(Nedense, İslami kişiliğin tekâmül yolculuğunda karınca kadarınca katkı sağlamaya matuf yazılan yazıların alıcısı, aktüel mevzular hakkında yazılan yazıların alıcısı kadar olmuyor. Bunu, İslamilik nitelemeden mahrum çevreler için söylemek saçmalık olur. Bu özeleştirinin hedefinde olan kesim, bu nitelemeyle nitelenen kesimlerdir kuşkusuz. Aynı dili kullanan bir yazarın siyasal konulu bir yazısının okunma oranı ile İslami kişiliğin geliştirilmesi, oturtulması ve yaygınlaştırılması konusuyla alakalı bir yazısının okunma oranı arasında ciddi bir fark olduğu olgusu dikkatlerden kaçmadığı kanısındayım. Yarı yarıya, hatta üçte bir oranında aktüel konuların lehinde bir fark oluşabiliyor okuma oranlarında. Bu sorun, uzun zamandır kafamı kurcalayan bir sorun olduğundan girizgâhı onunla yapma ihtiyacı hissettim. Umarım sitede bunun neden ve çareleri hakkında bir dizi yazı sitenin müdavimleri için kaleme alınır. )
Kampları duymuşuz, belki iştirak ettiğimiz de olmuştur. Belirli bir zaman ve mekânda, belirli bir konu veya alanda, kişilerin yetiştirilmelerine yönelik düzenlenen bir faaliyettir kamp aşağı yukarı. Bu faaliyet, evde, dernekte, camide, kütüphanede, doğada vb. herhangi bir yerde olabilir. Kitap okuma kampı, gençlik kampı, sportif kamplar ve daha niceleri… Bunun benzeri, kurum ve kuruluşlarda da olur. Elemanlarını daha kalifiye hale getirmek için yurt içinde veya yurt dışında birkaç günlüğüne hizmet içi kurslara tabi tutup eğitirler. Bütün bunların neticesinde o kamp veya kursa iştirak edenler, gösterdikleri performans ölçüsünde başarılı veya başarısız sayılırlar.
Dünya nüfusunun beşte birine veya altıda birine denk gelen koca bir kitle bir aylık bir süreyle böyle bir kampa alındı. Ramazan kampına… Bu kamp süresince, gündüzleri yeme-içme, helaliyle cinsi münasebet, dedikodu vb. yasaklanmıştı. Geceleri ise teravih, tilavet vb. ibadetlerle geçirildi. Bu kampa iştirak edenlerin kaç tanesi, bir ay boyunca uygulanan bu faaliyetlerin ardından, bu kampta gördükleri ve yaptıkları faaliyetlerin semeresini kamp sonrasına ve ne kadarlık bir oranla taşıyabildi, taşıyabiliyor?
Yapılan faaliyetleri kamp sonrasına taşıyanlar başarılı, taşımayanlar başarısız sayılacaksa –ki vakıa da odur-, ilahi sertifikaya müstahak olanların oranı ne olur acaba? Allah’ı, Ramazan’da tanıyan, emirlerine uyan, ama Ramazan sonrasında nefsine biat edip onun emirlerine kulluk eden, bu kamptan nasiplenememiş kimselerdir.
Müşrikler, Peygamber (s.a.s)’e “biraz sen bizim taptıklarımıza tap, biraz da biz senin taptıklarına tapalım” gibi bir teklifle geldiklerinde, Kuran’ın başka bir yerinde benzeri olmayan bir nidayla “de ki; ey kâfirler …” şeklinde seslenerek tekliflerini şiddetle ret eden Allah’ın, bir ayı kendisine, diğer on bir ayı şeytan ve nefislerine ayıranlara nasıl muamele etmesi beklenir?
