Halik olan Allah, ziruh mahlûkatını yaratırken, onları, yaşamsal ihtiyaçlarının temini için bazı özelliklerle donatmıştır. Bu donanıma en fazla mazhar olan mahlûk insandır. Bu mazhariyet, başka bir mazhariyet kazandırmış ve yük yüklemiştir insana… O da Halik’ına kulluk ve onun bir cüzü olan arzın imar ve inşası.
Mutlak adil olan Allah, bu mazhariyet ve göreve layık gördüğü insanın, bu mesuliyetin altından kalkabilmesi için akıl nimetini ve ona bağlı olarak çalışan el, ayak vs. uzuvları bahşetmiştir. Aklın ve ona bağlı uzuvların, arzın imha ve ifsadı değil de imar ve inşası yolunda kullanması için insanı fıtrat üzerine yaratan Allah, dâhili ve harici iblislerin o fıtratı bozma riskine karşılık olarak da kitapları ve peygamberleri hak yolun işaret ve işaretçileri olarak göndermiştir. Bütün bu donanım ve imkâna rağmen Allah, yapacakları her tercihin akıbetini beyan ettikten sonra kullarını tercih sahibi kılmıştır. Buna mukabil diğer mahlûkat, arzın imar ve inşasıyla muvazzaf kılınmadıkları gibi tercih hakkını da haiz değiller.
Batı’da son yüzyıllarda meydana gelen gelişmeler, tüm dünyanın olduğu kadar Müslümanların de gündemine önemli konuları taşımıştır. Bunların başında insan hakları, özgürlükler, eşitlik, kadın ve çocuk hakları, işçi ve işveren ilişkisi, fırsat eşitliği vb. konular gelmektedir.
Kimi Müslüman düşünür ya da çevreler, Batı’nın bu tür albenili konuları bayraklaştırmalarının altında, onların Batı’dan uzak coğrafyalarda işledikleri zulümleri kamufle etme gayretlerinin yattığını dile getirirler ve bu konuları gündemlerine taşımaktan içtinap ederler. İlk iddialarında son derece haklı olmalarıyla birlikte, bu iddiaya karşılık takınılan tavrın isabetli olmadığı kanaatindeyim. Batı, bu tür söylemleri, yaptıkları zulümleri örtbas etmek amacıyla kullanıyorsa, Müslümanların bu konuları, gerek kendi idarecilerinden neşet eden ve gerek Batı menşeli olan zulümlere başkaldırı için gündemleştirmelerinden daha doğal ve daha isabetli ne olabilir ki. Batılı olan her şeyin batıl olduğu inancı sakattır. Çünkü İslam, cahiliye döneminde yapılan nice uygulamayı insani ve İslami bulduğundan kabul etmiş ve ona kendi rengini vermiştir.
Yaklaşık son bir yüzyıldır İslam âleminin özgürlük mevzusunu daha bir tartışır hale gelmesinin iki ana nedenden kaynaklandığı kanısındayım:
İlki; Harici neden: Yüzyıllar boyu kilise ve aristokrasinin despotizmi altında yaşayan Batı medeniyetinin, 18.yüzyıla doğru gelişen özgürlük yanlısı akımların etkisiyle kabuk değiştirerek demokratik bir şekil almasıdır. Kilisenin yularından azat olan fikir adamları, özgür yaşamın önünde en büyük engel gördükleri kiliseyi ve onun şahsında tüm dinleri hedef tahtasına oturtmaya başlarlar. İslam da bu saldırıdan büyük oranda nasibini alır.
O dönemde dağılma ve parçalanma sürecini yaşayan İslam âlemi/medeniyetinin kimi mütefekkiri de bu akıma kapılarak İslam’a yönelik saldırılara şapka çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda eşlik de etmişlerdir. Tüm bu saldırılara mukabil pek çok âlim ve mütefekkir İslam’ın özgürlüklerle ilgili yaklaşımını ortaya koymak amacıyla yoğun mesai harcamışlardır.
İkincisi: Dâhili neden: İslam âlemindeki ülke idarecilerinin halklarına uyguladıkları baskı ve zorbalığa karşılık, İslam’ın özgürlükler yaklaşımını dile getirip gündemleştirme çabalarıdır. İdarecilerin, devlet düzeyinde İslam’ın öngürdüğü özgürlükleri ayakta tutması, o da olmazsa en azından toplum düzeyinde bunların korunması için bu çabalar sarfedilmiştir.
