“Heyder Baba, dünya yalan dünyadır,
Süleyman’dan, Nuh’tan kalan dünyadır,
Oğul veren, derde salan dünyadır,
Her kimseye her ne verdiyse almıştır,
Eflatun’dan bir kuru ad kalmıştır.”
Şehriyar gerçekten bu dünyanın halini çok güzel bir şekilde tarif ediyor, “Heyder Baba, dünya yalan dünyadır...” Beşik gibi sürekli sallandığımız Van’da bu sözün doğruluğunu daha iyi anlıyoruz. Sürekli bir şekilde nesiller yer değiştiriyor. Kimi savaşlarla, kimi deprem, tufan veya başka vesilelerle ölüme yürüyor ve onlardan boşalan yere yenileri geliyor. İnsan son ana kadar, dünyada ölümsüz olduğunu zannediyor… Vay ki vay kalbime ve hayatla ilgili devşirdiklerine! Van depremi bize bir kez daha bu gerçeği canlı bir şekilde anlattı. Bugüne kadar nasıl depremler yaşandığı ve ne kadar kayıp verildiği konusunda merak edenimiz oldu mu bilmiyorum, ama ulaşabildiğim bazı kaynaklarda ölümlerden de bahseden en eski şiddetli deprem bilgisinin tarihi 1646. Yani bundan 365 yıl önce meydana gelen depremde cenazeler at arabalarıyla taşınmış ve toplu olarak gömülmüştür. Osmanlı döneminde 1581 yılında da Van’da deprem olduğuna dair bilgiler var. Bilgilerde fazla hasar meydana gelmediği kaydediliyor. 1646'daki gece yarısı meydana gelen depremde ise Van'dan Hoşap Nehri'nin kuzeyine kadar olan bölge viraneye dönmüş, onlarca cami, kilise, ev, kalenin surları ve manastır yıkılmıştı. Ulu Camii de hasar gören yapılar arasındaydı. Van'ın çevresindeki köylerde de hasar çoktu. Evler, değirmenler, camiler ve kiliseler yerle bir olmuş, depremden sonra su kuyuları kurumuş, heyelanlar meydana gelmişti. Ölenlerle ilgili net rakamlar verilmemekle birlikte, o dönemdeki kayıtlarda cenazelerin toplu olarak arabalarla şehir dışına götürülüp toplu gömüldüğü bilgisi var. O zaman da artçı depremler uzun süre devam ettiğinden insanlar evlerine girememişler.
17. yüzyılın sonlarında Van bölgesinde yine büyük bir deprem meydana gelmiş. Van’ın Adilcevaz kasabasında 1690 yılında meydana gelen depremde ise hasar büyük olmuş, depremden sonra meydana gelen sel felaketi kayıpları daha fazla artırmıştır. Kırk altı yıl sonra 1692 yılının Ekim ayında akşam meydana gelen depremin verdiği zararın boyutları büyük olmadı. Ancak dört yıl sonrasında bahar başlangıcında Çaldıran merkezli şiddetli depremin hasarı büyük oldu. Onun ardından beş yıl sonra 1701 yılının Mart ayında meydana gelen depremin artçıları bitmedi. Şehirde yaşayanların büyük bölümü, şehir dışındaki alanlara göç ettiler. Aynı yılın Kasım ayında da deprem oldu. Onları 1705 ve 1707'de fazla şiddetli olmayan depremler izledi.