İnanarak yapılan ibadet, failinde semeresini bırakır. (Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve fenalıktan alıkoyar) (Ankebut: 45). (Kim Ramazan orucunu inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır) (Buhari). (Kötü söz söylemeden ve büyük günah işlemeden hacceden kimse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahsız olarak (evine) döner) (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai). Bütün bunlar ibadetlerin kişiler üzerinde bıraktığı semereler… Bu semerenin derdest edilmesi, ibadet sonrasında o ibadetin failinin pozitif yönde bir değişimini zorunlu kılar. Bu yönde bir değişim yoksa o semere de derdest edilmemiştir denebilir. Bir kimsenin anasından doğduğu günkü gibi pak bir sayfayla Ramazan’ı veya haccı bitirmesi demek, Ramazan veya hac öncesindeki kötülüklerinden tamamen arınması, artık onları bilmemesi, tanımaması demek olur. Tabiri caizse formatlanmış, hafızasından kötülükler silinmiş bir haldedir. Bu iki ibadetin edasından sonra, hayatına bu iki ibadetten önce kaldığı kötü yerden devam etmesi, o kötü amelleri bu ibadetlerin sonrasına da taşıması, Ramazan’ı bir perhiz ameliyesi, haccı da turistik bir seyahat olarak yerine getirmiş olmasından başka bir şey yapmamış demektir.
Kaç yıldır Ramazan ayını yaz mevsimlerinde, yılın en sıcak ve en uzun günlerinde idrak ediyoruz. Daha uzun yıllar boyunca bu şekilde idrak etmeye de devam edeceğiz gibi. Eğer nasip olursa… Tabi bu da bu ibadetin ifasında bazı zorlukları beraberinde getiriyor kuşkusuz. Zorluklar oluşunca sorunlar da akabinde geliyor doğal olarak.
Tekalif-i şeriyyede teklif-i ma la yutak yoktur (şer’i yükümlülüklerde takatin üstünde yük yoktur) ilkesi gereği, yaz veya kış mevsimlerinde ifa edilen ibadetlerde bu kural cari olmakla birlikte, beraberinde bazı zorlukları getirdiği bir vakıadır. Ancak mevsimsel zorluklar, büyük oranda bu ibadetlerin ifasını takatin üstüne taşımamaktadır. Takatin üstüne çıkması halinde ise, onu takatin sınırlarına çekecek ruhsatların işlev kazanması cumhurun malumudur.
Bunları düşünürken, sürekli ve hem de daha da kavurucu bir şekilde yazı yaşayanların Ramazanlarını, ya da sürekli ve hem de çok daha soğuk bir şekilde kışı yaşayanların abdest, gusüllerini düşünmemek elde değil. İşe, sadece maddi şartlar cihetiyle bakmak, sorunların daha bir katmerleşmesinden başka bir katkı sağlamayacaktır.
Benzer sorunlar hayatın akışında zaten yok mu? Tüm o sorunların üstesinden nafaka vb. saiklerle geliniyorsa, ibadetlerin ifasındaki en önemli motor güç olan iman, daha çetin meşakkatlerin üstesinden gelmeye muktedirdir. Olaya bu nazarla bakıldığında aşılmaz gibi görünen sorunların zamanla hallinin ne derece mümkün olduğu görülecektir.
İbadetler sevgiye dayanarak, severek yapılırsa bir haz, bir lezzet alınır. Zoraki ibadet, iştahsız olunduğu bir anda yemek yemeğe benzer. Hani kişi hastalandığında annesi, hanımı ona envai türlü yemekler hazırlayıp önüne sererler ya… İşte o güzelim yemekleri bırakın yemeği, tadına bakmak için bile olsa nerde o iştah ve arzu… İşte zoraki ibadetin vereceği lezzet de ancak bu kadar olur. Hatta hiç olmayabilir. Çünkü o hastalık halinde yenen her bir lokma kişi için nasıl ki bir eziyet vericiyse, zoraki ibadet de çoğu zaman eziyet vericidir. Severek tutulmayan bir orucun sıcak ve uzun yaz günlerinde kişi için eziyetten başka bir şekilde telakkisi mevzubahis olmaz. Bu yüzden, bu halet-i ruhiye ve imaniyeye sahip kimseler, her Ramazan ayı kapıya dayandığında “ya bu kambax yine geldi” diye içlerinden geçirirler. Asık bir gönülle ifa edilen bir ibadetin ecri de o kabilden olur. Çünkü fıkhi kaide, “mükâfat amelin cinsine göredir” der.