Liberalist Batılı ve Batıcı fakir adamları, dinlerle düşünce özgürlüğü arasında bir tezatın olduğu, kendisine inananları tek tipleştirdiği, bu yüzden de ilerlemeye engel oldukları kanısındadırlar. Dinleri, kutsal naslarla katı sınırlar koyduğundan ötürü eleştiren bu fikir adamları, liberalizme bir kutsiyet atfetmekten de geri durmuyorlar. Nasıl ki bir din kutsal naslarına uymayan herhangi bir söz ya da eylemi merdut addediyorsa, liberalizm de kendi ‘naslarıyla’ bağdaşmayan özgürlük tanımlamalarını geçersiz ve ‘üçüncü dünya’ olarak niteler.
Müslüman pek çok düşünürün de düştüğü önemli yanlışlardan biri budur. Demokrasi veya liberalizmin özgürlükler konusunda mikyas (kıyasın edilen) kabul edilerek İslam’ın ön gördüğü özgürlüklerin onun üzerinden değerlendirilmesi… Özgürlüğü birincil politik değer kabul eden liberalizmin kendisi zaten din, devlet ve kurumların bireysel özgürlükleri kıstığına inanmasına karşılık, dinin tanımladığı özgürlük alanlarını onun üzerinden değerlendirmek bir hayli absürt olsa gerek.
İslam’da Özgürlük Yaklaşımları:
Özgürlük konusunun gündeme geldiği her zaman ve zeminde akla ilk gelen, özgürlüğün zahiri tecelligahları olan sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlardır. Bu alanlardaki esneklik ve şeffaflık oranına göre fert ve toplumların ne denli özgür olduğu sonucuna varılmaya çalışılır.
Liberalizim, somut anlatımını "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" "Laiseez faire laisez passer” sözünde bulan bir öğreti olarak kişiye, istediğini yapma serbestiyetini vererek özgürleştirdiğini savunurken, İslam, kişinin canının çektiği her şeyi yapmayıp kendi nefsini dizginleyebildiği oranda özgür olabileceğini savunur.
İslam, özgürlük kavramını daha deruni bir yaklaşımla ele alır. Hayatın zahirinden değil batınından başlayarak insanı özgürleştirmeye çalışır. Aklın ve iradenin derinliklerinden harekete geçer ve toplumsal, ekonomik ve siyasi vd. hayatın her tarafına yayılır.
Kuran nefsin girdaplarından kurtulamayanları en büyük köle olarak niteler. (Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü?) (Furkan: 43). (Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın; (hâlini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir?)(Casiye: 23 ). Bundan daha büyük kölelik olabilir mi? Şaşırdığı bir yolda, kulağı tıkatılan, kalp ve beden gözü bağlanan bir kişiden daha aciz, daha zavallı ve daha köle kim olabilir ki? Nasıl ki bir köle efendisinin bir dediğini iki yap/a/mıyorsa, her dediğini eksiksiz yapmak durumundaysa, nefsini bırakın efendi yapmayı, daha da ötesi ilah edinen bir kimsenin hali ondan çok daha iyi değildir. Köle, efendisinin taleplerini yerine getirmede ne denli becerikli ve başarılı olursa onun gözünde o denli değer kazanır. Ancak nefsin kulları için durum tam tersidir. Nefsin emirlerine ne denli bağlı olursa ‘esfel-i safilin’e’ o denli gömülür, hayvanlar gibi, hatta daha da aşağı bir mahlukata dönüşür.
(Muhakkak nefis aşırı derecede kötülüğü emredicidir.) (Yusuf:53).
( Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir (Araf: 179).
(Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin - hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vaat ediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.) (Bakara: 268)
Ali Şeriati’nin ‘dört zindan’ olarak nitelediği tarih, toplum, doğa ve ‘ben’ zindanlarından en zor olanın ‘ben’ zindanı olduğunu vurgular. Çünkü diğer üç zindan kişinin dışındaki zindanlardır ve kişi bu zindanların duvarlarının farkındadır. Onları bilim, teknoloji, sosyal ve siyasal gelişmeler neticesinde aşabilir. Ancak ‘ben’ zindanı kişinin kendisi/nde/dir. Bu zindandan ise din ve imanla ancak kurtulabilineceği sonucuna varır.
