İyi ve kötü, şeytani ve rahmani yönleriyle bu dünya hayatı sürüp gider insanoğlunun. İç ve dış dünyasında bu savaşımı veren insan, kötü amelleri kendine süslü gösterilen takımdan değilse eğer kötülüklerini gizleme, iyiliklerini de ifşa etmeye meyillidir. Aslında asıl olan, bir şekilde bulaşılan günahların da, yapılan iyiliklerin de gizli tutulması, izhar edilmemesidir. Günahların izhar edilmesi kadar, riya riskinden ötürü iyiliklerin izharı da günah olabilmektedir. Maslahatsal bir durum olmadığı sürece… Maslahata bağlı olarak bazı hayırlı ve güzel işlerin ifşa edilmesi daha bir kabule şayan olabilmektedir.
İnsanoğlu, başkasının bilmesini istemediği ayıp ve günahları kendisi de görmek, onlarla yüzleşmekten hoşnutluk duymaz, haz almaz. Ayıplarıyla yüzleşmekten hoşlanmayan kimseye, şeytan mürur-i zamanla çirkinliklerini müzeyyen (süslü) kılar; artık o ayıplarını gizleme ihtiyacını da his etmez. Hoşlanmadığı bu duruma düşme, kendisiyle yüzleşme cesaretini gösteremeyenler, başkasının ayıp ve kusurlarıyla mesai harcar. Bu mesaisinde yeri geldiğinde tecessüs yapıp kişilerin ayıplarını bulmak için gizliden gizliye çalışır.
Kendini kusurlardan hali gören veya kusurlarını hafife alan kimse, öncelikli olarak, dinin özünden olan tenasühü (karşılıklı nasihatleşmeyi) bir tarafa bırakır, kendisine yapılan nasihate kulağını tıkar. Salih (a.s.) kavmine şöyle sesleniyordu: (Ey kavmim, muhakkak Rabbimin mesajını size ilettim ve size nasihatte bulundum. Ancak siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz) (Araf: 79).
Hayatın devingenliği, iniş-çıkışları karşısında kişinin özünde ve/veya üzerinde meydana gelen deformasyonların bertaraf edilmesi veya minimize edilmesinde eleştiri başkasını, öz eleştiri kişinin kendisini tekrar orijinal hale getirmesinin önemli koşullarındandır.
Özellikle yapısal/tüzel birliktelik veya ayrılıklarda eleştiri/özeleştiri meziyetinin kabulü maalesef bir hayli zorlaştırmaktadır. Bu zorluk, yapısal birlikteliğin zatından neşet eden bir zorluktan ziyade, yapısal birlikteliğin türünden kaynaklandığı izahtan varestedir. Çünkü din zaten hayra vesile olabilecek her türden yapılanmanın, her türden cemaatleşmenin önünü açmış, teşvik etmiş, hatta pek çok yerde emretmiştir. Ancak tüm bu teşvikler, rastgele bir yapılanmayı değil, gerek tesis/kuramsal ve gerekse de tenfiz/eylemsel merhalede köklü ilkelere bina edilmiş bir yapılanmaya yöneliktir. Bu yapılanmaların banileri beşer olduğundan, tüm iyi niyet ve tedbire rağmen mezkûr her iki aşamada da yapıların kusurlardan hali olmaları imkânsızdır. Beşer tarihinde hiçbir yapılanma, ya tesis, ya tenfiz ya da her ikisinde nakısattan yakasını kurtaramamıştır.
Birey veya yapılarda kaçınılmaz olan bu kusurların defi, önemli oranda eleştiriye kapıları açık tutmak ve bir otokontrol mekanizması olan özeleştiriyi işlevsel kılmaktan geçmektedir. Bu iki mekanizmanın işlememesi, yapının her şeyine muvafakati veya her şeyine muhalefeti doğurur. O yapıyla beraber olmak, doğru – yanlış her şeyine muvafakti, ayrı olmak ise doğru – yanlış her şeyine muhalefeti bir ahlak haline getirir. Bu mekanizmaların devre dışı kalmasıyla yapının müntesipleri için yapının dediği ve yaptığı her şeyi güzel, yapının karşısında olanlar için de yapının dediği ve yaptığı her şey çirkindir. (Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir) (Müminun: 53). Bu durum öyle bir dereceye varır ki; hadislerde en büyük cihat sayılan zalim sultana hak olan sözün dile getirilmesi, yapıların ileri gelenlerine, ağabeylerine, liderlerine herhangi bir nasihatin yapılmasından daha kolay bir hale dönüşür. (İsrail oğullarından inkâr edenler, Davut ve Meryem oğlu İsa diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!) (Maide: 78-79).
