Irak, İran veya Erivan’ın radyosundan saf, sanal ve katır gibi melez olmayan kültürden kaynaklı türküleri, ezgileri, ağıtları parazitli ve cızırtılı da olsa dinlediğimiz zamanlarda, yaşadığımız bölgelerden Barzani hareketine destek veren aşiret gençlerinden kahramanlar gibi söz edilirdi. O zamanlar, bir kültürü yozlaştırmak ve içini sulandırmak için çakma kültür emperyalistleri daha türememişti. Çocukluğumuz onların kahramanlıklarıyla, fedakarlıklarıyla şekil alırdı. Başka bir ülkede verilen özgürlük savaşına destek vermek için, insanın içinden çıkıp, büyük bir özveride bulunmasının eylem şekli o zamanlarda böyleydi. Miho Gewdan bunlardan biriydi. Oturduğumuz her ortamda ondan bahsedilirdi. Kendisine rağmen kendisiyle savaşmayan, olabildiğince doğal davranan ve bununla da insanların sevgisini üzerinde odaklayan bir kişilik olarak tanınır, Miho Gewdan…
O zamanlar daha televizyona kendimizi mahkum etmemiştik, ev sohbetleri dolayısıyla geçmişe dair bilgiler dilden dile dolaşırdı. Asıl adı Mehmet Kılıç olan Mıho Gewdan, KDP’ye bağlı peşmergelerin Zaho bölge komutanı olarak ün yapmış, Beytüşşebap bölgesinde efsaneleri bir otoriteye dönüşmüştü. Onun varlığı, insanların birbirine zulmetmesine engel görülüyordu. Irak’ın Türkiye’ye Komate bölgesi sıfır noktasında olan kesimlerindeki mağaraları lojistik destek noktaları, esir zindanları ve birliklerini tuttuğu mekanlar haline getirdiği ve hiçbir şekilde adaletsizliğe, haksızlığa müsaade etmediği söylenirdi. Özgürlük mücadelesinin acılı ve çetin süreçlerinde, Barzani ile birlikte açlığı tattığı, hemen her savaşta ve çarpışmada peşmergelerin önünde korkusuzca ileri atılmaktan çekinmediği rivayet ediliyordu. Onun mücadele hayatının nirengi noktasını şekillendiren, fedakarlığı, cesareti ve istikrarlı duruşudur. Savaşın ve mücadelenin birçok evrelerinden geçmiş büyük bir mücadele adamı Barzani ile birlikte olması çatışmaların olduğu her yerde belirgin bir şekilde fedakarlıklar sergilemesini de gerekli kılıyordu. Yenilginin bütün boyutlarda onları kucakladığı bir zamanda, yılgınlığa düşmeden emirlerindeki peşmergeleri özgür bırakarak silah kuşanıp tek başlarına düşman saflarına doğru yürümeyi öğrendiği Mustafa Barzani’den savaşın bütün değerlerini, özgürlük hareketinin manevi dokusunu oluşturan temel kriterlerin neler olması gerektiğini öğrenmişti. Onunla ilgili olarak anlatılan hikayelerden kurtuluş mücadelesinin belli evrelerinin bir resmini zihnimde çizdiğim dönemlerde, özgürlük mücadelesinin biyografisi bir film şeridi gibi bütün açıklığıyla zihnimde canlanıyordu. Metodoloji ve teknik bilgiye dayanmaksızın, olaylara bir bütün olarak baktığımızda savaşın belli süreçler içerisinde aşamalı olarak değerler skalasına dayanmaya başladığını görebiliriz. Bütün zorluklara, dünyanın ve hatta kardeş olarak bildiklerinin onların mücadelesine duyarsız kalmasına, ihanetine, çetin savaşa rağmen adaleti gözetmek, mücadele içerisinde şartlar ne olursa olsun kibirden uzak durmak, dini hükümleri, ilkeleri ön planda tutmak, zafer kazanma ihtimali kesinleşmeden düşman güçleriyle savaşa girmemek, eldeki imkanları en iyi şekilde kullanmak ve düşmanın tahriklerine kapılıp insanları savaş alanlarına çekip, imha olmasına meydan vermemek için büyük bir özen göstermek aşamalı olarak peşmergelerin temel yasaları haline gelmiştir. Kendisi de mela olan Mustafa Barzani, savaşın içinde, çatışmaların en sıcak olduğu dönemde bile bu temel ilkelerden vazgeçmemiş, bunu yaparken de dini temel referans olarak almış ve yargılamalarını şeriat kurallarına göre yapmıştır. Mela Huseyin Marunisi, Filistin topraklarında İsrail’e karşı savaştığı günlerden sonra gelip katıldığı Irak Kürt özgürlük mücadelesinde, Barzani’nin talebiyle söz konusu bu şeriat mahkemesinin başına geçmiş ve görevini büyük bir titizlikle yürütmüştür.
