Ahmed Taşgetiren, medyada en vicdanlı ve dürüst kalemlerden biri olarak bilinirdi. Veya en azından ben öyle düşünüyordum. Ne zamana kadar? Peygamber ocağı konusunda yaptığı ironi yüklü çarpık açıklamasını yapıncaya kadar. Bu ironiyle vitrinde görünen adil, vakarlı ve haktanır çehresinin gerisinde aslında kutsal devlet anlayışının daha ağırlıklı olduğu gerçeğini de ortaya koydu. Bugüne kadar neden bu denli net konuşmaya ihtiyaç duymuyordu? Galiba Erdoğan gibi bıçak onun da kemiğine dayandı. Bıçak hepimizin kemiğine dayandı, ama bunun neticesi adalet, insaf, merhamet ve vicdan değerlerinin ayaklar altına alınması olmamalıydı… “Merhamet, insanın en insan yanı gibi ifade edilebilir diye düşünüyorum. Sevgi, acıma, merhamet…” diyor Taşgetiren. Merhamet, insanın hak ve adalet ölçülerine dikkat etmesi, kendisi için hak gördüğünü kardeşi için de hak görmesi ve kendisine yapılmasını istemediğini başkasına da yapılmasına rıza göstermediği ve tepkisini ortaya koymasıdır.
Merhamet bir kavme olan düşmanlıktan dolayı adaletten kopmamaktır. Dini argümanların arkasına sığınıp, bir haksızlığı görmezlikten gelmek veya onun meşruluğunu ispatlamaya çalışmak, demagoji yaparak gerçekleri örtmek hiç değildir. Merhamet, akan kanın daha çok can yakması için savaş çığırtkanlığı yapmak hiç değil. Çözülmeye teslim olan İslamcıların hizmete koştuğu, temel ilkeleri laik-kemalist TC’nin seküler yapısıyla şekillenen TSK’nın “peygamber ocağı” olarak tanıtılması ve her Müslüman’ın yüreğini kanatacak dini argümanlarla bunu ispatlamaya çalışmak hiçbir vicdanla, merhametle, adaletle bağdaşmaz. Taşgetiren’e düşen, ölen kim olursa olsun bu kanın akmasını durdurmanın çarelerini aramak olmalıydı. Kürt ve Türk gençleri bu ülkeni evlatlarıdır, Fravunlaşan politik inattan, egodan, kibirden, tepeden bakıştan dolayı savaşın daha fazla körüklenmesini ancak ırkçı zihniyete sahip olanlar isteyebilir. Toptan imha etmek, gerekirse kimyasal silah kullanmak, ülkenin bütün varlığını savaşa akıtmak, yeni bir Vietnam caniliği sergilemek hiçbir aklıselim insanın isteyebileceği yöntem değildir.

Taşgetiren, hiçbir vicdan ve adaletin kabul etmeyeceği bir dille taraftarlık yapıyor ve PKK ile STK arasında kıyas yaparak Mehmetçiklerin Peygamber Ocağında görev yaptıklarını ve bundan dolayı öldüklerinde “şehit” olduklarını vurguluyor. Yaklaşık bir asırdır devam eden inkar, imha, yok sayma, zulüm, işkence ve asimilasyon ne için yapıldı? Bu zulümde Kürtlerin ne günahı var? Neden bütün zulümlerin anası, kaynağı, sebebi, gerekçesi olan bir sistemin yaptıklarını ısrarla ortak bulmaya çalışıyorsunuz? PKK, sonuçtur. Hepimiz biliyoruz ki PKK, Kürtlere yönelik imha ve inkarın günümüze yansıyan sonucudur. Gelinen aşamada hala ve ısrarla, PKK'nin bir sonuç olduğu gerçeği göz ardı edilerek, bütün bu acılara sebep olanlar kutsanmaya çalışılıyor.
Siyasal Kürt hareketleri sadece mazlum Kürt halkının feryadına ortak olmuştur. Doğuşu da Kürtlerin mazlum olması ekseninden kaynaklansa da, doğal bir gelişim olmamıştır, boş buldukları o alanı doldurmuşlardır. Müslümanların mazlumdan, ezilenden, adaletsizliğe uğrayanların yanında olmaktan yana olmaları gerektiği bir zamanda, bu alan doldurulmayınca onlar “halkların özgürlükleri” argümanıyla bu alana el attılar. Uzun süre, Türk soluyla birlikte hareket etmelerine bu konuda yaptıkları her itirazda cevap olarak verilen, “enternasyonal işçi hükümeti kurulduğu zaman zaten Kürt halkı da özgürleşecektir!” tezlerini samimi bulmadıklarından biraz daha Kürdistanileştiler. Bizim konumuz, mazlum Kürt halkının önderliğini yapan PKK değil.