Oruç, namaz, hac gibi ibadetlerin edası süresince bazı hususlar haram olur. Bazen konuşma, bazen yeme-içme, bazen helaliyle cinsi münasebet, bazen avlanma vs… Bütün bu hususlar, bu tür ibadetlerin edasının dışındaki vakitlerde helal ve mubahtır. Bunların hürmetine inanarak iradesini kısıtlayan kimse, kendi aciz iradesini mutlak irade sahibi olan Yüce Mevla’nın iradesine tabi kılmış, O’nun iradesinde iradesini sıfırlamış demektir. (Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar) (Nisa: 65). Beşeri iradenin, Allah’ın murat ettiğine göre şekillendirilmesi, dinin ve imanın olmazsa olmazlarındandır bir mümin için. Allah bir hüküm vermişse –ki oruç, namaz, hac vb. birer hükümdürler- bu hükme tam bir gönül rahatlığıyla ve mutlak bir teslimiyetle bağlanmak kemal-i imandandır.
Bu nitelikte bir teslimiyet gösteren bir mümin için artık Allah-u Teâlâ, adeta onun bakan gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Bir kutsi hadiste; (Her kim, benim bir dostuma (veli kuluma) düşmanlık ederse, ben de ona karşı harp ilan ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık kazanamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne isterse, onu mutlaka veririm. Bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikak 38.) buyrulmaktadır. Allah’ın nuruyla bakan, işiten, tutan, yürüyen bir kul… Böyle olunca, gelişmelere feraset ve basiret nazarıyla bakan ve ona göre adımlarını atan bir model çıkar ortaya. (Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah’ın nuruyla bakar) (Tirmizi). Bu keyfiyette olan bir mümin için harama bakmak gün ortasında güneşe bakmak, harama kulak vermek en çirkin sesleri dinlemek, harama el uzatmak veya ona yürümek bir kor parçasını elinde tutmak veya onun üzerinde yürümek kadar zor gelir kendisine.
Bu derece Rabbine yakın olan veya Rabbi bu derece kendisine yakın olan bir mümin elini semaya kaldırıp da “Ey Rabbim, bizden zulmü def et, bizi bu mazlumiyetten kurtar. Kürdistan’da Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Mısır’da, Suriye’de, Sudan’da… oynanan oyunlara karşı biz müslümanlara feraset, metanet ve muvaffakiyetler nasip et” diye dua ettiğinde, Rabbi onun bu yakarışına “lebbeyk” demez mi? Her şey maddi hesaplamalar ölçüsünce mi işliyor?! Öyle olsaydı, her türlü tedbiri alan Peygamber (s.a.s) Bedir’de, gece vaktinde gözünü semaya dikerek Rabbine yalvarıp yakarır mıydı? Alınan tüm tedbirlere rağmen Rahman’ın yağdırdığı bir yağmur, müminler için zaferin, müşrikler için de hezimetin vukuu bulmasında başat rolü oynar.
Dolayısıyla Rabbine yakın durmayı bilen ve beceren bir kulunu, Rabbi yalnız bırakmaz; siyasetinde, ticaretinde, insani ilişkilerinde vs. yanında olur, ona rehberlik eder. (Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır) (Talak:2-3).
Bu hissiyatla oruç tutan kimse iftarını yaparken, mesur dualardan (ey Allahım, Senin rızan için oruç tuttum ve Senin verdiğin rızıkla orucumu açtım) duasıyla dua ettiğinde samimiyet ve sadakatinden kuşku duyulmaz. Ancak orucunu bu hissiyatla tutmayan birinin iftarda bu şekilde duası gerçeği yansıtmaktan uzak olacaktır. Çünkü onun orucu, Allah’ın hükmüne mutlak teslimiyetle ve gönül rızasıyla değil, zorlama neticesinde ve kerhen yapılmıştır.
