minimize etmek mümkündür. Sel, yangın, toprak kaymaları vb. olanları önlenebilir afetlerden, deprem, volkanik patlamalar, tsunami, şiddetli rüzgârlar vb. olanları da önlenemez afetlerden saymak mümkündür.
Her iki gruptaki afetlere yönelik de dinin bir duruşu vardır kuşkusuz. (Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin) (Bakara: 195) gibi dini naslar, dere yatakları, heyelan bölgeleri, volkanik akıntının ve fay hatlarının güzergâhları gibi riskli yerlerde yerleşim yerlerinin kurulması, yangın ihtimali taşıyan yerlerde ateş yakılması veya ateşle oynanmasını yasaklayan deliller olarak nitelemek mümkündür. Çünkü bu alanlar, insan ve diğer varlıkları tehdit eden ve tehlikeye sokan alanlardır. Diğer taraftan mezkûr delille birlikte; (her hak sahibinin hakkını ver) hadisi, hırsızlığı ve kul hakkı ihlalini yasaklayan deliller, (haksız bir şekilde bir insanı öldüren insanların tümünü öldürmüş gibidir) (Maide: 32) vb. deliller de, önlenemez cinsinden olan afetlere yönelik alınması gereken tedbirlerin mantığını oturtuyor. Deprem, tsunami gibi yerlerdeki yerleşim yerlerinin kurulması kaçınılmaz ise, yapılaşmanın bu afetlere dayanıklı bir şekilde yapılması, zemin etütlerinden kullanılan malzemeye kadar imar ve mühendisliğin gerektirdiklerinden hırsızlık yapılmaması, her bir kural ihlalinin beraberinde kul hakkı ihlalini doğuracağına dair bu dini naslar temel teşkil etmektedir. İş sadece bununla sınırlı kalmaz; alınan tüm tedbirlere rağmen her türlü afetle birlikte meydana gelebilecek zayiat ve tehlikelere karşı da tedbirli olmak, (bir insanı ihya eden (kurtaran) bütün insanları kurtarmış gibidir) (Maide: 32) ayeti vb. deliller gereğince, arama, kurtarma ve sağlık ekipleri ile kriz yönetim birimlerinin teşkili ve bunlarla ilgili halkın bilinçlendirilmesi zaruret arz etmektedir. Bu genel çerçeveyi belirleyen din, işin teknik boyutlarına karışmaz, onu bilime ve bilim ricaline tevdi eder.
(B)
Van ve Erciş’i sarsan deprem, her Vanlı ve Ercişli gibi bu iki yerdeki dostlarımızı da sarstı. Bazı dostlarımızı, başına düşürdüğü damlarla beka âleminin kapısı olan mezarlıklara taşırken, bazıları enkaz altından çıktı/çıkarıldı. Bazılarının, 10-15-20 yıllık çabaları sonucu alabildikleri evleri ve kurabildikleri işyerleri viran olup kullanılamaz hale gelirken, bazılarının ise ağır hasar gördü. Uzun bir süre ve yoğun bir çalışmanın emeği neticesinde tesis edilebilen pek çok ekmek teknesi depremle birlikte alabora oldu. Meçhul bir süreye kadar aileler ayrıldı; anne ve çocuklar başka diyarlara muhacir olurlarken; babalar, kendilerinin ve dönüşlerinin ardından çocuklarının mağduriyetlerini gidermeye matuf olarak Van’da, Erciş’te depreme ve kışa göğüs germek zorunda kaldı.
Bütün yaşananlar karşısında söylenebilecek; (İnna lillahi we inna ileyhi raciun), (Allah’ım! Her ahvalde Sana hamd, sena ve şükürler olsun), (Allah’ım! Başımıza gelen musibetlere karşı zayıflığımızı, metanetsizliğimizi ve çaresizliğimizi bağışla; bize güç, metanet ver, bize bir çıkış yolu göster) demekten öte bir şey değildir.
Tüm yaşanan zorluklara rağmen hayat devam ediyor depremden geriye kalanlar için. Devam eden hayatın idamesi için hayati önemi haiz adımların atılması muciptir. Depremde kaybedilip de geri getirilmeye kabil unsurların geri getirilmesi ve daha iyi bir şekilde ikame edilebilmesi için bir an önce bazı adımların atılması gerekiyor.