Kürtlerin belirli haklara sahip olması yolunda verilen mücadelede CHP, sistem ve Türk solu samimi olmayan yaklaşımlarla PKK önderliğini pekiştirirken, inkar konsepti de baskı, sindirme ve işkence yöntemleriyle Kürtlerin kendilerini sahipsiz, çaresiz olarak görmelerine yol açacak baskı ve zor politikalarını bütün alanlarda yoğunlaştırarak, Kürtlerin PKK’ye yakınlık duymasını vesile oldu. Yaklaşık otuz yıldır devam eden bu savaşta, Taşgetiren gibi vicdanlı, merhametli aydınlarımızın ne yapmamız gerektiği konusunda önümüze bir model koyacaklarını bekledik. “Kürt Sorunu dinsiz PKK ile laik rejim arasında süren bir sorundur; bu sorunu duyduğum zaman midem bulanıyor!” diyen aydınlarımızdan çok, Taşgetiren’in vicdanına güvendik. Kesinlikle mazlum-zalim ayrımından adaletten, merhametten ayrılmasının mümkün olmadığını düşündük. Neticede hepimiz iyi biliyoruz ki, seküler, laik sistem kendi vatandaşları arasında ayrımcılık yapmasaydı, onları kendi kardeşleri olarak kabul edip kendisi için istediğini onun için de isteseydi, bu taleplerde bulunanlara işkenceyle, inkârla, imhayla, öfkeyle, küçümseyerek cevap vermeseydi bugün yaşadıklarımız olmayacaktı. Dostlarımıza, bu savrulmanın, AKP üzerinden sistemin hizmetine koşmanın, onun projeleri içerisinde yer almanın bizi adaletsizliğe, bazılarımızı kutsal devlet savunusu refleksine sürükleyeceğini söylediğimiz zaman, hiç hak etmediğimiz tepkilerle karşılaştık. Olsun! Canları sağ olsun. Gece kesinlikle ölecek. Yeniden fışkıracak gündüz. Muhakkak görecek dünya kan içinde kıvranan bedenlerimizi.

Eğer olaylara duyarsız kalmasaydık bugün yaşadıklarımız olmayacaktı. Hakkın, adaletin savunucusu kalelerimiz bir bir düşmeyecekti. Yeni Şafak gazetesinin BDP üzerinden bütün Kürtlere kin kusar gibi “Katil Sizsiniz!” demeyecekti. Veya en azından bizden dolayı buna cesaret etmeyecekti. Şu anda Kürdistan’daki bütün Kürtler, haklarının gasp edildiğini, kardeşinin sahip olduğu hakları kendisinin de sahip olmasının engellendiği, onların “Kürt Mehmet nöbete” anlayışını terk etmediklerini, birlikte kardeşçe yaşamanın gerektiğine inandıkları halde karşı tarafın savaşı, imhayı, düşmanlığı, hakareti reva gördüklerini düşünüyorlar, bundan dolayı Tayyıp Erdoğan, Yeni Şafak veya Taşgetiren’in kullandığı ırkçı dil onların ruhlarında derin yaralar açıyor. Erdoğan’ın her söylediği acı veriyor, PKK ile mesafeli duran Kürt halkını bu siyasal bilincin saflarına taşıyor. Bu bilincin parçalanması için yapılan bütün çalışmalara, parçalamalara, yandaş medya, STK’lara, düşman kampların oluşması gayretlerine rağmen BDP 3 milyon oy alabiliyorsa ve bunun da en az çocuk sayısıyla 9 milyona tekabül ettiği düşünülürse, Erdoğan’ın tehditlerinin, hakaretlerinin, egosunun, milliyetçi söylemlerinin nasıl geniş bir kitleyi rahatsız ettiği daha iyi anlaşılır. Kandilin bombalanması veya ülkenin bir Vietnam’a dönüştürülmesi Kürtlerin daha çok PKK’ye yakınlaşmasına ve destek vermesine yol açacaktır. Ağar-Tansu döneminde imhanın şiddet kazanmasıyla birlikte, bu zulüm sarmalı PKK'yi Kürtlerin önemli bir bölümünün sığınağı haline getirdi. Otuz yıldır bu şiddeti seyreden Müslümanlar adalet ve merhamet eksenli bir duruş sergileyerek, en azından savaşın durması fonksiyonunu ifa etmelidirler, bugüne kadar bu duruşu sergileyerek samimiyet testinden kendilerini geçirebilirlerdi…