Miho Gewdan işte böyle bir mücadele içerisinde komutanlık yapan biri. Şırnak Beytüşşebap yol ayrımı yakınlarındaki mağaralara topladığı yüzlerce Baas rejimi esir askerlerine yönelik bu ilkeli, ahlaki davranışından dolayı Irak ordusunda ruhsal çalkantıya sebep olduğu söyleniyor. Etnik veya inanç kaynaklı bağnaz, ilkel, basit, insani ihtiras ve kibrin körüklediği normal dışı bir arzudan kaynaklanan davranışların yer verilmediği bu mücadele konseptinde, pür akılla harmanlanıp şekillendirilen yeni model, savaşın ahlakı haline getirilmesine en çok düşman karşı duruyordu. Kuşkusuz bu ilkeli ve dürüst duruş düşmanın en çok çekindiği bir şekillenmeydi...
En sıkıntılı zamanlarda yiyeceklerini esirlerle paylaşan, mecbur kalmadıkça kesinlikle düşman güçlerini veya onlara destek veren insanları öldürmeyen, sivillerin zarar görmemesi için büyük bir duyarlılık gösteren zihniyet Irak Kürt özgürlük mücadelesinin karakteristik özelliği haline gelmiştir. Baas rejiminin bütün imkanlarıyla imha etmeye çalıştığı ve bunun için de ortak değerler etrafında buluştukları dış dostlarından da destek alarak bütün alanlarda savaş konseptini devreye soktukları bir zamanda, peşmergenin kaygıları genellikle sübjektiftir ve objektif hareket etmekten çok sezgilerine ve mücadele içerisinde geliştirmiş oldukları duygularına dayanarak hareket ederler ve bundan dolayı çoğu kez savaş meydanlarında askeri kuralların hiçbir anlam ifade etmediği açık bir şeklide görülür. Baas rejiminin onun, özgürlük mücadelesi konusunda yapmış olduğu psikolojik propaganda savaşına, uydusu medyanın manipülasyon haberlerine ve gerçeğin üzerini örtme ve hakikati flulaştırma çabalarına rağmen halk arasında ona yönelik sevgi en büyük destekçisiydi.