Gerek eleştirinin ve gerekse de özeleştirinin dayandığı, dayanması gerektiği usul ve esaslar vardır. Onlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkün:
1 - Eleştiri/özeleştiri konusu olan düşünce, söz veya eylemin belirlenmesi, bilinmesi. Bunun bilinmesinden sonra bunların türü ve çapının tespit edilmesi. Eleştiri konusu olan, akidevi mi ameli mi? İçtihadi/ihtilaflı meselelerden mi yoksa ittifaki olanlardan mı?
2 - Eleştiri konusu olan sorunun çözümünün bilinmesi. Kendi nefsinde veya başkasında bazı sorunları, eksiklikleri gören özel veya tüzel kişiliklerin, bu sorun ve eksikliğin izale yollarını bilmeli veya araştırmalıdır.
3 - Eleştiri/özeleştiride adalet ve insaf sınırlarını aşmamak. Kişinin, gerek kendi nefsi ve gerekse başkasıyla ilgili gördüğü noksanlığın tüm kişiliğine şamil olmadığı, ne kadar kötü olursa olsun her insanda iyi tarafların olabileceğini bilmesi, dolayısıyla bu kötü hasletin diğer iyilikleri görmeye mani olmayacak şekilde insaf ve adaletle ele alması elzemdir.
4 - Eleştiri konusu olan meseleye eleştirel olarak hak ettiği ölçüyü vermek. Büyükse büyük, küçükse küçük muamelesini yapmak. Büyük bir kusuru küçültmemek veya küçüğü büyütmemek.
Kuran’da, (Kıyamet gününe yemin ederim. (Kusurlarından dolayı kendini) çok kınayan nefse de yemin ederim) (Kıyamet: 1-2) buyurulmaktadır. Bu ayetlerde Allah-u Teâlâ iki şeyle yemin ediyor. Biri, herkesin gözünde azameti tartışmasız olan, ebedi saadet ya da ebedi şekavetin inkişaf ettiği gün olan kıyamet, diğeri ise çok az insan nezdinde azametli olan nefs-i levvame, yani özeleştiridir. Herkesin tasavvurunda muazzam olmayan bu insani haslet, herkesin nazarında muazzam olan ilahi bir icraat olan kıyamete atfedilmiş; bu da yetmemiş Yüce Halik ikisiyle de kasem etmiştir. Bu da, her ikisinin azamette aynı derecede olduğuna bir delalettir.
Nasıl ki kıyamet salih ile şaki olanların ayrıştırılma günüyse, nefsin tenkidinin varlığı veya yokluğu da bu salah veya şekavetin belirleyicisidir. Yani, özeleştirinin varlığı veya yokluğu bu dünyada kişinin halini belirlemede en önemli unsurken, kıyamet ise dünyada şekillenen bu halin ayrıştırılmasının icra edildiği yer ve zamandır. Asıl önemli olan o günde olmaktan ziyade, o günde nasıl olunduğudur. Bu dünyada özeleştiriden kendisini müstağni görmeyen kimse, hata ve günahlara karşı daimi bir teyakkuzda olan, buna bağlı olarak da tövbe kapılarını sürekli aşındıran bir şahsiyet olarak ebedi saadete ererken, nefs-i emmare’den kurtulamayıp nefs-i levvame’ye terfi edemeyen kimse ise, hata ve günahlarının farkında olmaz, hatta onları güzel görür ve buna bağlı olarak da tövbe etmeyeceğinden ebedi hüsrana mahkûm olur. Her bir ferdi ilgilendiren asıl nokta da kıyametten ziyade bu iki sonuçtan hangisinde yer alacağıdır.
Dolayısıyla, günah mikroplarına karşı ruhi bir koruyucu sistemdir özeleştiri. Bu sistemin aktifliği oranında kişi günahlardan uzak durur. Bulaştığı günahlara karşı da, bu sistemin daimi dürtüsü neticesinde gecikmeksizin tövbe ederek o mikropları dışarı atar.