Kendilerini korumasız, savunmasız gören Kürtler, daha çok savaş, kan ve gözyaşı konseptine teslim olan Erdoğan’ın “ben Kürtleri PKK’den daha çok severim” sözüne hiçbir şekilde itibar etmeyecekler ve bu sözün altında “maddem ben seni seviyorum haydi Kürt Memet nöbete!” anlamının yattığını bugüne kadar yaşanan pratiklerden çıkarabilecek bir bilince sahiptirler. AKP, İslamcılık kisvesinden sıyrılarak sistemin yeni despot CHP’si rolünü üstlenmiş ve bunu ifa ederken de kendisiyle birlikte geçmişteki kadroyu da ihtiraslı bir şekilde yanında sürüklüyor. Osmanlıcı, kutsal devletçi anlayışıyla asıllarına rücu ettiler ve sistemin bütün temellerini yeniden restore edip sağlamlaştırma misyonunu, aldığı icazetle icra eden AKP kuyruğuna takıldılar.
Bütün bu gelişmelerin, iyileştirmelerin Pentagon’dan bağımsız yapıldığını zannedenler de medyanın büyülü dilinin esiri olduklarının farkında değiller. Dünya emperyalizminin ideolojik hegemonyası doğrultusunda yeniden dizayn edilen dünya projesinde, Pentagon denetimindeki Osmanlı gibi güçlü, Orta Doğuda lider bir ülke misyonu Türkiye’ye verilmiştir ve bu misyonu AKP büyük bir başarıyla yerine getiriyor. Bu yeni konseptte kaybedenler Müslümanlar olmuştur. Model olarak ortaya koymuş oldukları paradigmaları değişmiş, çıkar, konum, menfaat değerlerin, ideolojinin önüne geçirmişlerdir. Dünün özgürlük savaşçıları, bugünün çıkarcı parababaları paradoksuna savrulmuşlardır. Paradigmanın değişmesiyle birlikte, dönüşüm çok daha hızlı olmuştur. Değerlerin içi sulandırılmış, yozlaştırılmıştır. Toplumsal duyarsızlığın temelinde bu dönüşümün etkisi büyüktür. İslam, adaletle, insafla, merhametin ölçüleriyle hareket etmeyi emreder. Hem İslam ve hem de insani değerler, hakkın tecellisini adalete bağlarlar. Bu değerler, bir insanın kendisi için düşündüğünü kardeşi için de düşünmeyi, kendisi için istemediğini kardeşi için de istememeyi gerekli kılar. Zulümlerin sebebi olan istibdadın yaptıklarını, dini değerleri kullanarak haklı göstermeye veya hakikati gizlemeye çalışmayı İslam hoş karşılamaz. Merhamet perspektifinden olaylara bakar ve despot, inkarcı, jakoben bir rejimin haksızlıklarını, “Peygamber ocağı, Peygambere komşu olma, şehadet” gibi kutsal değerlerle gizlemeye çalışmaz.
Ölümler, akan kan, şiddet, zulüm sorunu çözmüyor. Kürtlerin ödediği bunca ağır bedele rağmen, hükümet hala “anadilde eğitim kırmızı çizgimizdir,’ diyorsa, süper çare olarak çözümü “özel harp güçleri”nin PKK güçlerini imha etmekte arıyorsa ve yeni süreçte “Kürt kardeşlerim!” dediği kesime sadece bireysel haklar vererek olaydan sıyrılabileceğini sanıyorsa yanılıyordur. Bu zor ve şiddet politikaları yeni acıları, ayrışmaları ve daha fazla kan akmasını kendisiyle birlikte getirmekten başka hiçbir derde deva olmaz.