1715 yılının Mart ayında sabaha doğru meydana gelen depremin merkezi Van Gölü'nün doğusuydu. Şiddetli depremde Van, Erciş ve civarındaki köylerde evler, binalar, kale surları yıkıldı, can kayıpları oldu. Erciş'te çöken kilise kubbesinin altında 37 kişi can vermişti. 156 yıl ciddi anlamda deprem yaşamayan Van’da, 19. yüzyılın sonlarında 1871'den 1900'e kadar bölgede altı büyük deprem meydana geldi. Şubat 1891'de Bitlis ve Van bölgesi bir depremle sarsıldı. Deprem yirmi saniye sürmüştü. İki gün sonra 22 saniye süren sarsıntı ise daha şiddetliydi. Depremde minareler ve kubbeler çöktü. Eski evlerin bir kısmı yıkılırken bir kısmında çatlaklar meydana geldi. Ancak deprem asıl o dönemde Van'a bağlı Adilcevaz'ı vurmuştu. Adilcevaz'da 40 ev yıkılmış, 80 ev ise oturulamayacak derecede hasar görmüştü. Mevsimin kış olmasına rağmen sarsıntıların durmaması yüzünden Vanlılar, soğuk havaya rağmen günlerce dışarıda gecelemişlerdi. Milattan Sonra 1101'den günümüze kadar Van bölgesinde 30 civarında şiddetli deprem meydana gelmiştir. Bunlardan sonrasında, bundan 35 yıl önce Kurban bayramı sabahı şiddetli bir zelzele ile sarsılmış ve Çaldıran, Muradiye, Erciş’teki hasarı görünce dehşete kapılmıştık. Bu deprem 1976 tarihinde 7.2 şiddetinde olmuş ve 3840 kişinin ölümüne yol açmıştı. Özellikle kamu binalarında, okullarda ağır hasarlı binalar bile belli onarımlarla, rötuşlarla yeniden yerleşime açılmıştı. Yardımlar istenilen şekilde organize edilmemiş, insanlar yağmaya, dilenciliğe, el açmaya teşvik edilmişti. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, büyük bir deprem yaşayan Gölcükte de aynısı oldu. Aç gözler, kendini kurnaz zannedenler yardıma muhtaç olanların hiçbir zaman o alana yanaşmasına izin vermediler…
“Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik” adıyla yayınlanan dizi yazının 25. Bölümünü 11 Ağustos 2011 tarihinde gönderdikten sonra özellikle Mustafa İslamoğlu ile benim aramda geçen küçük bir anıdan dolayı gelen yorumlarla birlikte başlayan yeni süreçte, eleştirilere gelen eleştirilerin yayınlanmaması konusunda yaşanan olumsuzlukların ardından, “abi bin bölüm de olursa yayınlarız” etik güvenceye rağmen, bunu daha fazla sürdürmemizin mümkün olmadığını düşündüm. Çünkü yazının bundan sonraki bölümü daha hassas konularla sürecekti ve buna daha fazla tahammül edebileceklerine ihtimal vermediğimden ve bu süreç içerisinde yaşanan çiğlikleri daha fazla sürdürmemek adına yazıyı durdurmuştum ve tam da bunun izahıyla ilgili bir yazıya başladığım bir sırada deprem oldu. Mezarlığın başında yakalandığımız zelzelenin sarsıntısı, özellikle çocuklar üzerinde çok etkili oldu ve dolayısıyla ısrarlarıma rağmen eve dönmek istemediler. Nerdeyse bir hafta boyunca tek katlı evlerde göçmen olmak ve bir de kapının önüne kurabileceğimiz bir çadırımızın olmayışı bütün düzenimizi alt-üst etmişti. Yaşadığımız olayı beyin kıvrımlarımda dolaşan duyguları, düşünceleri sıcağı sıcağına yazmak ve an azından olayı sadece haberlerden duyanlara kendi izlenimlerimi de aktarmak çok da kolay olmadı.