Nasıl ki ibadetlerde bireysel olanları gibi toplumsal olanları da vardır, aynı şekilde hata ve günahların da bireysel olanları gibi toplumsal olanları da vardır. Dolayısıyla özeleştiri bireysel bir ihtiyaç olduğu kadar yapısal ve toplumsal bir ihtiyaçtır da. Yapısal veya toplumsal olarak bulaşılan hata ve günahlardan arınmak için…
Siyasal, sosyal, kültürel veya iktisadi olarak geri kalan devletler kendi nefislerine dönüp kendi nakısatını görmek yerine harici unsurları hedef tahtasına oturturlar. Her türden geri kalmışlığın, ülke içindeki her türlü sorunun yegane müsebbibi, İsrail, ABD ve diğer Batılı emperyalist güçler ile onların lokal taşeronlarıdır. Hep onların yüzünden yapı veya ülke, bir türlü sahil-i selamete varıp da berkendallikten berkemalliğe terfi edemiyor!. Ülkeleri hakaniyet ve adaletle idare edemeyenler, kendi kusurlarını ve kötü yönetimlerini, başkalarının duruşlarıyla örtbas etme çabasında olurlar. İslam ülkeleri ve diğer bazı ülkelerdeki dikta rejimlerin, halklarını oyalamak ve manipüle etmek için başvurdukları önemli taktiklerden biridir bu yol…
Ama sadece onlar mı?
Elbette değil… Çalışmalarında umulan başarıyı gösteremeyen –İslami olsun veya olmasın- hemen her yapı, başarısızlığın nerdeyse tüm sorumluluğunu harici ve dâhili bedbahtların (!) boynuna atar. “Belki yarın, belki yarından da yakın” muvaffak olacaktık ama… Onlar var ya onlar… işte her şeyi onlar bozdular” savunmasına (pardon saldırısına) geçerler. Nasıl olsa en iyi savunma saldırıdır, o halde birilerinin suçlanıp hedef tahtası haline getirilmesi elzemdir. Aksi halde asıl hedef tahtası kendileri olacaktır.
Bunun bir benzerini İslami kesimin Kürt sorunundaki yaklaşımında da görmek maalesef mümkün. PKK’nin başarı nedenlerini ve kendilerinin başarısızlık nedenlerini sorgulamak yerine, uzun yıllar PKK’nin ideolojisi üzerinden PKK’yi, hatta Kürt sorununu hedef aldılar. Türk İslamcılığının tesirinden kurtulamayıp kendi coğrafya ve koşullarına özgün strateji ve siyaset üretemeyen Kürt İslamcılar da uzun bir dönem bu hatanın bir sacayağı oldular. Olmaya da devam ediyor hala bazıları. Bunun sonucu olarak oralardan pompalanan komünizm düşmanlığının etkisiyle, ML (Marksist-Lenist) PKK en büyük düşman ilan edildi.
İdeolojik olarak ML olan PKK’nin, Müslüman bir halkın teveccühünü kazanması ve ideolojisi hariç her türlü icraatına destek bulmasının altında yatan nedenler nelerdi? Nasıl oluyordu da Müslüman mahallesinde salyangoz satabildi, satabiliyor PKK? Ve nasıl oluyordu da İslami kesimler, Müslüman bir halka mal olamıyor, onların desteğini kazanamıyordu ve hala da kazanamıyor?
Mazlumun dini sorgulanamayacağı gibi, mazlum da kendisine yardım elini uzatanın dinini sorgulamaz. Açlıktan, susuzluktan kırılmak üzere olan birilerine uzatılan Yahudi ekmeğine, misyoner suyuna, mazlum kişi veya halk ölümü pahasına hayır mı diyecektir? Allah öncelikle Müslümanları böyle ulvi bir hizmete çağırıyor: (Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: 'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla' diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?) (Nisa: 4). Yani; Allah yolunda çarpıştığınız gibi, hangi din ve inançtan olursa olsun mazlumların himayesi için de çarpışın. Bu çağrıya icabet etmeyen ya da etme yollarını kavrayamayan Müslümanların bıraktığı bu boşluğun başkalarınca doldurulması sonucu mazlum halkların o başkalarına teveccüh göstermelerinde kusur kimindir? Mazlum halka asıl yardım elini uzatması gerekip de uzatmayan İslami kesimlerin mi, Müslüman olmadığı halde mazlum halka yardım edenlerin mi, bu yardımı kabul eden, etmek zorunda kalan halkın mı?
