Ülkenin değişik kesimlerinden gelen bir grub arkadaşla birlikte Van’da bir istişare toplantımız vardı, bitince birçoğu memleketine geri döndü. Birkaç arkadaşla birlikte Hakkari’deki dostları ziyaret etmeye karar verdik ve ertesi gün yola çıktık. Ramazan’ın ilk günü… Gidişte arama noktaları büyük oranda azalmış. Yol çalışmaları yıllardan beridir devam ediyor ve hiçbir şekilde istenilen tarzda/standartta bir çalışma ortaya konulamıyor. Camları tozdan dolayı açamıyoruz. Güzeldere’nin denizden 2770 metre yükseklikteki havadar tepesinden aşağıya doğru indiğimizde, dere içerisinde küçük akarsuların, pınarların çevresinde -daha çok koyunlarla ilgilenmek için kurulan- küçük yaylaların içindeki gündelik hayat bütün canlılığıyla devam ediyor. Onlar dünyadan habersiz, dünya onlardan…
Yokuşu bitirdiğimizde çevresi seyrek ağaçlarla yeşil rengi de anımsatan küçük bir köyün içinden geçiyoruz, ancak dünyanın habersiz olduğu bu köyün bizden iki saat sonra bütün dünya tarafından bilinecek olacağından habersiziz… Yine yaklaşık yarım asırdır devam eden acıyı biz bu bölgeyi geçtikten iki saat sonra, yeniden anımsayacağız. Kan akacak, analar ağlayacak, yeniden zulüm kapıları bütün varlığıyla yüzümüze açılacak. Kimin kanı olduğu önemli mi? Bu topraklarda akan her kan insan kanıdır. Kimin kanı akarsa aksın bizim canımız yanıyor. İğrenç, ilkel, cahilce, bedevice bir inattan dolayı yine kan akacak. En ilkel kabilelerin, aşiretlerin bile acı duyacağı, rahatsız olacağı bir düşmanlık, kin, nefret yeniden körüklenecek. Gerekçe ne olursa olsun, kan akmamalı diyoruz. Ne Kürt gençleri en acımasız ve hiçbir savaş kuralına uyulmadan kimyasallarla, ihanetlerle öldürülsün ve ne de hiçbir Türk öldürülsün. Cesetleri parçalanmasın, leş muamelesi görmesin ve annesinin yas tutması yasaklanmasın. Öldürülen her Kürt terörist olarak yaftalanmasın, onların cesetleri leş muamelesiyle toplu bir şekilde, çıplak halde toprağa gömülmesin. Onlar da anne çocuklarıdır, herkes kendi çocuğunu sever ve ona hakaret edilmesine tahammül etmez. Annelerin bedduaları, en modern silahlardan, kimyasallardan daha etkilidir. Allah hiçbir anneye evlat acısı vermesin.
Peki neden terörist ve güvenlik güçleri yerine Kürt ve Türk deme ihtiyacı duyuyoruz? Çünkü… Bu topraklar üzerinde nerdeyse bir asra varan ayrımcılık, zulüm, inkar, asimile etme, yok sayma ve bütün değerlerine hakaret politikalarına maruz kalanlar teröristler değil, Kürtlerdir ve bunu yapan da sıradan güvenlik güçleri değil devletin, sistemin, ırkçı-şoven zihniyetin ta kendisidir. Kürtler sadece; "Allah’ın Kürtleri yarattığı şekilde" yani asimile edilmeden, yüzyıllardan beri atalarından miras kalmış olan kendi diliyle konuşmak, kendi kültürünü yaşamak ve yaşatmak istiyor. Bundan daha tabii bir talep olabilir mi? Olmaz! Türklerin dili, kültürü, varlığı, tarihi yaklaşık bir asır boyunca yasaklansaydı ne olurdu? Kürtler kadar makul olamazlardı. Kürtlerin bu haklı talepleri karşısında gösterilen öfkeden, ilkel benlikten, cahillikten, seviyesizlikten bu anlaşılmıyor mu? Anlaşılıyor, öfkelendikleri zaman dünyayı nasıl ateşe verdiklerini, insanları fırınlarda diri diri nasıl yaktıklarını iyi biliyoruz. Sizden, ülkenin diline hakim olan Türk ırkçılığından bahsediyorum, çünkü egemen olan bu dildir, düşüncedir, varlıktır. Milliyetçi, ırkçı, devlet muhafazakarlığı dışında kalanlar yeni onlara mahkumdurlar. Bunun dışında kalan akıl, dil, eylem etkisizdir, onların var olduğunu ispatlamak için yüzlerce karine gerekiyor. Sus pusturlar…
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık. Yıllarca bir ülkeden bir ülkeye geçişin görüntüsünü bütün travmatik haliyle yansıtan Yeniköprü arama noktasından, Yüksekova’ya yöneliyoruz. Ovaya yayılmış kasabanın tek cadde üzerine yayılmış çarşısının içerisine vardığımızda daha önceki çatışmaların izlerini görüyoruz. Yanmış dükkanlar öfkenin, kinin, kan davasının canlı tutulmaya çalışıldığının göstergesi gibi. Şehir sakin gibi görünüyor, ancak bu sakinlik aldatıcı. Burada devlet ile siyasal Kürt hareketinin alan hakimiyeti mücadelesi verdiğinin izleri var, binalarda. Kurşun izlerini bir çok duvarda görebiliyoruz. Sinsice hazırlanan projelerin içerisine siviller de çekilmek isteniyor, dezenformasyon haberlerle kin ve düşmanlık tohumları ekiliyor.