Miho Gewdan konusunda ciddi bir araştırma yapabilme imkânım olmadı. Ancak onunla birlikte olan bir grub Gewdan aşireti mensubu gençlerin olduğunu ve her karakol baskınında büyük kahramanlıklar gösterdiğini, tek başına bir elinde silah ve diğer elinde roket atarla karakollara baskınlar düzenlediğini, saldırıya hedef olan hiçbir karakolu ele geçirmeden geri dönmediğini bu çevrelerden öğreniyorum. Aslında, bizim konumuz da bu kahramanlıklar ve hatta Miho Gewdan’in kişiliği de değil. Sadece özgürlük savaşı veren bir insanın ihanete nasıl kurban gittiği ve bu ihaneti icra edenlerin derin devlet bağlıları olmaları, Kürdistan’da işlenen cinayet ve ihanetleri açıklaması açısından büyük önem taşıyor. Bu uluslararası boyutta bir skandala karışan, derin yapılanmanın cinayetlerinin hangi boyutlara ulaştırdıklarının küçük bir örneğidir bu anlatılan… Miho Gewdan, her birimizin yaşadıklarını aksediyor olmasından dolayı sadece bir örnek. Irak özgürlük savaşının bütün merhalelerinde bulunması ve kendi içlerinde, kendileriyle kalıp çürümeyi yeğleyenlerin aksine kendi içinden dışarıya çıkmış olması ve özü inşa etmesi açısından önem taşıyor. Zaferler, yenilgiler, kırılmalar, acılar bu hayatın ritüeli haline gelmişti. Birkaç mavzer ve birkaç attan başka hiçbir şeyleri olmayan peşmergeler, ülkenin tamamını savaş, şiddet ve terör alanına dönüştüren Baas rejimine karşı, halkın içine düşmüş olduğu ümitsizliğin, karamsarlığın boğucu atmosferi içerisinde ayakta durmaya ve sağlıklı bir duruş sergilemeye çalışıyorlardı. Düşmanın uzun yıllara yaymaya çalıştığı, oyalama, bıktırma, yıldırma, aldatma, sindirme ve imha etme konseptine karşı sağlam bir irade, inanç ve fedakarlıkla karşı durmaya çalışıyorlardı. Zorun, baskının ve acının hakim olduğu topraklarda, Irak rejiminin en modern silahlarla donatılmış mekanize birliklerine, uçaklarla, topçu bataryalarıyla takviye edilmiş ordularına, kendinden en az binlerce kat daha kalabalık silahlı güçlerine karşı savaşmaya çalışmışlar. Bu savaşta, ihanetler, kirli ilişkiler, düşman blokların aynı konseptte birleşmesi ve dost görünenlerin en hassas zamanda ihanet etmesi gibi trajedilerle de karşılaşmışlar. Miho Gewdan işte böyle bir ortamda mücadele vermiş ve kişiliğini olgunlaştırmıştır. Mustafa Barzani’den sonra da özgürlük savaşı içinde kalmaya devam etmişti. Saddam’ın Halepçe’ye kimyasal bomba atması ve Kürtlerin göç etmek zorunda kalmasıyla birlikte o da kendi ailesiyle Türkiye’ye geri dönmüştü. 1989 yılında göç edenlerle birlikte Türkiye makamlarına teslim olmuş ve akrabalarının yaşamış olduğu Beytüşşebap bölgesine yerleşmişti. Türkiye’de herhangi bir yasal aranması veya suçlanması söz konusu değildi. Dolayısıyla, askerliğini yapması gerektiği söylendi ve Antalya 3. Piyade Tugayı’nda askerlik için sevk edildi. Belli bir süre sonra, aynı bölükte askerlik yapan ve Beytüşşebaplı olan iki kişi onun kaybolduğunu bildirdi. Kaybolması haberinin duyulmasıyla birlikte oğlu Hikmet Kılıç, bazı akrabalarla Antalya’ya gitti ve durumu araştırmaya başladılar. Sonuç alınamayınca da, Antalya Savcılığı’na gidip dilekçe vermek istemişler, ancak Savcılık bu konunun askeri savcılık görev alanına girdiğinden suç duyurusu dilekçesini alamayacağını söylemiş.