Hemen ikinci gününden itibaren, Maraş caddesindeki enkaz başındaydık. 7 katlı Safa apartmanı iki akrabamıza mezar olmuştu. Onun hemen karşısında da en az onun kadar yüksek olmasına rağmen, çatının yere düşmüş gibi durmasından tek kat zannettiğim bir enkaz vardı. Sefa apartmanının hemen yanında derin bir temel kazılmıştı, ancak ilginçtir bodrum kat sapasağlam duruyordu ve üzerindeki katlar üst-üste dizilmiş kitap görünümünü veriyordu. Anlaşıldığı kadarıyla, eğer doğruysa zemin kattaki kolonların kesilmesiyle meydana gelen zayıflamadan o kısımdan zorlanmıştı. İlk iki gece, aydınlatma, kurtarma ekipleri ve sahiplenme açısından hayal kırıklığı yaşadım. Ama bundan da ilginci kitleleri peşinde sürüklediğini, meydanları bir çağrıyla milyonlarca insanla doldurduğunu söyleyenlerin hiçbiri de yoktu enkazın başında. Bireysel seyretmiş olabilirler, ancak bu konuda ve hatta daha sonraki yardımlar konusunda örgütsel etkilerini görmedim. Peki biz ne yapıyoruz? Kuru ideolojik kavgaların keşmekeşinden kendimizi kurtaramadığımızdan, pragmatik kaygılardan, cemaat asabiyetinden arınıp, cemaat kılıfına girmeden adil aktörlük yapamıyoruz. En büyük sorunumuz bu. Bütün konularda olduğu gibi bu alanda da, doğru teşhis koymadan kendimizce tedaviler üretiyoruz. Daldan dala kaçışımız istikrarsızlaştırıyor bizi. Bunun en kolay yolu bir yerlere saldırmak, birilerini etiketlemek veya insanları “terki miras ediliyor” gibi basit, seviyesiz ve kimi zaman da komik yaftalarla yaftalamaktır. Bunu yapıyoruz. Bir zulüm var, bunu görüyor ve itiraz ediyoruz. Olayın özeti de kendisi de bu… Bir insan olarak itiraz ediyoruz. Zulme uğrayan Kürt değil Türk de olsaydı aynı itirazı yapardık. Konuşma metinlerinde var olan Kürt kelimesini tepkisel olarak çıkarmak bu sorunu çözmüyor. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olmamak için itiraz ediyoruz. Bu birilerinin hoşuna gitmiyor, ama eğer bu çevreler akıllarını kullanarak olaya bakacak olurlarsa gerçekten inatlaşmadan başka hiçbir farkımızın olmadığını göreceklerdir. Kürtlere yapılan, insanlık dışı muamelelere itirazımız var. Bu topraklarda -bir kavim olarak- Kürtlerin de yaşadığını söylemek; onların da diğer kardeşleri gibi haklarının olduğunu vurgulamak, Allah’ın Kur’an’da vurguladığı dillerden bir dil olarak Kürtçeden bahsetmek; ülkenin zenginliği olarak Kürt geleneklerini, Kürt kültürünü dile getirmek bizden çok Türk kökenli insanların görevidir. Slogan olarak karşı çıktıkları halde bizi kendilerine benzetmek isteyenler bu savunmamızdan rahatsız oluyorlar, ancak cesaretsizliklerinden niyetlerini, düşüncelerini, arzularını efsunlu sloganların arkasına gizleme oportünistliğine de tenezzül ediyorlar. Bizi ısrarla kendilerine benzetmek arzuları her alanda insani değerleri görmezlikten gelmelerine de sebep oluyor. Aynileştirme dünyanın en büyük cinayetidir. Omurgasızlık, pusulasızlık, ataların dinine teslim olmak, başka alanlara savrulmak budur işte.
