Zindan iki hece Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam, boynunda yafta
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı? Belki Daha ölmedim!
Zindandaki ruh halini ifade etmek için bundan daha güzel bir tarif ve açıklama olabilir mi? Bu şiir siyasi mücadele verenlerin sık sık ziyaret ettiği zindandaki duyguları anlatma açısından çok şey ifade ediyor. Namık Kemal’ın Kıbrıs’ta zindanda yazmış olduğu şiir de en az, Necip Fazıl’ın yazmış olduğu şiir kadar etkili bir dille ruh halini beyan ediyor. Hatırladığım kısmıyla şöyleydi: “Zulüm kimden gelirse gelsin, bi perva. Bunyadını zulmün biz yıkarız. Ziri hake de koysalar bizi, küreyi arzı patlatır da çıkarız.” İnsan elbisesi içerisinde kendisini gizlemeye çalışanların zulmünü ve onlara karşı onurlu duruşu yansıtan sade/öz ve içten birkaç cümle, zindanın galiz zulmetinin ruhsal baskısı karşısındaki onurlu duruşu, direnci, ruhsalı, hasretleri, özlemi ve naif sitemi çok güzel tarif ediyor. Siyasal bilince sahip her faal insanın bu süreçten geçmesi gibi Ahmet Müftüzade de, “kimsenin olmadığı yerde ben varım ve zulmün köklerini kazıyacağım” dediği için, çeşitli zamanlarda zindana atılmıştı.

Yedi ay Şah’ın zulüm sisteminin, öğütme ve yok etme maksadıyla hazırlanmış zindanında kalıp 1964 yılında serbest bırakıldığı zaman büyük bir hasret ve özlemle doğum yeri olan Senendej’e gitti ve Seyyid Mustafai mescidinde dini çalışmalara ve medrese eğitimine başladı. Kısa sürede halkın teveccühünü kazanması, çalışmaları neticesinde siyasi bilincin gençler arasında daha fazla yayılması üzerine, SAVAK yeniden sahneye çıktı ve her vasıtayı kullanarak onun çalışmalarını etkisiz hale getirmeye çalıştı ve hatta bütün çabaların fayda vermediğini anlayınca da bu kez onlardan birkaçını tutuklama ve hatta tamamen devre dışı bırakmak/pasifleştirmek için idam etme kararını bile aldı. Yapılan tehditlerin ciddi olduğunu anlayan Müftüzade, arkadaşlarına zarar gelmemesi için çalışmalarını durdurdu ve gençlere yönelik saldırıların azalması gayesiyle çevresindeki kadroyu tamamen dağıttı.
Çalışmalarını sonlandırması Savak’ı tatmin etmedi, onun çevresindeki baskı ve tehdit çemberini giderek daralttı ve etrafındaki bulunan insanlara zarar vermeye başladı. Takip, yakalanıp meçhul bir yerde kaybedilme ve korku sebebiyle hiç kimse dışarıda ona selam vermeye veya onunla konuşmaya cesaret edemez oldu. Bunun ne anlama geldiğini 80 askeri darbesini iliklerine kadar hissedenler daha iyi bilir. Askeri darbe öncesi halk arasında büyük bir itibar gören ve siyasi faaliyette öncü olanların, askeri darbeden sonra tecrit edilmeleri, insanların onlardan kaçmasının ne kadar acı verdiğini anlatmak için kelimeler yeterli olmaz herhalde. Çevresi, devlet kaynaklı baskılardan dolayı ondan uzak durmaya çalıştı. Baskı ve sindirme hareketinin geniş boyutlu ve ilkel bir tarzda sürmesinden dolayı, Müftüzade daha önce ilgilendiği gençlerden bazılarıyla çok gizli bir şekilde çalışmasını sürdürmek zorunda kalıyordu. Onlarla, dağ başlarında buluşup ders halkaları oluşturması büyük bir gizlilik içerisinde gerçekleşiyordu.
Zamanla Şah rejimine karşı güçlü bir muhalefet oluşmasına ve onun da halkın baskısından dolayı geri adım atmak zorunda kalmasına rağmen, sistemin Ahmet Müftüzade konusundaki tavrı değişmedi ve onun üzerinde olabildiğince baskısını artırdı. Baskıların boyutları, kendi evinde gençlerle toplanmasına engel olacak boyuttaydı. Devlet kurumlarında normal işlemlerini yapması zorlaştırılıyordu, toplum içerisinde belli odaklar tarafından düşünceleri aleyhinde düzenli bir şekilde “bunlar Vahhabi, mezhepsiz, yabancı düşüncelerden besleniyorlar” propagandası yapılıyor, enformasyon içerikli haberler üretilerek halk onun aleyhinde ajite ediliyordu.
Şah saltanatına bağlı kapıkulu imamların ve dini sermaye gibi kullananların, rejimle işbirliği içerisinde ona yönelik başlatmış oldukları yoğun propaganda hareketine ve bu cephenin muhalefetine rağmen o 1977 yılında, önce Pave ve ardından da Senendej’de Kur’an eğitimi yapan medreseler kurmaya muvaffak oldu. Seyyid Kutup, Mevdudi ile başlayan Kur’an’a yönelme hareketini İran Kürdistan’ında bütün boyutlarıyla hissettirmeye başladı. Bunun etkisi, İran’ın diğer kesimlerinde de kendisini müşahhas bir şekilde ortaya koyuyordu. O dönemde Farsçaya tercüme edilen İhvan kaynaklı kitaplar bu çalışma neticesinde olmuştur. İlme önem veren bir aileden geliyor olması da bu başarısında katkı sağlamıştı. Zira halk, onun babasına ve dedesine duymuş olduğu saygı zincirini onda koparmamış ve ona değer vermede kusur etmiyordu. Belli bir süre bu çerçevede, dürüst, sadık, kişilikli, altyapısı Kur’an bilgisiyle beslenmiş insanların hizmet etmeye müsait hale getirilmesine ve eğitilmesine çalıştı. Baskılara rağmen, çalışmalarını sürdürdü. Derslerin dışında, çoğu zaman sohbetlerini piknik alanlarına veya dağ başlarına taşıdı ve “zulmün şiddetinin artması durumunda dağlara sığınmanın gerekebileceğini” hatırlatarak bunun hazırlıklarını yaptı. Şahın zulmüne karşı başlatılan mücadele giderek belirginleştiği ve halkın artık sokaklarda kesintisiz bir şekilde gösterilerine devam ettiği bir zamanda, Müftüzade medrese eğitimlerinin devam etmesini doğru bulmadı ve eğitim çalışmalarına ara verdi.