Öncelikle şunun gözden ırak tutulmaması gerektiği inancındayım: Depremlerden zarar görenler için asıl zorluk bundan sonra başlamaktadır. Deprem haberinin medyada yer almasıyla birlikte ülkenin dört bir tarafından gelen yardımlar, acil müdahale gerektiren yaraların sarılmasına belki önemli oranda katkı sağladı. Oluşan duygusal atmosfer, hemen her din ve etnik kökenden insanımızın yardım elini uzatmasına önayak oldu. Gelen bu yardımlar, depremzedelerin gündelik iaşelerinin sağlanmasında büyük rol oynadığı kuşkusuzdur. Ancak duygusallığın her daim kaim kılınması kabil-i imkândan değildir. Duygusal havanın berhava olmasıyla gelen yardımlarda önemli oranda azalmaların olması kaçınılmazdır. Çadır, konteynır vb. barınaklar kalıcı barınmaya çare olmadığı gibi, gönderilen gıda, giyim vb. yardımlar da hayatın artan ve değişen ihtiyaçlarını temin etmeye çare olmamaktadır. Azalan yardımlara mukabil, özellikle ailelerin Van’a dönüşleriyle ihtiyaç duyulan kalemlerin çeşitliliği ve oranlarında önemli artışlar olacaktır. Binaenaleyh; bu aşamadan sonra depremzedenin asıl hal edilmesi gereken sorunu, bundan sonraki hayatında kendi ayakları üzerinde durabilmeyi sağlayacak yol, yöntem, imkân ve çarelerin düşünülüp sunulmasıdır. Yani; balık avlamanın keyfiyet ve künhüne vakıf kılmaktır asıl önemli olan, balık vermek değil…
Yapıdan olup deprem bölgesinde yaşayan kanaat önderlerinin, depremden zarar gören dostların, zararlarının çeşit ve oranlarını tespit etmeleri ve bu zararların imkânlar ölçüsünde giderilmesi için ihtiyaç duyulan materyallerin belirlenmesi gerekir öncelikle. Belirlenen bu ihtiyaçların, hem deprem bölgesinde, daha da önemelisi bu bölgenin dışında yaşayan platform üye ve gönüldaşlarıyla paylaşımı sağlanmalı, her bir ferdin, her bir yerin katkılarının ne olabileceğine bakılmalıdır. Çünkü acılar paylaşıldıkça hafifler, azalır, mutluluklar ise paylaşıldıkça artar, çoğalır.
İnsanlar arasında sevgi ve saygının önemli bir ayağını güven duygusu oluşturur. Güven vermeyen özel veya tüzel kişiler sevilmezler, sayılmazlar. Cemaatsel çalışma yürüten organizasyonlar, çoğunlukla gönüllülük esasına bağlı, herhangi bir maddi beklenti olmaksızın bir araya gelen bireylerden müteşekkildir. Bu birlikteliği sağlayan ana unsur ortak dünya görüşü, bu ortak dünya görüşü etrafında bir araya gelmeyi, sorumluluklar yüklenmeyi sağlayan ise karşılıklı güvendir. Camiaların selameti için bu duygunun korunması ve her fırsatta irdelenmesi, fiili olarak da ortaya konması icap etmektedir.
Bu duygunun en bariz ve en etkili şekilde ortaya konduğu zaman, darlık zamanlarıdır. Dara düşen özel veya tüzel kişiler, kendilerine yakın his ettikleri kimseleri bu vakitlerde yanlarında görmek isterler. Bu dayanışma neticesinde, darda olan kimsenin, acılarını paylaşabileceği, ihtiyaçlarını söyleyebileceği birilerini etrafında bulmakla acıları hafifler. Tersi bir durumda; en yakın bildiklerinin bile dar zamanında kendisini terk ettiğini gören kimsenin his edeceği acı, içinde bulunduğu acıdan daha hafif olmayacaktır. Hele bu durum gönüllülük esasına dayalı bir yapıda oluşmayadursun, bu tabloyla karşı karşıya kalan kimseyi bir daha o yapıya veya benzeri bir yapıya ısındırmak, kazandırmak imkânsız bir hal alabilir.
Öze Dönüş Platformu’nun bileşenleri, bu durumu geçen yıllar boyunca yaşadıkları tecrübeler neticesinde iyi bilirler. Müfsit bazı yapıların dışarıdan programlı saldırıları neticesinde camiadan nice insanımız âlem-i ukbaya kanlarını şahit tutarak hicret ederlerken, bazıları yaralandı veya hapislere düştüler. Bazıları evini, işyerini, doğup büyüdükleri toprakları terk edip diğer illere hicret etmek zorunda kaldılar. Geriye yetim çocuklar, dul kadınlar, evsiz, işsiz nice insanlar bırakarak… Camia bir taraftan dış mihraklardan gelen saldırılara karşı kendini savunmaya çalışırken diğer taraftan da mağdur olan aile ve bireylerin yaralarını sarmaya çalışıyordu. Ancak daha sonraları yapıda bazı sorumluluklar üstlenen kendini bilmez bazı neferlerin kimi tasarrufları, yapının yeni bazı darbeler yemesine, daha önce mağdur olmuş birey ve ailelerin sahipsiz kalmalarına ve mağduriyetlerinin katlanmasına neden oldular. Bunun sonucu olarak, o birey ve aileler ile onların durumlarını görüp de ellerinden bir şey gelmeyen bazı dostlar büyük oranda güven bunalımına sürüklendiler. Son dönemlere kadar da bu bunalımın atlatılmasına yönelik çalışmalar yürütüldü, büyük oranda da sorun aşıldı.