Mazlum halkın mazlumiyetini giderecek talepler meşru taleplerdir. Bu talepleri karşılamak için çaba gösterenlerin çabaları da dolayısıyla meşrudur. Her kim olursa olsun… Binaenaleyh, PKK’nin, Kürt halkının mazlumiyetini giderme yönündeki talepleri meşru taleplerdir. Herhangi bir halkın sahip olduğu haklara, Kürtlerin de sahip olmasını talep etmenin dinle çelişir bir tarafı yoktur, olamaz. Tersi bir durumun dinde yeri yoktur. Ama PKK’nin, bu taleplerin karşılanması için savunduğu düşünce ve kullandığı eylem türünün meşruiyeti ise sonuna kadar sorgulanabilir, sorgulanmalıdır.
Buradan hareketle; PKK meşru bir davayı gayri meşru bir düşünceyle savunurken, İslami kesim, meşru, hatta vacip bir davayı gayri meşru gerekçelerle terk etmiş veya hak ettiği değeri vermemiştir. Hem meşru bir davayı sahiplenmemesi, hem bu meşru davayı başkalarına emanet etmesi ve hem de kendini bu hatadan beri görmesinden ötürü İslami kesim yapısal bir vebalin altına girmiştir. Bugün bile maalesef bu vebalden kurtulabilecek kifayette enerji ve emeği ortaya koyamamıştır. Son dönemde bu konuya eğilim gösterenlerin önemli bir kısmı da AK Parti’nin sözde açılımından cesaret almış, AK Parti’nin arkasında tek sıra saf tutmuş, onun ilerlediği kadar ilerlemiş, gerilediği kadar gerilemiştir.
Özeleştiri, “iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batırma” ameliyesidir. Özeleştiri meziyetinden mahrum olanlar, iğneden son derece korktuklarından ondan alabildiğince kaçarlarken, başkasına çuvaldızı batırmada ise insaf ve adalet sınırlarını tanımaksızın son derece ceberut davranırlar. Uzun yıllar güçsüzün aleyhine, güçlünün lehine işletilen KürTürk – TürKürt kardeşliği, daha da ötesi ümmet kardeşliği, birilerinin ekmeğine kaymak olurken diğerlerini ekmeklerinden mahrum bırakmıştır. İslamcılar bu densiz ve dengesiz işleyişin en önemli aktörleri olmalarına rağmen, özlerine dönüp bunun muhasebesini yapmak yerine, başkasının özü üzerinden kendilerini savunmuşlardır.
Bu yanlış kardeşlik algısının olgusallaşması neticesinde, ‘Kürt halkının varlığı, Türk ve ümmet varlığına kurban edilmiştir’. Kurban edilen bu varlıkla ilgili ara ara “kart-kurt” sesleri çıksa da, varlığıyla birlikte siyasi statüsü, tarihi, kültürü ve ekonomik kaynakları da başkasına kurban edildi. Ki zaten varlığı olmayanın bu durumlarından bahsedilmez ya… Madumun (olmayanın) kültürü, tarihi vs. olabilir mi?! O olmadığına göre bunlar da yoktur, olmamalıdır!.