Gece gündüz ümitle en az 100 kişinin yaşadığı 7 katlı Sefa apartmanının enkazı altından insanların canlı çıkmasını bekliyorduk. 2 yıl önce Bayındırlık “oturulamaz” raporu vermiş ve binanın boşaltılması için karar çıkmıştı. Bu kararın çıkma sebebinin, zemin katındaki 50 kolondan 20’sinin kesilerek oto galerisine dönüştürülmesi olduğu öne sürülüyordu. Otu galerilerinin şehir dışına çıkarılmasından sonra burası Yimpaş mağazasına verilmişti, Yimpaş iflas edince bu kez de uzun süre boş kaldıktan sonra ezacılık deposu haline getirilmişti. Her oradan geçişte, bu büyük alanın neden kiralanmadığını hep merak ederdim... Malum ya ilacın en çok tüketildiği bölgelerden birinde yaşıyoruz. Sağlık hizmeti o kadar mükemmel ki… Yapılan bütün rötuşlara rağmen, sistemin bütün kurumlarında bu çarpıklığı görebiliriz. Depremin ilk saatlerinden itibaren günlerce devletin kurumlarını enkaz çalışmalarında veya depremzedelere ulaşma çalışmalarında aramadık, bunun yerine sivil toplum kuruluşlarını ve daha da özelde İslami sorumluluk sahibi grubların varlığını aradık. Fravunlaşan kibir asabiyeti, akıl donukluğuna yol açmış olmalı. Afet, insan iradesinin güçsüz kaldığı alanlar/anlardır. Ancak buna karşı takınılan tutum, algılama biçimi, duyguların izharı, pratiğe yansıyan sorumluluk çağa doğru bir mesaj verebilmek ve İslami kimliğinin temel değerleri ile sağlam bir bağ kurabilmek önem taşıyor. Devlet erkanının sorumsuzluğundan, ilgisiz kalmasından, ırkçılık hezeyanlarıyla olaya yaklaşmasından ve göçük altında onlarca can olmasına rağmen operasyonlar düzenleyip, kimyasal silahlarla onlarca gerillayı katletmesinden şikayet etmiyoruz. Devlet, “intikamımız korkunç olacak, herkesten hesap soracağız, çocuklarına bile acınmayacak” diyerek, “kendisini koruma” refleksinin ne kadar şiddete, ezmeye, yok etmeye yönelik olduğunun sinyallerini daha baştan vermiş, dolayısıyla ondan devletliğini yapmasını beklemek saflık olurdu. Çözümün dilini şiddet olarak belirleyen ve hiçbir şekilde akan kanın durmasını sağlamaya niyetli görünmeyen bir devletin öteki olarak gördüğü bir kesimin yardımına adam gibi(!) yetişmesini beklemek içi bir türlü doldurulamayan hayaldir…
Van’ı vuran depremin sembollerinden biri haline gelen 7 katlı “Sefa Apartmanı” kapıcısı Abdülselam Koç, 18 dairesi bulunan apartmanda yaklaşık 100 kişinin kaldığını, iki yıl önce kolonlarının kesildiğini ve bayındırlık müdürlüğünün oturulmaz raporu verdiğini doğrular mahiyette bilgiler veriyordu. Yanyana iki enkaz arasında gidip geliyorum. Akrabaların çoğu göçük başında olduğundan ayrılamıyorum. TV muhabirlerinin, spikerlerinin canlı yayınlarına kulak misafiri oluyorum. Büyük yardımların, çadırların geldiğinden ve kurtarma ekiplerinin çalışmalarından bahsediyorlar. Haber yanlı ve çoğu zaman da doğru olmayan bilgiler içeriyor. Her iki enkazda belediye kurtarma ekipleri çalışıyor. İzmir ve Diyarbakır kurtarma ekiplerinin ekipmanları var, koca beton yığınının altında yaşam arıyorlar. Göçük çevresinde organizeli bir çalışma yok. Veya en azandan duygusal depremlerin içinden bunu görebiliyorum. İnsanlar rastgele göçüğün üzerinde birikiyorlar ve çoğu zaman da onların kalabalığından çalışmalar aksıyor. Enkaz çevresinde ciddi bir güvenlik çemberi yok, bazı insanlar göçük arasında bir şeyler arıyor. Kimi zaman beklenmedik bir anda polis emniyet şeridi çekiyor ve göçük çevresini boşaltıyor, ancak bu kısa süreli oluyor. Böyle olunca da kalabalık arasından, “ya birileri geldi veya enkaz altında kalan polis evlerindeki eşyaları almak için güvenlik şeridi oluşturuyorlar” türünden homurdanmalar başlıyordu.