Ortak değerimiz olan kutsallarımız da kirli emellere alet edilmeye çalışılıyor. Belki de dünyada Türkiye’nin dini zulme araç olarak kullandığı kadar, kutsallardan, dini değerlerden istifade eden ve bunların vasıtasıyla bir ulusun varlığını inkar eden başka bir ülke yoktur. İnkar edeceksin, kendi bünyende eritmeye çalışacaksın, dönüştürmüş olduklarını bile insan yerine koymayacaksın, küçümseyecek, alay konusu yapacaksın ve ardından buna itiraz edeni öldürmeye, imha etmeye, ona yönelik her türlü baskı, sindirme, işkence ve kıyımı reva göreceksin bu zulmü hangi din reva görür. Hiçbir din ve hiçbir kimse. Ancak ne olur, dünyanın en büyük insanlık zulmünü işleyen Suriye Baas rejiminin cinayetlerini meşru gösteren, görmezlikten gelen, üstünü örten, duygu yönünü köreltmeye çalışan, cinayetlerine bahaneler arayan bir kısım utanmaz, hayasız, her türlü insani değerleri yozlaşmışların karakterini taşıyan çakma şahsiyetlerin, her konuda olduğu gibi Türkiye’de yapılan zulme buna benzer bir yaklaşım sergilemesi mümkün olabilir. İşte buna itiraz ediyoruz, isyanımız işte bunadır. Haydi Türkiye’de yaşananları bir kenara bırakalım senin başkalarını onunla suçladığın, aslında bütün bu hasletleri kendinde taşıdığın için olayları başka bir gözlükle görmeye alışmışsın, ondan dolayı bütün bu zulümlerin anası, sebebi, hazırlayıcı zalimin zulümlerini örtmek için bahaneler arıyorsun. Bunu anladık. Suriye veya diğer ülkeler böyle mi? Bir takım gösteriler yapılması üzerine hemen, sivil halkın üzerine ordularla, tanklarla, toplarla, uçaklarla gitmek gibi bir yöntem nasıl kabul edilebilir? Başkasının aklıyla düşünenler veya pragmatik davrananlar ancak böyle pervasız olabilirler? Vicdansızlar, Hama’nın sokaklarını görmediler mi? İşlenen bunca cinayetleri gizlemek, üstünü örtmek, duyulan öfkeyi zayıflatmak için bahaneler aramak için insanın taş olması gerekir. Bir hayvan bile bu cinayetleri görse gözlerinin yaşaracağından kuşkum yok. Bir rejimin kendi insanını katletmek için bütün askerini seferber etmesi, diktatörlük karakteri olduğundan bir yere kadar anlaşılır, egemenlik kaybolacak bunun hırçınlığı söz konusu. Peki sizin kaybedecek neyiniz var!? Neden kendinizi bu kadar rezil ediyorsunuz? Bırakın Hamas’ı, Hizbullah’ı, Filistin’i, İran’ı yok etme, Kabe’nin işgal edilmesi ihtimali bile olsa sivil insanların çocuk, yaşlı, kadın, hasta gözetmeden bu şekilde öldürülmesine kim izin verebilir ve hangi mantık bunu meşru göstermeye çabalayabilir? Yazık! İnsan mantığının bu derece donuklaşabileceğine, taşlaşabileceğine ve bunun neticesinde hak-adaletten uzaklaşabileceğine hiçbir zaman ihtimal vermezdim. Haydi Türkiye’de alıştık buna, korkularınız var. Ama bunu başka insanlar için yapmayın. Yine bu zihniyete sahip olanlara tam da bunun devamında sorayım, herkese hak olan neden Kürtlere yasak olsun? Kendi dilini konuşamamak, tarihini öğrenememek, kendisi olamamak, kendi köklerinden gelen sanatını icra edememek ve bunların da ötesinde başka bir kavmin bünyesinde eritilmeye çalışılmak neden sadece Kürtlere reva görülsün ve onların kaderiymiş gibi lanse edilsin? Sizin diliniz, kültürünüz, tarihiniz ve varlığınız bir asır boyunca yasaklansaydı tavrınız ne olurdu?