Taşgetiren’in medyanın büyüsüne kapılarak düştüğü bir başka yanlış, "PKK tarafından yaratılmış bir Kürt ulusu" tespitidir. Kürt ulusu kadim yıllardan beridir var ve PKK sadece boş bulduğu bir rolü üstlenmiştir. Kürt ulusu yeni yaratılan bir ulus değil. Allah’ın yarattığı bir ulusu PKK nasıl yaratsın?! Kürtler bir ulus olmakla birlikte, Müslüman oldukları tarihten bu yana ümmet ve İslam kardeşliği perspektifiyle olaya bakmış ve hiçbir dönemde kendi ırkının üstünlüğünü başka ırklara dayatmamıştır. Irkçılık, egemenlerin işidir esasen. “Biz bu ülkede tek millet dedik, bu ülkede tek bayrak dedik. Bu ülkede tek vatan dedik, tek devlet dedik…” şeklindeki bir söylem ancak egemenlerin ulusalcı dili olabilir. Mazlum olduğunu, haklarının gasp edildiği söyleyen bir ulusun üstünlük taslaması, ulusal öfke dilini kullanması, ırkçılık yapması düşünülemez. Irkçılık dilini kendilerini devletin asli sahipleri olarak gören CHP veya MHP’nin kullanması bir yere kadar makul karşılanabilir. Zira egemen olan onların dilidir.
AKP iktidara gelinceye kadar, Türkiye Cumhuriyeti; Genelkurmay, Dışişleri ve MİT’in paslaşmalarıyla sistem devam ediyordu. AKP’den sonra bütün bu makamlar üzerinde egemenlik kuruldu ve eğer gerçekten Erdoğan isteseydi, merhamet, hak, adalet ve hakkaniyet refleksiyle hareket edilseydi Türkiye’deki bu sorun basit bir şeklide çözüme kavuşurdu. Çünkü akan bunca kanın karşılığında istenip de inkar edilen haklar, ülkeyi bölmeye, yeni bir bayrak, millet, ülke yaratmaya yönelik talepler değildi. Kardeşçe, eşit haklar içerisinde ülkenin yönetiminde söz sahibi olabilmek. Bu haklı talep karşısında, “önce benim Kürdüm ol! Önce kendi Kürdistani özelliklerinden sıyrıl! Benim uydum ol! Benim STK’am ol!...” türünden basitlikler veya savaş naraları atmak sorunu çözmüyor, bunun tam tersine 30 yıllık travmaların acısını daha da büyütüyor. Barışın dışında her yöntem denenmedi mi? Özel Timler, Jitem, Koruculuk, Kürt gücünün parçalanması, faili meçhuller, toplu katliamlar, soy kırımları, köy yakmalar, zorunlu göçler, Olağanüstü Hal Valileri, ihanetler, itirafçılık, korku ve dehşet saçmak maksadıyla ölülere işkence yapmalar, cesetlere leş muamelesi yapmadan tutun, cesetleri almaya gidenler üzerine kaya yuvarlamaya kadar her türlü yöntem denendi. Bunların dozajı artıkça tepkinin gücü de arttı. Kürde ‘’Kürdüm’’ demesini yasaklayan zihniyet, bugün Kürde ‘’sen, benim kontrolümde, formatımda ‘ben Kürdüm’ diyebilirsin’’ desturu verdiği için kendini çok ilerici, medeni ve demokrat atfediyor. Ve buna kanan beyni medyanın sihirli sözcükleriyle yıkanmış gariban kuşak ‘’bak sen şu Kürde daha dün ben kürdüm diyemiyordu şimdi devletimiz buna destur verdi ama adamlar hala dağlarda savaşıyorlar’’ demeye başladı. Ve bir öfkeyle en yakın Kürdü ben nasıl linç ederimin hayalini kurmaya başladı. Dolayısıyla en küçük medyatik açıklamayla, batı illerindeki Kürtlerin evlerine, dükkanlarına ve canlarına devlet korumalı ırkçı saldırılar düzenlendi. Ağar-Çiller konseptine geri dönmenin hayalleri kuruluyor.