Akşam haberleri dinlerken anlatılanların çok da gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Elbette en büyük zarar Erciş’te… Daha oraya gitme fırsatım olmadı. Televizyonlar, operasyon haberlerini bayram havası içerisinde vererek deprem haberleriyle ilgili duyguları katlediyorlar. Devlet kendi vatandaşını öldürdüğünden dolayı bayram ediyor. Kısa bir süre sonra, onlarca gerillanın kimyasal silahlarla öldürüldüğü haberi duyulmaya başlayınca, buradaki depremin acısı toplum içerisinde ikiye katlanıyor. Dolayısıyla bunun acısı TV muhabir ve spikerlerinden çıkarılmaya çalışılıyor. Enkaz altında kurtarılmayı bekleyen onlarca insanın ümitleri, kuru ideolojilerin bağnazlık giyotininde kesiliyordu. İdeolojik ulusalcı hezeyanlar, büyük beton yığınlarının altında nefes almaya çalışanların seslerini, bakışlarını, ümitlerini sanal gündemleriyle, içte ve dışta devam eden operasyon haberleriyle gölgeleyip, kirletiyorlardı. Düşüncelerin buraya odaklanmaması için, zihinleri, bakış açılarını, duyguları olabildiğince sınırların ötesine taşıma ritüellerini canlandırıyorlardı. Depremin gerçeğinden firar etmek onların pratiği oldu. Japonlar bile insanlık duygularıyla, enkaz altındaki insanlara gözyaşı dökerken milliyetçi, muhafazakar resmi dindarlık uzak limanlara açılmayı tercih etti. Anadolu insanı böyle durumlarda hemen bütün gücünü yardıma yatırır, özellikle de İslami/insani hassasiyet sahibi olanlar devletçi-milliyetçi duygularını böyle zamanlarda unuturlar. Bunun en bariz örneğini, ajitasyon kokan TV haber veya program spikerlerinin “Van da olsa”, “Biraz insanlar hadlerini bilsinler, sıkıştıkları zaman yardım istemesinler” türünden ayrımcılık kokan yayınlar ve bunların çevresinde oluşan kamuoyuna rağmen Erdoğan ve Bahçeli’nin bu ırkçılık dozajı karşısında tepki göstermesiydi. Habertürk spikeri Duygu Canbaş’ın “Deprem Van’da da olsa üzüntü yarattı” sözü bilinç altından yükselmiş bir sestir, ancak bunu düşünerek söylemediği kanaatindeyim., Bilinçaltındaki sesi bastıramadığından nefret suçu işlemiştir. Müge Anlı’nın "Herkes haddini bilecek. Yeri geldi mi taş atacaksın, Mehmetçik'i kuş avlar gibi avlayacaksın sonra zor günlerde canım cicim deyip, yardım isteyeceksin. Hadi Mehmetçik gelsin, hadi polis gelsin diyeceksin. Biraz da insanlar hadlerini bilsinler… O polisler hemen yardımına koştu oradakilerin. O taş atanların eli kırılsın. Askerlerimize polislere zeval vermesin" ifadeleri ise duygusal olarak bilinçaltından yükselen bir ses olmamış, aynı zamanda bilinçli olarak söylenmiş, ırkçılığın sözcülüğünün yapıldığı büyük bir skandaldır, nefret suçudur, ırkçılığın tehlikeli bir savunmasıdır. İstisnai bir olay olsa bile, toplumun içerisine sürüklendiği travmatik paradoksu anlatması açısından önemli bir yansımadır. Toplumun tamamını yaralayan cehalet, çiğlik, densizlik örneğidir… Irkçı tarafgirlik, ayrımcılık, öteki görme ve kayırma çabalarına rağmen, yakınlarının çevresinde ağlaştığı felaket manzaralarının, enkazların sahipsiz kalmayacağını düşünüyorum. İnsanları enkaz altından kurtarmak, toplum olarak, insan olarak temel sorumluluğumuzdur, bunun dışında kalanlar basit çiğliklerdir. Molozların altında kalmış canların ümitleri, yardım isteyen bakışları, sesleri kuru ideolojilerin bağnazlığında boğulmayacaktır.