Yüksekova’dan Hakkari’ye dönerken, Zap suyunda yüzmeye karar veriyoruz, ancak yol çalışmalarından dolayı su kirli. Cilo dağından akan bir akarsuyun Zap ile buluştuğu noktada suya girmeye karar veriyoruz. Cilo’dan gelen sular kar suyu ve inanılmaz soğuk. Sağ tarafta bir ara jitemin karargahı haline geldiği söylenen karakolu geçip, köprüden sola dönüyoruz. Yeşillikler arasında bir köy, Cilo’dan gelen suyun iki tarafına dağılmış. Köprüden karşıya geçiyoruz. Balık tutan ve suda yüzen köylü çocukları var, onlarla muhabbet ediyoruz. Zap kenarından defalarca geçmiş olmama rağmen ilk defa, kendimi akıntısına bırakıyorum. O zaman, “Zap suyunda yedi cesim hatim hatim yüzerler…” şiirinin ne anlama geldiğini daha iyi anlıyorum. Yüzerken, üzerimizden üç helikopter geçiyor. Bunun sıradan bir uçuş olmadığını düşünüyorum, ancak Güzeldere’nin aşağılarındaki köyde bizden sonra gerçekleşen olayla -aslında olaydan da haberimiz yok- ilgili olabileceğine ihtimal vermiyorum.
İftara yakın Hakkari’deki arkadaşlarla buluşuyoruz. Ufkumuz. Com misafirleri olarak Hakkari’deyiz. Hakkari’nin asil kültürünün kalıntıları gençlerin asaletinde bütün açıklığıyla kendisini gösteriyor. Bozulmamış bir toplum… Bununla ırkçılık esası üzerinde şekillenen rejimlerin neden asil bir kültüre sahip olan şehirlerden çekindiğini ve bu yapıyı bozmak için karşılıklı zorunlu göçleri gerçekleştirdiğini daha iyi anlıyorum. Sosyal yapı, yabancı göç almadığından bozulmamış. İnsanları hangi aşiret veya kesimden olursa olsun sokakta, birbirlerine saygılı bir şekilde selam veriyorlar. Hastanenin önünden çarşıya doğru giderken aklıma gayri ihtiyari olarak Mela Huseyin Marunisi’nin yeğeni geliyor. Başımı onun bal dükkanının olduğu yöne doğru çevirdiğim zaman, aklıma vefat etmiş olduğu geliyor. İçim acıyor. Tanıdığım insan gibi insanlardan birinin hayattan göçmüş olması yüreğimi burkuyor. Berçelan’a ilk defa onunla gitmiştik. Akşam bir kardeşin evinde ilk iftarımızı açıyoruz ve yeniden arkadaşlarla buluşuyoruz. Muhabbete geç saatlere kadar devam ediyoruz, ancak önümüzdeki çay bardağı da boş kalmıyor. Bu arada, arkadaşlar haberlerde Güzeldere inişindeki köyde, askerlerin pusuya düşürüldüğünü birkaç ölü ve yaralı olduğunu açıkladıklarını söylüyorlar. Bizden iki saat sonrasında gerçekleşmiş bu çatışma.


Daha akşamdan ikinci günü iftarımızı Berçelan Yaylası’nda açmaya karar veriyoruz. Oranın güvenilir olmadığı konusunda fısıldamalar oluyor, bunu “çok soğuk olur, dayanamazsınız” şeklinde tevil ediyorlar. İftardan önce, kar görüp getirmeyi ve Seyyithan Gölü’ndü yüzmeyi hayal ediyorum. Göl, devamlı olarak erimeyen kar katmanlarının arasında duruyor. Bu düşüncelerle öğleden hemen sonra hareket etmeyi düşünüyoruz, ancak oyalanıyoruz.