Tayyıp Erdoğan’ın Hakkari, Van veya Muş’ta Kürt muhalefetine öfkelenmesi üzerine yaptığı ürkütücü, tehdit edici, tahkir eden konuşması, yeni süreçte nelere mal olacağının ipuçlarını veriyordu aslında. Hepimiz bu konsepte teslim olduk. Bu mantıkla barıştan kaçtığımız, kardeşliğin yeniden inşasında geciktiğimiz her gün ölüm, kan, acı ve kopuş demektir. Hayatları öfkeyle dağıtılmış, pekişen düşmanlıklar, kopuşan yürekler, çürüyüp dağılan bir ülke inşa etmek kimsenin yarana olmayacak. Öldürülen gencecik insanlar bizim insanımızdır, hiçbir bahaneyle onların ölmesi onaylanamaz. Akan kandan, hayatını yitiren canlardan, dağılan umutlardan, insanları saran kederin travmalaşmasından her birimiz sorumluyuz. Bunun acısı, savaş uçaklarının bombalarına ve her türlü tehdide rağmen, sınırda canlı kalkan olmaya yürüyen anaların yüreğinde sınırlı kalmayacak, bizim çocuklarımız da bundan etkileneceklerdir. Bütün bu pratikler, Kürtlerin şiddete rağmen korkmadıklarını ve korku duvarını aştıklarını gösteriyor. Verdikleri bunca bedelden sonra, kaybedecek bir şeyleri de yoktur. Neredeyse her evden bir cenaze çıkmış. Yüz binlerle ifade edilen ölümler, faili meçhuller, köy yakma, işkence, hakarete uğrama, tutuklama ve mahkumiyetten, milyonlarca zorunlu göç, batı illerinde ırkçı hezeyandan dolayı linç edilme tehlikesi Kürtleri sindirememiştir. Bütün bu şiddet yöntemleriyle karşı karşıya gelmiş bir toplumun, bundan sonrasında kaybedebilecek neyi olabilir?
Taşgetiren ve benzeri aydınlar, stratejik gerçekler, gerekçeler adına hakikati, insani değerleri katletmenin İslami ve insani değerlerle bağdaşmadığını iyi bilmelidirler. Bu düşmanlık yeter. Kürtlere olan derin düşmanlık teranelerini artık sonlandırın. Bunu yapmazsanız, büyük bir faciayla toplumu içinden çıkılmaz bir girdaba sürükleyeceksiniz. Bu kadar entrika ve oyunların iç-içe olduğu bir coğrafyada, sorumluluğunun bilincinde olan Müslümanlar olarak tek çaremiz, doğru olduğuna kalben inandığımız , kendi inanç değerlerimize göre bir barış eksenli mücadele içinde olmak ve o inanç istikametinde hareket etmektir..
Farzedelim Kandil yerle bir oldu. Hassas bölge olarak belirlediğiniz Hakkari ve Şırnak bölgesinde tek insan bırakmadınız. Hava saldırılarında bombalarınızı çocukların üzerine boşalttınız… Her türlü silahı, askeri aracı devreye soktunuz ne olacak? Veya farz edelim kendi Kürdünüzü imal edip, öne sürdünüz ve aşiret mantığıyla insanlar birbirini öldürtünüz. Bundan daha fazlası, dini kendi pelit amellerinize alet ettiniz. Bu düşmanlık size ne kazandıracak? Hiçbir şey en fazla Saddam’ın veya benzerlerinin hazin ve dramatik sonuyla muhatap olacaksınız. Başkasının aklıyla hareket etmenin sonucu budur.. Daha önceki KCK tutuklamalarında varlıkları iyice belirginleşen bir grub akademisyen, stratejist, terör uzmanı, danışman, sivil denetimli özel strateji uzmanları, toplum mühendisleri yanlış akıl verdi ve sorun daha çok düğümlendi. Bu çıkarcı uzmanlar, Erdoğan’a akıl verdiklerini düşünüyorlar. Bu akıl hocaları, medya desteği ve sosyal politikalarla güvenlik güçlerinin PKK karşısında kesin sonucu alabileceklerini ve bundan sonraki süreçte de kendi Kürtlerine yönelik sorunları çözebileceklerini tasavvur ediyorlar ve bunun da ancak daha fazla kan dökmekle mümkün olabileceğini savunuyorlar. Bu çarpık ve çıkarcı akıl savunmalarından, Kürt meselesine bakış yeniden şiddet sarmalına girdi. Kandil dahil bütün Güney Kürdistan aylarca bombalansa, emperyalistlerin savaş tüccarlarının elindeki bütün bombalar ve hatta kimyasal bombalar satın alınıp bu dağa taşa boşaltılsa ve Türkiye’nin bütün ordusu bu dağlarda insan avına çıkıp, Vietnam ve Halebçe gibi kan dökse ne olacak, bu var olan sorunu çözecek mi? Şiddet hiçbir yerde çözüm olmadı, bunun tam tersine her şiddet kendi karşıtını doğurur. Kürtler bu ülkenin gerçeğidir, herkes bunu kabul etmek zorundadır.