Bağımsız STK’lar masum da görünseler bu nefret söyleminin tekrarlanmaması için ciddi çalışmalar yapmalıdırlar. Kararı verilmiş, infazı imzalanmış toplumsal/sosyal bir depremin göz ardı edilmemesi gerekir. Zira nefret ifadesinin/dilinin altında önyargı, ırkçılık, ötekileştirme, tahammülsüzlük, kendinden olmayana düşmanlık yatar. Nefret dilinin bu kadar alenileşmesi, körüklenen düşmanlığın hangi boyutlara ulaştığını göstermesi açısından da manidardır. Acının ağıta dönüştüğü böyle bir zamanda nefret dilinin hakim olması, toplumda telafisi imkansız olan derin yaraların açılmasına sebep olmuştur. Ali Kırca’ya veya diğer muhabirlere gösterilen toplumsal tepki bunun göstergesidir. Medyanın önyargılı, ayrımcı, düşmanca, ötekileştirici bir çizgi izlediğini, nefret söylemine karşı gösterilen tepkilerden da anlayabiliriz.
Kardeşlik, birlik, beraberlik sadece bir ulusun egemenliği söz konusu olduğu zaman araçsallaştırılmaz. Acının, duygunun bir anafor gibi insanları kucakladığı bir zamanda, düşman olanlar bile kardeşliği birlik ve beraberliğin argümanı haline getirirler. Kendi tapınaklarının şövalyeleri haline gelmiş olan sorumsuz çevreler ise tam da bunun tersinden hareket etmeyi tercih ediyorlar. Münferit de olsa yardımı engelleme, kolilerde taş, toprak, bayrak gönderme, depremle birlikte sokaklarını bayraklarla donatma veya sanal alanda yapılan hezeyan seviyesindeki yorumlar, bugüne kadar yapılanların nasıl bir semere verdiğini göstermesi açısından manidardır. Onlardaki yaygın kanaat, “bunlar daha iflah olmazlar. Kendilerini bizim gibi eşit haklara sahip olma hayallerinden kurtaramazlar!” şeklindedir. Onların kullandığı bu nefret dili, toplum olarak altında kalacağımız ve içinden çıkamayacağımız büyük siyasal ve sosyal güçükleri inşa etmekten başka hiçbir şeye de yaramayacaktır. Kirletilen ve içi boşaltılan kavramlar bu enkazın etkisini daha fazla artırmıştır. Efsunlu bir slogan olmaktan öteye gitmeyen ve hep tek taraflı adaleti, eşitliği öngören bu kavramlar, toplumu hipnotize eden geçici bir uyuşturucu olmaktan öteye gidememiş. Gerçeklerden uzaklaştırılan bu içi boş kavramlar, toplumsal barışın gerçekleşmesi önünde en büyük engeli temsil eder hale gelmiştir. Zelzelenin duygularımızı da oradan oraya savurduğu bir zamanda, siyasal, sosyal fay hatlarının kırılmasının daha acı verici olduğunu yaşayarak görüyoruz. İtirazımız bunadır. Bu yaşam şekli olarak bize dayatılmadan öncesinde avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz, ancak beyinleri donmuş olanlar bu feryadımızı olduğu gibi algılamak istemiyorlar. Sosyal sarsıntının kasvetli sisi arasında talan edilmiş duygularımızdan bir şeyler devşirmeye çalışıyorlar. Acizliğin, ümitsizliğin, acının kasvetli puslu havasında deprem felaketiyle terör olayları arasında çirkin bağlantılar kuran densiz, insanlıktan ve insaftan yoksun insanların nefret dilini hakim değer haline getirmesi af edilecek türden değil. Hayat ile ölüm arasında gidip gelen insanları terörist olarak yaftalayan çirkin ve bölücü düşünceyi böylesi acı bir felaket gününde sözde milliyetçilik adına duyguları talan etme fırsatçılığı yapan kesimle birlikte, duyarsız, umursamaz, ilgisiz görünen kesim de insanlık için utanç vericidir. İnsan olarak onların varlığından utanıyorum. O çevrelerin insanlığı karanlığa boğan donmuş beyinlerinin etkisinden kurtulmak için, aydınlığı, aydınlanmayı, adaleti, kardeşliği yeniden inşa etmemiz kaçınılmazdır. Evet “Heyder Baba dünya yalan dünyadır, Süleyman’dan, Nuh’tan kalan dünyadır…”
(Devam Edecek)