Hareketten önce Berçelan yolunda Koçanıs’ı kesin görmemiz gerektiği söyleniyor. Tarif üzerine orayı daha önce tepeden gördüğümü söylüyorum. Arka sokaklardan yükseklere doğru altı biraz alçak olan aracımızla ilerliyoruz ve koca heybetli Sümbül Dağı’na yukarılardan bakacak bir noktaya varıyoruz. Oradan aşağılara doğru, sağ tarafta Koçanıs köyü var. Topraktan, bozuk bir yol olduğunu görüyoruz. Yolun yarısına kadar geliyoruz, ancak ondan sonrasında ancak irade bizi Koçanıs’a ulaştırabilir, arabanın altı yerde sürünüyor. Arkamızdan bir kamyonet geliyor ve yolcumuzu yanına alarak önümüzde ilerliyor. Defineci olmadığımıza zor inandırıyoruz, köylüleri. Mezopotamya'nın kadim halklarından Asuri - Nesturi halkı bu bölgede yaşamış. 1915-1924 yılları arasındaki acı ve travmatik göçlerinden sonra arkalarında bıraktıkları tarihi kiliselerden biri burada yer alıyor. Navçilal aşiretine mensup olan Şamizdin Nasturileri, 14. yüzyıldan itibaren merkezi İmadiye'de bulunan Behdinan Kürt Beyliğine tabi yarı-bağımsız bir aşiret beyliği olarak uzun süre bu bölgede yaşamışlar. Bölgenin eski halkı, Nasturi mezhebine mensup olan ve Asuri (Doğu Arami) dilini konuşan Hıristiyanlardır. Nasturi Kilisesi'nin dini liderleri olan Koçanis Patrikleri, 1663 yılından bu yana Noçiya Aşiretinin Matran sülalesinden gelirler. Onlardan kalan sadece definecilerden ve bakımsızlıktan dolayı harabeye dönen kiliselerdir. Hakkari'nin merkez, Şemdinli ve Çukurca ilçelerinin birçok köyünde bulunan onlarca kilise, geçen zaman içinde bakımsızlık ve define kazıcıları yüzünden yıkıldı veya yıkılmanın eşiğine geldi. Koçanıs kilisesinin durumu da böyle, kazılmadık yer bırakmadıkları gibi, duvarlarını da yıkmışlar. Kilisenin önünde oturup derin vadiye bakıyoruz.



Birden teknolojinin olmadığı, insanların asalet ve saflıklarının bütün boyutuyla hayata yansıdığı, insanların çıranın ışığında bilginin derinliklerine ulaşmaya çalıştığı günleri hayal ediyorum. İnsanların mutlu olduğu, çocukların vadilerde, yaylalarda dolaştığı, Berçelan’dan aşağılara akan sularda yüzdükleri ve derin aşkların yaşandığı bu topraklarda daha sonradan göç edenler de bir hayır görmemiş. Çıkan çatışmalardan sonra köy boşaltılmış. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yapılan insanlık dışı zulümlerden dolayı Türkiye’yi tazminata mahkum etmiş. Dönüş yolunda arkadaşlarımızı köye kadar getiren kamyonet bizi bekliyor ve “bu arabayla bu yokuşu çıkamazsınız, sizi bekliyordum.”diyor. Küçük kızıyla birlikte köyde ot biçmekle meşgul olan babasını ziyarete gelmişler. Ot biçmek bahane, yaşlı babası topraktan, köyden kopamıyor. Yeşillikler arasındaki köyde huzur buluyor ve gençliğinin bütün tatlı anılarıyla buluşmanın sarhoşluğu içerisinde. Yokuşu tırmanırken, bölge ile ilgili sorular soruyorum. Bildik cevaplar veriyor, ama ben bugünün dün gibi olmadığını onun çekingen, ürkek ve kimi zaman temkinli cevaplarından zaten anlıyorum. Berçelan’da gerillaların olup olmadığını soruyorum. “Gelebilirler, ancak biz göremeyiz. İhanet diz boyu… Beş para için insanları satabilecek onursuz insanların da bu topraklar üzerinde yaşadığını biliyoruz. Şimdiye kadar öldürülen gerillaların büyük bir bölümü çatışmadan çok, ihanetle öldürülmüş” diyor.