Sorunun kaynağı, gelişimi ve yansımaları açısından önemli farklılıklar olmakla birlikte, yaşanan mağduriyetler açısından mazimiz ile deprem sonrası halimiz arasında ortak yönler bulunmaktadır.
Platformun, depremin daha ilk günlerinde başlattığı yardım çalışmaları, gerek platforma bağlı olan ve gerekse olmayan bazı insanlarımızın yaralarının sarılmasına önemli oranda katkı sağladı, hala da sağlamaya devam etmektedir. Bu yardımlar sadece deprem bölgesinde gıda, giyim, soba vb. yardımların dağıtılmasıyla mahdut olmayıp, göç etmek zorunda kalan bazı birey ve ailelerin değişik il-ilçelere yerleştirilmesinden, bazı öğrencilerin dışarıdaki okullara kaydedilmesine kadar değişik şekillerde tebarüz etti. Ki bütün bu çalışmalar Platformun gerek kendi içinde ve gerekse dışarıda son derece önemli müspet bir imaj kazanmasını sağlamıştır. Kazanılan bu imajın sürdürülmesi ve zarar görmemesi elzemdir.
Az önce de ifade edilmeye çalışıldığı gibi, deprem mağdurları için asıl zorluk bundan sonraki süreçte baş gösterecektir. Bu mağduriyetin minimize edilmesi açısından Platformun, deprem bölgesine yönelik deprem sonrası için bir perspektif geliştirmeli, öncelikli olarak kendi üyelerinden mağdur olanların yaralarını sarmak için kendi imkân ve koşullarıyla örtüşür bazı plan-projeleri oluşturmalı ve bunları icra etmelidir. Bu projelerin sosyal ve ekonomik olarak iki başlık altında geliştirilip yürütülmesi gerektiği inancındayım. Sosyal açıdan; değişik yerlerde ikamete mecbur kalan kişi ve ailelerle, Van ve Erciş’te kalanlara yönelik sosyal bağların kesintisiz sürdürülmesi, telefon ve yerinde ziyaretlerle moral verilmesi, depremin yol açtığı psikolojinin bertaraf edilmesine yönelik rehabilitasyon çalışmalarının yapılması, gelecekleri açısından ümit var olabilecekleri mezkur projelerle aydınlatılmaları gibi çalışmalar yürütülebilir. Ekonomik olarak da; işin erbabı olanların birkaç kez bir araya gelip bu yönde ne tür adımların atılabileceğini tespit etmek ve yönde çalışmaları yoğunlaştırmak, pek çok açıdan aşılmazı zor çıkmaz ve krizlere yol açan depremin, özellikle ekonomik boyutta nasıl fırsata dönüştürülebileceğine kafa yormak, yapının deprem sonrası mezkûr iki yerde sahil-i selamete varması için son derece önemli olacaktır.
Kriz dönemlerinde sağlıklı plan-program yapamayan nicelerin hesap kitapları büyük alt-üstler yaşar. Bu da krizden büyük zararlarla çıkmalarına maalesef yol açar. Ancak, bu dönemleri sağlıklı değerlendirebilen, felaket edebiyatı ve tellalığı yapmayan, yaşadığı acılarda boğulmayan, bir mümin olarak, can bedenden ayrılmadığı sürece her ahval ve şeraitte şer’i sorumluluğun devam ettiği bilinciyle hareket edenler inşallah krizleri fırsata dönüştürme basiret ve becerisini gösterebileceklerdir.
Bütün bu plan-programların icrasında deprem bölgesinde olmayan platform üye ve gönüldeşlerinin katkıları göz önünde bulundurulmalı, bu yerlerdeki mezkûr dostların da büyük bir felaketi yaşayan bu kardeşlerine ‘ensari’ kardeşliğin gerektirdiği görev ve sorumluluğa her zamandan daha fazla amade olmaları ve bunu kavlen ve fiilen ortaya koymaları, dinin öngördüğü uhuvvetin olmazsa olmazlarındandır. Böyle bir dayanışmanın, bazı yer ve kişilerde geçmiş sorunların yol açtığı mesafelerin bitirilmesi, o tür sorunların yapısal düzeyde bir daha yaşanmaması ve çiçeği burnunda platformun ileriye yönelik belirlediği program ve hedeflerin hayata geçirilip müspet sonuçlar vermesinde hayati rol oynaması işten bile değildir.
Öyleyse;
حي علىخير العمل (Haydi Hayırlı Amele)
حي علىخير العمل (Haydi Hayırlı Amele)
حي علىالفلاح (Haydi Kurtuluşa)
حي علىالفلاح (Haydi Kurtuluşa)