Çok uzun süre geçtikten sonra, Miho Gewdan’ın Irak makamlarına teslim edildiği ve Bağdat’ta özel bir hapishanede idam edildiği bilgisi geliyor. Barzani’ye yakın bir kişi olduğu için Saddam rejimi onu önemsiyor ve dolayısıyla Türkiye’ye gittiğini öğrendikten sonra, onu geri getirmenin çarelerini araştırmaya başlamıştı. Bunun en uygun aracı da kuşkusuz Ergenekon/Jitem yapılanması olacaktı. Miho Gewdan’ın Antalya bölüğünden alınması hikayesini Suriye asıllı itirafçı İbrahim Babat, Susurluk soruşturmasını araştıran Kutlu Savaş’a şöyle anlatmıştı: “1989’da JİTEM Komutanları tarafından bize Mehmet Kılıç’ın (Miho Gewdan) Antalya’dan alınıp getirilmesi istendi. Ben, Astsubay Şaban Bayram ve Erol adındaki bir askerle birlikte Antalya’da İl Jandarma Alay Komutanı’yla görüştük. Yetkililer geleceğimizden haberdardı. Alay Komutanına ‘Alıyoruz, ancak geri getirmeyebiliriz, ifadesini aldıktan sonra infaz edebiliriz’ dedik. Alay komutanı yanımızda Tugay komutanını aradı, tugay komutanı, “Yarın Mehmet’i çarşı iznine çıkart” diye talimat verdi. Biz de ertesi günü Mehmet’i nizamiye kapısından Süleyman Gündüz’ün ismini kullanarak kelepçeledikten sonra Sılopi’ye getirdik. Cem Ersever sürekli, ilişkide olduğu Iraklı irtibat subayına teslim edildi. Mehmet Kılıç eskiden KDP içinde üst düzey sorumlu olduğundan Irak devleti tarafından JİTEM’den 100 bin dolar karşılığında istenmişti. Bu olayı duyan ve rahatsız olan, rahatsızlığını dillendiren Yüzbaşı İsmail Öztoprak daha sonra kaza süsü verilen bir olayla öldürüldü...” dedi.
Miho Gewdan’in eşi, Albay Arif Doğan, Jandarma Astsubay Şaban Bayram, itirafçı İbrahim Babat ve o dönemin Antalya ile Silopi jandarma komutanları hakkında suç duyurusunda bulundu, ancak Mehmet Kılıç’ın resmi nikâhlı eşi olmadığı gerekçesiyle müdahil olması reddedildi. Ona yönelik bu uluslararası skandalın ülke içerisinde yargıya yansıması çeşitli bahanelerle engellenince, xingMıho Gevdan'ın, JİTEM Silopi ekibi tarafından 100 bin dolar karşılığında Saddam’a bağlı askerlere satıldığı iddiaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşındı. Başvuruyu yapan Safiye Kılıç, eşi Miho Gevdan'ın Irak KDP Politbüro üyesi ve peşmerge komutanı olduğunu, Halebçe katliamından sonra da idam edilmemek için 8 çocuğuyla Türkiye'ye sığındığını belirtti. Safiye Kılıç, eşinin akıbetinin araştırılmasını isterken, emekli albay Arif Doğan'ın direktifleriyle Silopi JİTEM ekibi tarafından Mıho Gewdan'ın Antalya'daki birliğinden alınarak 100 bin dolar karşılığında Saddam'ın askerlerine satıldığına ilişkin savcılık ifadelerini delil olarak gösterdi. AİHM, olayla ilgili Türkiye'den savunma istedi.
Gewdan olayı bu ülkedeki kirli ilişkiler sonucu işlenen yüzlerce cinayetten sadece bir tanesi. Kontra, Gladyo, Jitem türü derin devletin, çeşitli isimler altında terör ve kaos ortamını şekillendirmede kullanıldığını 1996'da Balıkesir-Bursa karayolunda Susurluk mevkiinde meydana gelen trafik kazası sonucu öğrendik ve bu olay zamanın Çiller-Erbakan hükümetinin gizlemesine veya “fasa-fiso” diye basitleştirme çalışmasına rağmen, yasadışı polis-mafya-aşiret ilişkilerinin ortaya çıkması ile patlak veren skandala dönüştü. "Aydınlık için bir dakika karanlık" eylemleri ve medyanın desteği ile üstü örtülen ilişkilerin ve kirli faaliyetlerin açıklanmasını talep edenlerin bir başka derin ilişki içerisinde oldukları ise ancak Ergenekon olayı kısmen de olsa deşifre edildiği zaman gün yüzüne çıktı. DYP milletvekili Sedat Edip Bucak, İstanbul’dan Kemalettin Eröge, polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ, Mehmet Özbay sahte kimlikli Abdullah Çatlı ile 1970 doğumlu Gonca Us, 1 Kasım 1996 günü akşam saatlerinde Kuşadası Onura Otel'e gelmişlerdir. 