Nefsinin kulu olan biri zahiri şartları itibariyle özgür görünse bile ‘ben’inin kulu, kölesidir. Nefsine hâkim olan biri ise zindanlarda bile olsa ‘kendi’ zindanından kurtulmuş olduğundan özgürdür. Yusuf (A.S.) zindana kapatılmasına rağmen zindan arkadaşlarına ('Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?') (Yusuf: 39) diyordu. Çünkü O, ‘ben’ini aşarak kralın eşinin çirkin davetine icabet etmemiş ve nefsine kulluk etmekten kurtulmuştur. Buna karşılık zindana atılmış olmasına rağmen arkadaşlarına özgürlüğün özünün nerede yattığını anlatmaya çalışmıştır.
Seküler mantık, sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vs. alanlarda bireysel özgürlük diye tanımladığı alanlara, değerlerin altüst olması ve insan tabiatına aykırı olması pahasına bile olsa kısıtlama getirilmesine şiddetle karşı çıkar. Bu da, dahili (manevi) zenginlikten mahrum bırakılan bireyin, aletlerin baskısı, kahredici uzlet, toplumsal parçalanmışlık, ahlaki erozyon vb. sorunlarla baş başa bırakılması neticesinde, çareyi uyuşturucu, cinsellik , hatta intiharda aramasına yol açar.
İslam’da bu sınırları koyan, hayat ve ölüm sünnetine boyun eğmiş ne bir fert, ne bir yönetici ve ne de bir düşünürdür. Bilakis insanın doğası, imkanları, akli, nefsi ve bedeni kudretini en iyi bilen Halik olan Allah tarafından, insana insanlığını kazandıracak bir şekilde konmuştur.
Kalbi marazlarla malul olan kişi özgürlük söylemlerinde ne kadar samimidir?
Elinde bulundurduğu maddi imkanlarla kibirlenen birinin, baskı ve zulüm altındaki halkların özgürlüğü için mücadele etmesi beklenebilir mi?
Başkasına bahşedilen nimetleri kıskanıp kendisi için istediği bir hayrı kardeşi için istemeyen biri başkalarıyla neyi paylaşabilir?
Kendi nefsini beğenip her kerameti kendi nefsinden bilen biri, beğenmediği ve hatta küçümsediği birileriyle saf tutup özgürlük nidalarıyla meydanları inletmesi ne kadar yakışık alır?
Her gün defalarca ölü kardeşlerinin bile etini yemekten imtina etmeyen birinin, diri kardeşlerinin can, mal vs. güvenliği için mücadele ettiğini söylemesi ne kadar güvenilirdir?
Kardeşler arasında laf götürüp getirerek fitneye önayak olan nemam birinin, din Allah’ın oluncaya kadar fitneye savaş açtığını iddia etmesi bir tezat değil mi?
Öyleyse gerçek özgürlük, insanın kendisini, korku sarmalından, mal ve beden şehvetinden, ruhunu, düşüncesini ve bedenini şeytanın ağlarından kurtarması, her türlü enaniyete galebe çalması ile hâsıl olur. Bütün bunlar da din ve dini doğru anlamayla mümkündür.
Nefis zindanına mahpus birinin harici yaşamda özgür bırakılması o kişiye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Hayvani duygularını dizginlemekten aciz biri için bu fırsat, her türden çirkinlik, münker ve azgınlığa bulaşma anlamında olacaktır ki bu hali onu hayvanlardan daha düşük bir hale düşürecektir.
Biaenaleyh, İslam nazarında asıl özgürlük ferdin iç dünyasında başlar. Müslüman bir birey ve toplum için bu iç dünyda sağlanan özgürlük oranında, dış dünyada başarının yakalanabileceğini beyan eder. Bu iç alemde özgür olunmaksızın dış alemde kazanılacak olan başarılar, zalim birinin eline en iyi silahları vermek gibi, faydadan ziyade zarar verecektir birey ve topluma.
İslam, iç dünyanın özgürlüğünü daha çok önemsemekle birlikte dış dünyanın da özgürleşmesi için gereken alt yapıyı oluşturmuş ve bu altyapı üzerine somut örnekleri inşa etmiştir. Bunu da önümüzdeki yazıda inşallah irdelemeye çalışacağım.