Aslında bu sıcak ve uzun yaz günlerinde susuzluk ve açlığın daha çok his edilmesi, acziyetin ve çaresizliğin daha çok his edilmesini, binaenaleyh; Allah’ın azamet, kudret ve merhametine olan ihtiyacın daha bir idrak edilmesini beraberinde getirmektedir. Çünkü o birkaç saatlik nimetten mahrum bırakma eylemi daimiliğe inkılâp edebilir, artık istense de ulaşılamayacak kadar uzak ve güçleşebilir. İftar sofralarının başında televizyonlarda Somali ve civarındaki ülkelerde yaşanan dramı izleyenler, bir gün kendilerinin de o tür bir imtihana maruz kalabileceklerinin hesabını yapmış, uzun yıllar veya ömür boyu sürebilecek bir açlığın pençesine mahkûm, dışarıdan gelebilecek birkaç lokmaya muhtaç hale gelebileceklerini, rahatlıkla oturabildikleri iftar sofralarının artık hayallerini süslediği uzun boylu oruçlarla imtihanlarının kabil-i imkândan olduğunu zihinlerinin bir köşesine not almışlardır muhakkak.
İnsanoğlu, hayatında ya Allah ile veya şeytanla bir alışverişte, bir ticarettedir. Bu ticarette, Allah ile ticaretini arttıran şeytanla olan ticaretinde zarardadır. Şeytanla ticaretini artıran ise Allah ile olan ticaretinde zarardadır. İki tarafı idare ve memnun etme imkânı yoktur. Birinin yanında yer alan, diğerinin karşısında gardını almış demektir.
Çalışma yöntemleri tamamen çelişik olsa bile çalışma alanları bu dünya, materyalleri ise insanlar ve cinler olan iki cenahtan biri sağa davet ederken (Ashab-ül Yemin) diğeri sola (Ashab-üş Şimal) davet etmektedir. Bu davetteki çalışma dönemlerinde de garip bir zamanlama vardır. Allah’ın pozitif ayırıma tabi tuttuğu vakitler, şeytan tarafından da pozitif ayırıma tabidir. Allah’ın ayrıcalık tanıyıp üstün kıldığı ve dolayısıyla daha fazla “kar” dağıttığı dönemlerde, şeytan da daha fazla “zarar” vermenin çabasındadır.
Şöyle ki; Allah, gece vakti, Cuma günü, Ramazan ayı, Kadir gecesi gibi “kar” marjının yüksek olduğu vakitlere ayrıcalık tanımış, bu vakitlerde yapılan ibadetlere daha fazla ecir verme taahhüdünde bulunmuştur. Kullar nezdinde bunun hak ettiği ilgiyi bulmaması, çok az kar, hatta zararla bitmesi için şeytan da tüm hile ve desiselerini seferber eder. ('Sonra muhakkak onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Çoğunu şükredici bulmayacaksın') (A’raf: 17). Bire yedi yüz ve daha fazlasını vermeyi vaat eden Allah’ın bu teklifinden kaçmanın mantığı ve izahı var mı? Şeytani mantık ve izahatın dışında…
Yüksek kardan kim kaçar ki? Karın maksimize olabildiği dönemlerde kim tezgâhını kapatıp evine gider? Örneğin bir bayramı idrak ediyoruz bu günlerde… Bayram yaklaştığında gıdadan giyime, turizmden ev eşyalarına kadar nice sektör günler öncesinden mal stokuna vb. çalışmalara başlamış, en fazla satışın yapılabilmesi için mesai saatlerinde artırıma gitmiştir. Her zamandan daha fazla mesai ve efor sarf edilir. Çünkü bu fırsat her zaman bulunabilecek bir fırsat değil. Bayramla birlikte artık işlerin tansiyonu düşecek, kimisi belki siftah bile edemeyecek. Hal böyle iken bu kadar kara mukabil birkaç günlük yorgunluk ve uykusuzluğa değmez mi?