'Susurluk kazasında aracın frenleri uzaktan kumandayla devre dışı bırakıldı. Kaza sonrasında Abdullah Çatlı ve Gonca Us ölmedi. Orada bekleyen 3 kişilik bir ekip tarafından boyunları kırıldı. Sedat Bucak da öldürülecekti. Ancak korumaları son anda yetişti. Korumalar bagajda bulunan bir çantayı aldı ve durumu telefonla Haluk Kırcı 'ya bildirdi. Bugüne kadar da o çantada neler gizlendiğini kimse bilmedi. Medya ve rakip derinler ne yaptılarsa, yargı ciddi anlamda konunun üzerine gitmedi. Sadece Meclis Araştırma Komisyonları ve değişik eylemlerle olay unutturulmak üzere uzun zamana yayıldı, küçümsendi, JİTEM gibi yapılanmalar yalanlandı, medyanın büyülü psikolojik propagandaları arasında kaybedilmeye çalışıldı. Ne zaman ki, devletin sırtında kambur olarak gördüğü şebekelerin sonlandırılması ve temelleri sağlamlaştırılmış bir rejimin yeniden restore edilmesi kararı alındı, o zaman denizin üstünde görünün buz dağına karşı, kısmi operasyonlar düzenlendi. Denizin altında kalan ise, emanda tutuldu. Derinlerin asli kaynağına inilmezken, deşifre olmuş ve artık devlet için yük olmuş dili uzunlar, derin ilişki ağının içerisinden koparılmaya çalışıldı. Haberal’ın bir türlü GATA’dan çıkarılamayışı bu ağın, yer altı şebekesinin gücünü göstermeye yetiyor aslında. Arif Doğan'ın itirafları, "Genel Komutanlık ve Alay komutanlıkları bünyesinde faaliyette bulunduğunu" söyleyen Devrimci Karargah sanığı Hanefi Avcı'nın adres göstermesi, Ankara Cumhuriyet Savcılığının varlığını tescillemesi "Hayalet Örgüt" JİTEM'i gün yüzüne çıkardı. Ergenekon sanıkları ile ilgisi deşifre edilemeyen JİTEM'in dosyası oldukça kabarık. JİTEM'in kurucusu olduğunu söyleyen Doğan, bölgeye en önemli istihbaratçılar arasında gösterilen ve yöreyi çok iyi bilen Cem Ersever gönderilirken, istihbarat grup komutanlığının başına kendisi geçti. Genel Komutanlık karargâhında ise Veli Küçük bulunuyordu. Kürdistan coğrafyasında özellikle itirafçılardan oluşan bir ordu oluşturulmaya çalışıldı. Bu devşirme itirafçılara JİTEM elemanı olduklarını gösteren maaş bordroları olmasına rağmen, bunların hiçbirinin Maliye Bakanlığı'nda kaydı bulunamadı. Bu da JİTEM'in yıllarca gizli kalmasına neden oldu. Örtülü ödenek ve yasa dışı yollardan ele geçirilen (bölgede haraca bağlanan ya da korumaya alınan aşiretlerden, akaryakıt, uyuşturucu, silah ve insan kaçakçısı şebekelerden alınan) paralarla sivillerin maaşları ödeniyordu. Cem Ersever’in çalışmaları, JİTEM'in diğer iki ismi olan Veli Küçük ve Arif Doğan'ı rahatsız etti. İkili Ersever'in karşısına "Sakallı" olarak tanınan "Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım'ı çıkardı. Tunceli-Malatya-Elazığ-Bingöl hattında işkence, haraç ve faili meçhul cinayetlerle adını duyuran Yeşil'in emirleri doğrudan Veli Küçük'ten aldığı ve asker olmamasına rağmen, askeri birliklerde albay rütbesindeki biri gibi ağırlandığı deşifre olan bilgilerle ortaya çıktı.