Zalim ile mazlum tarifini yaptığı zaman, bizim mürekkep yalamışların haksızlıklarına, adaletten kopuşlarına bahaneler uydurmak maksadıyla “e… canım! Mazlum da mazlumluğunu bilsin, ulusalcılığa savrulmasın.” savunmaları aklıma geldi, tebessüm etmekle yetindim. Keşke o vatandaşlar burada olsalar ve bizi Koçanıs’tan getiren şoförden ulusalcılık, ırkçılık, zalim, mazlum, hak, adalet ve insan olmanın dersini alsalar, diye düşündüm. Daha rahat yoldan gitmemiz için yolunu uzattığının farkındaydım, yol ayrımında vedalaşıp Berçelan Yaylası’na doğru çıkmaya devam ettik. Hakkari vadisi sıcaktan kavrulurken, burasına yakıcı bir serinlik hakim. Çiçekleri solmamış. Festivalin yapıldığı/yapılamadığı düz bir alanda konaklıyoruz ve ilk iş olarak ayaklarımızı orta yerden geçen suyun içine sokuyoruz. 5 saniye durmak mümkün değil. Zaman darlığından dolayı Seyithan Gölü’nde yıkanmayı ve kar getirmeyi bir sonraki zamana bırakmak zorunda kalıyorum. Esasen bu soğuk havada kara ihtiyaç da duymuyoruz. Arkadaşlar, suyun bol olduğu kesimde suyun içine dalıyorlar ancak keskin soğuktan dolayı anında sudan çıkıp, sağa sola koşturuyorlar.


Bir iki arkadaşla birlikte melemen yapma hazırlığı yaptığımızdan ben o buz gibi suya girme nimetinden yararlanamadım, maalesef. Arkadaşların bütün ısrarlarına rağmen bu yaylada et yememe kararımızda ısrar etmede haklı olduğumuzu etrafa yayılan kokulardan daha iyi anlıyoruz. Hakkari’den ezan okunduğunu haber vermeleri üzerine ilk önce sıcak bir çay içtik ve ardından belki de dünyanın en güzel iftarını, dünyanın en güzel yaylasında güven içerisinde yedik. Yayladaki iftarımızdan sonra iki posta çay içtikten sonra Hakkari’ye geri döndük ve yeniden arkadaşlarla buluştuk. Ne konuştuk? Türkiye’de bütün Müslümanların kenarından köşesinden de olsa konuştuklarını. Suriye’de işlenen cinayetleri ve belirli kesimlerin İran rezervinden dolayı olaylara ilgisiz ve tepkisiz kalması, Gazze konusunda gösterdiği hassasiyeti göstermemesi. İran’ın Kürtlere yönelik savaş konseptinin bütün şiddetiyle devam etmesi… Kaçakçıların sınırlarla acımasız bir şekilde öldürülmeleriyle birlikte, katırların benzin yükleriyle diri diri yakılmaları ve İslamcı STK’ların buna duyarsız davranmaları… Türkiye’de Kürtlere yönelik saldırganlık politikalarının bütün şiddetiyle devam etmesine karşılık, Müslümanların kendilerinden beklenen hassasiyet ve duyarlılığı göstermemesi… Sistemin dini, Kürtlerin dönüştürülmesi ve kendi hizmetinde tutması için kullanma projesinin çok geniş boyutlarda devam ettiği… Sistemin AKP eliyle kendi Kürdünü ve muhafazakarlarını inşa etme çabası içerisinde olduğu… Sadece sistemin değil, diğer milli dindarlığın da kendi Kürdünü şekillendirme gayreti içerisinde olduğu… Bundan böyle TRT6, Dünya ve benzeri yeni kanalların kendi Kürtlerini bu çerçeve içerisinde bugüne kadar devam eden siyasal Kürt hareketinin önüne çıkarma çabası içerisinde olacakları…





Van’a döndüğümde, Güzeldere olayından dolayı güvenlik güçlerinin köy muhtarını ve köylüleri yakalayıp işkenceden geçirdiğini duydum. Nerden duydum? Akrabam olduğu için. Akrabalar geçmiş olsuna gittiklerine, onun yaşadıklarına inanmadılar… Daha sonra ulusal basında konuyla ilgili haberler yer alıyordu. Gözaltından kanlı giysileriyle çıkan ve işkenceyi hastane raporuyla belgeleyen Güroluk Köyü Muhtarı Ali Arslan, "İki gün boyunca işkence yaptılar. Ben suçsuz olduğumu söyleyince köyümü basıp 75 yaşındaki anne ve babamı getirip gözlerimin önünde onları da dövdüler" dedi. Arslan, yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: "Bizim köyle saldırının gerçekleştiği Gedikbaşı arasında 35 km var. Gedikbaşı'nda yaşanan olayda benim de ilgimin olduğunu söyleyerek iftar saatinde beni evden alıp İlçe Jandarma'ya götürdüler. Jandarmada işkence yapmaya başladılar. 'Sen PKK'lısın, PKK'ya yardım ve yataklık yapıyorsun, bu olayda sen de varsın' diye ifade imzalatmaya çalışıyorlardı. Bunları reddedince tekrar köyümüzü basıp ailemi getirdiler. 75 yaşındaki babama, anneme de işkence yaptılar. Bize sürekli burada 'Allah yok, peygamber izinde' deyip işkence yaptılar. 2 gün boyunca sürekli işkence yapıp betonun üstünde yatırdılar. Burnumda ve vücudumun çeşitli yerlerinde kırıklar var."