Tüm dünya veya ilgili ülkeler, Afrika, Hindistan, Latin Amerika yerlileri, Avustralya Aborjinleri gibi, belki de soyu tükenmek üzere olan, sayıları yüz veya binlerle ifade edilen, tarihi, edebiyatı, dünya siyasi arenasında siyasi bir pozisyonu ve gayesi bulunmayan, dünya medeniyet tarihinde zikre değer bir katkıları olmayan bazı kabileciklerin, - onları sevdiklerinden değil, daha fazla turist çekerek ekonomik girdilerini arttırmak için- gelenek-göreneklerini, doğal yaşam koşullarını, halk oyunlarını vb. koruma altına almak için canla başla çalışırlarken, milyonlarla ifade edilen, bir halkın ulus sayılması için sahip olması gereken hemen her türlü hasleti haiz bir milletin yok olmasına bigâne kalınması, söylemleriyle bu fasit mefkûrenin dümenine su taşıyan İslami kesimleri kendi Müslüman halkına yabancılaştırmıştır. Bu yabancılaşmanın vebalini PKK’ye yüklemek, basit ve ucuz hesapların peşinde koşan, kendi ihmallerini ve PKK’nin gayretlerini göremeyenlerin işidir. İslamcılar bugün hala da Müslüman Kürt halkı nezdinde kâfi oranda karşılık bulamıyorlarsa, bu, çok önemli oranda kendi ihmallerinin sonucudur. Bugüne kadar bu halkın ML bir örgüte teveccüh göstermesinin altında yatan, PKK’nin çok güçlü, aşılması imkânsız bir yapı oluşundan değil, bu halkın kendi varlıksal kimliklerini büyük oranda onların söylemlerinde bulmalarındandır. PKK, ML ideolojisini ön plana çıkarıp Kürtlerin haklarını ona kurban etmemiş, bu halkın haklı taleplerini ön plana çıkararak mücadele etmiş, bu süreçle birlikte yeni nesle düşünsel ve/veya yaşamsal olarak kendi ideolojisini de vermeye çalışmıştır. Türkiye’de ve özellikle Kürdistan topraklarında İslamcıların ön planda tuttuğu dinsel söylemde kendini bulamayan Kürtler, bu söylemlere maalesef pek prim vermemiştir. Kendilerine, uhrevi mükâfatı vaat eden bu söylem pek inandırıcı gelmemiş, uhrevi bir vaat yerine bu dünyadaki haklarını vaat eden PKK’nin söylemleri daha bir inandırıcı gelmiştir. İslamcılar-Kürtler arasındaki bu ilişki türü, Afrikalı bir yerlinin bir misyonere söylediğiyle ne de benzeşiyor… Diyor ki misyonere: “Siz buraya geldiğinizde sizin kitabınız bizim de topraklarımız vardı. Bugün ise sizin topraklarınız bizimse kitabımız var”. Uhrevi mükâfatı vaat eden dinsel söylem, maalesef Kürtleri bu dünyada dinin kendilerine bahşettiği haklarından mahrum ediyordu. Dinin bahşettiği hakları es geçen, ıskalayan, hatta o hakların talebinin ümmeti parçaladığını iddia eden bir dinsel söylem ne derece inandırıcı olabilirdi ki? (Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma) (Kasas: 77) diyen, Dicle’nin kenarında otlayan bir keçinin dahi hakkını arayan bir din, nasıl oluyor da bir halkın haklarını görmezden gelirdi? Ki zaten bu, yüce dinin değil, bazılarının dinsel söyleminin ürünüdür.
Bir birey veya bir halk kendi haklarından kendileri feragat edebilirler, ama başkası onlar adına bu haklarından feragat etme hakkına sahip değildir, olamaz. Böyle bir hukuk sistemi orman kanunların da bile yoktur. Böyle bir hukuk(suzluk), yeryüzünde hiçbir hakkın olmadığı bir sistemi doğurur. Herkesin, herkes adına tüm haklarından feragat edebildiği bir sistemi düşünmek bile son derece ürkütücüdür. Kürtler, yaşadıkları her bir coğrafyada ulusal haklarından feragat ettiklerine dair bir beyanatta bulunmamış, isteyerek ve severek ‘varlığımız Türk, Arap, Fars halkının varlığına armağan olsun’ dememişlerdir. Öyleyse bu hak bakidir. Baki olan bu hak, öncelikle ve en fazla İslami kesimleri ilgilendiriyordu ve onlarca savunulmalıydı. Geçmişte olduğu gibi… Ama olmadı. İslami kesimlerin, Kürt sorunun çözümü için öne sürdükleri çözüm önerileri hala da PKK’nin bir hayli gerisindedir. Bu, İslami kesimlerin suni, yapmacık, Kürtlerin haklarına kavuşmalarından ziyade PKK’nin alt edilmesine yönelik bir çözüm önerileri yarışına girmeleri manasında anlaşılmamalı. Bu tür bir rekabetin sabıken ne tür acı tecrübe ve sonuçları doğurduğunu bilen biliyor. “Hoşlanılmayan bir birey veya topluluğa bile bu hoşnutsuzluğun adaletsizliğe sevk etmemesi”nin altı kalın çizgilerle çizilirken Kuran’da, muhabbet ve şefkati fazlasıyla hak eden bir halka, ML bir örgüt kadar bile adil olmamak müslümanın şanından değildir.