JİTEM, Özel Harp usulleriyle çalışan bir kontr-gerilla birimidir. Yöntemleri ARA-BUL-İMHA ET (ABİ) nizamına dayalı olup Amerikan Delta Force birliklerinin Vietkong gerillalarına karşı sergilediği tecrübelerin birikimiyle şekil almıştır. Bunda, Cem Ersever ve Arif Doğan’ın Özel Harp Dairesi bünyesinde Eğridir, Gölbaşı, Zir Vadisi ve Çankırı kırsalında ders veren Amerikalı gerilla hocalarından eğitim almalarının da etkisi vardır. Aynı hocalar, Gölbaşı’nda Emniyet Genel Müdürlüğü’ne 1985 ile 1990 yılları arasında Özel Harekatçı yetiştirmek için ders verdiler ve eski Özel Harekatçı İbrahim Şahin, MİT’çi Kaşif Kozinoğlu ve Korkut Eken de onlar tarafından eğitildi. Ki bu ayrıntı, daha sonra JİTEM’in karanlık ilişkiler ve cinayetler ağında kişiler üzerinden derin bir buluşmayı beraberinde getirecektir.
Korgeneral Hulusi Sayın’ın, JİTEM’i faaliyete geçirdiği dönemde yanında istihbaratçı olarak yetişen Veli Küçük, Van Jandarma Alay Komutanı olarak görev yapmaya başladı. Daha önce de Güneydoğu’da görev yapan Küçük, JİTEM’de resmi görev almadı ama Sayın’ın isteği doğrultusunda birimin Van Tim Komutanlığı’nın oluşturulmasına yardımcı oldu. JİTEM’e Jandarma Komutanlığı içinde özel bir yer ayırdı. Bu yer, sorgu odalarını da içeriyordu. Van Toprak Kale’de bulunan bir mağaranın o dönemde sorgulama merkezi ve cesetlerin rastgele etrafa serpiştirildiği bir mekan olarak kullanılmasının onun dönemine denk geldiği görgü tanıklarınca doğrulanıyor. Tansu Çiller’in başbakanlığı JİTEM’in sadece Güneydoğu’da değil batıya taşınmasına da sebep oldu. Çiller, göreve başlar başlamaz Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş ile sıcak ilişkiler kurarak, terörle mücadelede yeni bir örgütlenmeye gittiler. Çiller’in gelişiyle bu isimler daha aktif hale geldi. O dönemde Van, terör olaylarının, faili meçhul/beli eylemlerinin ve çatışmaların en çok yaşandığı kentlerden biriydi. JİTEM birimi de Veli Küçük’ten bağımsız hareket etmiyordu. Ancak her ne hikmetse, yargının gücü onların derinliklerine inmeye ve Fırat’ın bu yakasına ulaşmaya gücü yetmiyor gibi. Güvenlik güçlerine, panzerlere taş attıkları için 10-15 yaşlarındaki çocuklar, 30 yılı aşkın ceza istemleriyle yargılanırken, yüzlerce çocuk bu doğrultuda tutuklanıp cezaevlerine konulmuşken, “DTP konvoyuna taş atan kadınların” bu eyleminin sivil muhalefet özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi, bu eylemde suç bulunmaması, Türk hukukunun bugünkü seviyesini, adalet anlayışını, suç ve ceza normlarını bütün açıklığıyla göstermektedir. Miho Gewdan gibi yüzlerce cinayete karışmış olan Jitem veya Ergenekon tipi terör yapılanmalarının devletin içerisinde ne işinin olduğu ve neden bu güne kadar ciddi bir şekilde üzerlerine gidilmediği hep soru olarak kalacaktır. Cinayetler, işkenceler, köy boşaltmaları, failibeli katliamlar, kitlesel linçler, toplu mezarlar ve bunların yakınları konusunda yargının, rejimin, medyanın, derin yara almış insanlık onurunu zedelercesine takınmış oldukları tutumla karanlıkların ne kadar aydınlanmaya müsait olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek… Düşünebilen insan için, sistemin zihin kodlarını çözme perspektifini net bir şekilde yansıtan bu örnekten sonrasında söz sadece fazlalık olur… Sözün bittiği yer burasıdır işte…