Bunu yapan sıradan bir örgüt veya cemaat değil. Devlet! İşte buna isyan ediyoruz. Devlet bunu yapamaz. Kendi çıkarmış olduğu yasalar, uluslararası antlaşmalar böyle bir uygulama yapmasına izin vermez. Yapar veya yapamaz! Bunu kimsenin taktığı yok. Yargı bile, bu bölgenin farklı bir statüye sahip olduğunu ve dolayısıyla bir özel hareketçinin akrep denilen zırhlı aracın kapısını açıp bir Kürt çocuğunu göğsünden vurmasını normal karşılamaktadır veya Hakkari’de kameralar karşısında küçük bir çocuğun kolunu kıran sivil polisin gülümseyerek poz vermesini veya Van’da kadınlar topluluğunu, küçük çocukları linç etmesine ilgisiz kalabilmektedir. Onların morallerinin bozulmaması için bu aleni zulümler normal karşılanmalıymış. Benim derdim bunlar da değil. Zira her birimiz bir şekilde bu işkence tezgahlarından geçtik veya geçmekteyiz. Kürtlerin birbirlerini öldürebileceği ihtimaline karşı en küçük kıvılcımda, mutluluk içerisinde meydanlara atılanlar bu zulümler karşısında neden suskun kalıyorlar? Daha kaçımızın kolu, kafası, kaburgaları kırılacak, kadınlarımız yerde sürünecek? Barış diliyle onurlu insanların yapması gerekeni yapmak, en azından kimden yana olduğumuzu anlatması açısında önemlidir. Irkçı zihniyetin İttihat ve Terakki’den günümüze uygulamaya koyduğu dönüştürme ve asimile etme politikalarının devamında sinsice hazırlanmış projelerin destekçisi olmak veya dezenformasyon haberleri doğruymuş gibi yaymak hiçbir İslami ve insani değerle bağdaşmaz. Çakma kişilik pozisyonundaki bazı zatlar zalimle, mazlumun aynı şeyler olduğu büyüsünü hayatımızın temel ilkesi haline getirebilmek için her türlü efsunlu çabanın içerisinde yer almaktan haya etmiyorlar. Elbette kendi alanlarında onurlu, dürüst ve İslami hassasiyetle çaba sarf edenleri bu eleştiriden tenzih ederim. Toplum mühendisleri uzun vadeye yayarak hayatın içine sürükledikleri projeleri eksiksiz bir şekilde uyguluyorlar, bunun bilincinde olmamızın gerektiğini düşünüyorum. Bunun devamında sistem korucularla yetinmeyecek ve siyasal Kürt hareketinin karşısına çıkarabileceği kendi Kürdünü yaratma çabasında olacaktır. İşte bütün bunlar olurken bir kısım çakma aydınlar, mazlumu zalime teslim etmemizin daha doğru olacağını savunuyorlar. Kuzuyu kurda teslim etmek dürüstlükle bağdaşmaz. Bize düşen onurlu bir duruş sergilemektir, ironilerle, içinde boğulduğumuz paradokslarımızla olaya bahanelerle yaklaşmamız değil. Bu bizim değerlerimizle, dürüstlükle, adaletle bağdaşmaz…