Artık kimi İslami çevrelerden bu konuyla ilgili özeleştiri ve nedamet sesleri yükselmeye başlamıştır. Ancak kadim fasit çizgisinde ısrar edenlerin sesi hala da daha gür çıkmakta, özellikle AK Parti döneminde Kürtlere yönelik atılan bazı olumlu adımlara ithafen “daha ne olsun, bundan iyisi mi olur” tipi cümlelerle o adımlar da başa kakılmakta, atılan her olumlu adımın Kürtleri daha da PKK’lileştirip doyumsuz hale getirdiği iddia edilmektedir. İğneyle verip kepçeyle almak bu olsa gerek… Bunu dile getiren sol vb. kesimlerden birileri olsa ‘hadi neyse’ denirdi belki; ama sakallı, namazlı, niyazlı, dini söylemleri olan birileri ve çevreler olunca, Müslüman bir halk ile aralarındaki uçurumların derinliği ve bu hatadaki ısrarın kalplerini nasıl da kararttığı acı ve acınası bir şekilde görülebiliyor.
İslamcı çevrelerin bu hataya düşmeleri ve bunda ısrar edip bu hatalarını görememeleri, hata olarak kabul etmemelerinin pek çok sebebi sıralanabilir belki. Ama bir nokta var ki maalesef hep ıskalanıyor. Şöyle ki: İslami fikriyatın Türkiye’de nevş-u nema bulması, İslamcılığın yerleşik bir hal almasının altında bazı yerel dinamiklerin varlığı kuşku götürmez. Ancak asıl kaynağın dışarıdan ithal edilenler olduğu da bir o kadar kuşkusuzdur. Mısır, Suriye, Cezayir, Filistin, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan ve Sudan gibi ülkelerdeki İslami hareketlerin ve öncülerinin tecrübe ve eserleri, Türkiye’deki İslami yapılanmaya ciddi oranda renklerini vermişlerdir. Verilen bu renklerden önemli bir kısmını ümmet mefkûresi ve ümmetin yaşadığı sorunların bertaraf edilmesinin keyfiyeti oluşturmaktadır. Bu coğrafyalarda yaşayan ümmetten her bir parçanın yaşadığı sorunlara yönelik çözüm önerileri geliştirilmeye çalışılmış, reçeteler yazılmıştır. Bazılarında isabet sağlanmış bazılarında sağlanmamıştır.
Teşhisi konan sorunlar arasında Kürt sorunu gibi bir sorun yoktur. Çünkü bu sorunun bir benzeri, bu hareketlerin aktif oldukları coğrafyalarda yoktu. Sorun neydi? Kemiyetçe on milyonları bulan bir halkın dilini, tarihini, kültürünü bilmemesi, öğrenememesi vs. sorunuydu. Mezkûr ülkelerde, hatta tüm dünyada bu kabilden bir mağduriyeti yaşayan bir halk olmasa gerek. Varsa da ben bu bilgiden mahrumum. Olsa bile bu, yapılanın meşruluğuna asla hüccet olamaz. Bu ülkelerdeki halkların, harici ve dâhili bedbahtlardan kaynaklanan envai türlü belalardan geçtikleri biliniyordu. Kürtler de onlar gibi tehcir ediliyor, öldürülüyor, yerleşim yerlerinin adları değiştiriliyor, yer altı ve yer üstü kaynakları başkalarına peşkeş çekiliyor vs. vs… Tüm bu belalarda Kürtlerle diğer Müslüman halklar ortak kaderi paylaşıyordular, paylaşıyorlar. Ama diğer Müslüman halklar, Kürtlerin yaşadığı mezkûr sorunu yaşamıyor, ızdırabını çekmiyordular. Yaşadıkları tüm bu belaların arasında Kürtlere münhasır olan sorunun bir benzeri yoktu. Sömürge yönetimlerinde bile hemen her Müslüman halk dilini, kültürünü, tarihini vs. biliyordu, öğrenebiliyordu. Kürtler hariç… Onlara oranla ilave bir sorunu ve derdi olan Kürtler, pozitif ayrımcılığa tabi tutulmaları gerekirken, diğerleriyle aynı kefeye kondular. Ellerinden alınan bu hakları talep etmeye başladıklarında da, bu kez ümmeti parçalamakla suçlandılar, dışlandılar. Yani olması gereken pozitif ayrımcılık negatif ayrımcılığa dönüşüverdi.