Allah’la olan ticaretin mantığında da aşağı yukarı aynı ticari kural işlemekte. Ramazan ayı, Kadir Gecesi, Şevval’in altı günlük orucu, hac mevsimi, aşure orucu vb. ibadetler yılda bir varılabilen ama kar marjının yüksek olduğu vakitlerdir. Bu kadar verimli ve bereketli gün veya gecelerin fırsat bilinip, yeme-içmesiz ve uykusuz kalma pahasına bile olsa değerinin bilinip değerlendirilmesi ilahi ticaretin bir gereği değil mi? Ceplerin ve kasaların doldurması için gösterilen telaşın benzeri, hatta fazlası, ilahi mizanın hayır kefesinin daha ağır basması için göstermekten kaçınmanın, tembellik etmenin mantığı var mı?
Tabi ki var… O da; şeytanın da aynı vakitte aynı tempoyla çalışıp çabalamasının doğurduğu mantıktır. Allah ile olan ticarette gösterilen her bir zaaf, şeytanın kar hanesine ve failinin aleyhine yazılır.
Ramazan’ı geride bıraktık. Bu ayda, şeytanların zincirlere vurulmasından ötürü, hayır ve şer piyasasını kızıştıracak, rekabeti artıracak ortam –diğer vakitlere oranla- pek yoktu. Hayır lehinde işleyen, hayra ulaşmayı kolaylaştıran bir piyasa vardı Ramazan’da. Ancak insi ve cinni şeytanlar artık zincirlerinden kurtulmuş, her türlü melaneti yaptırmaya amade bir şekilde hazır kıta bekliyorlar. Artık hayır ve şer piyasası, rekabetin bir hayli yoğun yaşandığı bir piyasa olacak. Ramazan piyasasında gereği kadar veya daha fazla azıklanan kimse, şeytanın tüm albenili davetlerine karşı teyakkuz halinde olacak, basiretiyle ondan uzak durmaya muvaffak olacaktır. Ramazan piyasasından kifayet derecesinde azıklanmayan, hatta zararla Ramazan sezonunu kapatanların, rekabetin bir hayli yoğun olduğu Ramazan sonrasındaki on bir ayda vay hallerine…
Bu itibarla, bu Ramazan’ı idrak eden her bir Müslüman’ın, bu aydan önceki kötü yönlerini keşfedip ne kadarını bu kamp süresince geride bıraktığına, eksik olan ibadet ve ahlaki boyutlarının ne kadarını bu kamp süresince telafi ettiğine bakması elzemdir. Bu itibarla;
— Ramazan öncesi hiç Kuran okunmuyorduysa, Ramazan sonrası imkânların el verdiği oranda her gün okumak, okunuyorduysa bu oranı artırmak,
— Sabah namazlarını kaçırmak âdet halini almış idiyse, bu kötü âdeti ve günahı terk edip o namazı ve diğerlerini vaktinde kılmak,
— Nafilelerdeki oranı artırmak, dua, vitir vb. ilave etmek,
— Camilerle arayı düzeltmek, namazları camide ve cemaatle kılmaya gayret göstermek,
— Aile efradı ve çevreyle olan sıkıntılı muameleyi minimize edip bitirmeye çalışmak,
— İslami faaliyetlerde, üzerine düşeni yapmak, nemelazımcılıktan sıyrılıp diğer gamlığa terfi etmek, maddi –manevi infak yapmak, yapılıyorsa artırmak,
— Nafile oruçlara el atmak,
— Sıla-i rahim yapmak veya bunu artırmak. Bunu da tebliğin bir vesilesi kılmak,
— Komşularla aradaki buzları eritmenin yolunu arayıp, komşuluk hukukunu kaim kılmak…
Bunlar ilk akla gelebilecek adımlar… Her kim Allah’a doğru bir adım atarsa Allah ona doğru yürür. Her kim Allah’a doğru yürürse Allah ona doğru koşar.
Ey Allah’ım, Sen hem Ramazan’da ve hem de diğer zamanlarda Rabbimiz, İlahımız, Mevla’mızsın. Ramazan’da ve Ramazan sonrasında ayaklarımızı Senin ibadetlerinde ve hak yolunda sabit kıl.