Bulundukları ülkelerde böyle bir sorunu yaşamayan İslami yapıların böyle bir sorunu teşhis etmeleri ve buna yönelik bir reçete önermeleri pek beklenemezdi. Gündemleri, yaşadıkları kendi sorunlarıydı. Onların tecrübe ve eserlerini tercüme vb. ile Türkiye’ye taşıyan yerel İslami kesimler, doğal olarak onların yaşadığı sorunları ve çözüm önerilerini taşımış oldular. Taşınan bu sorun ve çözüm önerilerinin kendi koşulları ve gerçekleriyle ne derece örtüştüğüne zaten pek dikkat edilmedi. Batı hayranları, Batı’dan işe yarayan, yaramayan ne varsa ithal etmekle Batılılaşacaklarını sanmaları gibi, yerel İslami kesim de kendi şartlarına uyan, uymayana bakmaksızın her türlü tecrübe ve eseri ithal etmekle İran, Sudan, Mısır…’lılaşacaklarını sandılar. Mesela, uzun yılların ürünü ve kendine özel koşulları olan İran İslam Devriminin öncülerine ait eserleri tercüme etmek, birkaç kez İran’a gidip bazı yetkilileriyle görüşmekle, ‘ha bugün ha yarın, gayret dostlar ‘ Türkiye’de de benzer bir devrimin yapılabileceği sanıldı nice yıllar.
Bugün bile bu ülkedeki Kürtlerden yurtdışı tecrübesini yaşayanlar, kaldıkları ülkelerdeki insanlara halk olarak yaşadıkları sorunu dile getirdiklerinde, oranın insanlarının hayretlerini gizleyemediklerini iyi bilirler. Çünkü bu sorun, nev-i şahsına münhasır bir sorun… Diğer ülkelerden ithal edilen eserler sayesinde, bu ülkenin İslamcıları onların sorunlarını tandılar, sorunlarına ortak olup maddi – manevi desteklerini esirgemediler. Ancak kendi yerel sorunlarına eğilmeyi maalesef ihmal ettiler. Diğer ülkelerdeki İslami hareketlerin Kürt sorunu benzeri bir sorunları olmadığından, ithal edilen eserlerinde de bu tür bir sorundan bahsedilemezdi. Ufukları o kitaplar ve tecrübeleri aşamayan yerel İslamcıların gündeminde de bu sorun yer bulamadı. Diğer ülkelerdeki sorunlara, bilinen manasıyla ümmet mefkûresi iyi bir reçete olduğundan, bu reçetenin her derde deva olabileceği sanıldı, sanılıyor buralarda. Diğer sorunlar gibi Kürt sorunun da, ümmet sorunu hal edildiğinde hal olacağı, herkes gibi onların da haklarına kavuşacakları savunuldu, söylendi. Ümmetin sorunları haledilmeye çalışılırken Kürtlerin hakları da dile getirilseydi ne olurdu sanki. Ümmetin sorunları sanki bir lahzada hal edilecek, her şey bir anda süt liman olacak, kimsenin sorunu kalmayacaktı.
Kürtler ümmetin bir parçası idiyse, onların sorunlarının hal edilmesi, aslında ümmetin bir sorununun hal edilmesi, ümmetin sırtındaki yükün daha bir hafiflemesi anlamına gelirdi. Zaten tüm sorunlar ancak böyle tedrici olarak hal edilebilirdi. Sihirli bir değnekle tüm sorunların hal edildiği nerede görülmüş ki bu ümmet için tahakkuk etsin?!
Hülasasında; Kürtleri PKK’nin kucağına iten nedenlerin arasında PKK’nin gayretleri, Ergenekon bağlantıları, uluslar arası bağlantılar vb. nice sebepler zikredilebilir belki… Ama hiçbir neden, İslami kesimlerin ihmalini, soruna şaşı bakmalarını örtbas edemez, vebalini ortadan kaldıramaz. İslami kesimler, bunu görebilecek yüksekliğe çıkamadıkları, en az başkaları kadar bu halk için emek ve enerjilerini ortaya dökmedikleri sürece kendi nefislerinin dışında kimsecikleri suçlamasınlar. Herkes için camdan bakıp başkalarının ayıbını görmekten ziyade, aynaya bakıp kendi ayıplarını görmeleri dünya ve ahiret felahının olmazsa olmazlarındandır. (Kendi ayıplarıyla uğraşmanın kendisini başkalarının ayıbıyla uğraşmaktan alıkoyduğu kimseye müjdeler olsun) (Ahmet, Tabarani, İbn-u Hibban, Hakim).
‘Özeleştiri’ye devam edeceğiz inşallah…