Zaman geçirmeden büyük bir sadakat, cesaret ve gönül rahatlığıyla İran halkının başlatmış olduğu kıyama destek vermeye başladı ve organize ettiği büyük gösteri ve yürüyüşlerle Şah rejiminin cesaretini kırdı. O zamanın imkanları dahilinde, halkın bilinçlenmesi için ne gerekiyorduysa, eksiksiz yerine getirmeye gayret gösteriyordu. Kendisiyle birlikte bir grub Müslüman gençle bütün propaganda araçlarından istifade ediyorlardı. Ahmet Müftüzade, dağıtılan bildirileri kendi el yazısıyla yazıp, kendi imzasıyla dağıtıyordu. Halk gücü sokaklara hakim olmaya başladığı bir zamanda Emin mescidinde, halkı bilinçlendirmeye yönelik olarak vaazlar vermeye başladı ve bu aydınlatma seminerlerini Merivan, Bukan, Sakız, Bane ve diğer kasabalara yaymaya başladı. Köylere kadar gidip heyecanlı ve cesurca konuşmalar yaptığı bu çalışmasında, toplumu İran halkının kıyamına samimi bir şekilde destek vermeye çağırıyordu.

Ahmet Müftüzade, basın açıklamalarında açık bir şekilde “İslam devletinin şura ile yönetilmesi gerektiğini; bunun dışındaki ferdi veya saltanata dayanan yönetimlerin İslam dini ahkamıyla bağdaşmayacağını” açık bir şekilde vurguluyordu. Bunu yaparken, şura ile yönetilen bir hükümetin bir ayağının de kendileri olabileceği hesabını yaptığından kuşku yok. Aslında, inkılab hareketinin önde gelen şahsiyetleriyle yaptığı görüşmelerde de bu görüşünü dile getiriyor ve onlardan bu konuda söz alıyordu. Kürdistan ulemasının öncülüğünde gerçekleşen bu müzakerelerde, ‘gelecekte kurulacak İslam hükümetinde Fars, Kürt, Azeri, Beluç gibi etnik kesimlerin, kendi bölgelerinin yönetiminde söz sahibi olmaları, kendi mahalli yöneticilerini seçmeleri, bu ulusların eşit, hak, hukuk, ekonomik ve sosyal statüye sahip olmalarının kaçınılmaz olduğu ve bunun İslam’in emri olduğu’na vurgu yapıyordu.

O geleceğe dair planlarını üç ana başlık altında açıklıyordu: “Irkçı zulmün bütün alanlarda(!) son bulması, sınıf baskısının izale edilmesi, mezhebi baskıların kaldırılması…” Mücadelesinin ana eksenini, yok etme, eritme ve dönüştürme içerikli bu baskıların son bulması oluşturuyordu. Şah döneminden gelen, bir kavmin üstünlüğünü sağlamak ve diğer kavimleri sadece hizmetçi olarak görme ve egemen kültür sayesinde diğer kavimlerin eritilmesine ve yok edilmesine zemin hazırlama politikalarının yanlış olduğunu ve bunun aslında İslam’ın esaslarına ters olduğunu savunuyor ve bundan dolayı doğan acıları bir cümle ile ifade etmekle yetiniyordu. “Irkçılıktan kaynaklı zulüm son bulmalıdır…” O, Fars ırkını bütün ırklardan üstün gören ırkçı anlayıştan bizar olduğunu her defasında vurguluyordu. Türkiye’de de bütün sorunların altında bu ırkçılık yatmıyor mu? “Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır; o da Türklere hizmetçi olmaktır, köle olmaktır!” tezinin savunucusu zamanının adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt’a İstanbul Barosunun hukuk ödülü vermesinin, devlet tarafından taltif edilmesinin yüzlerce benzeri İran’da yaşanıyordu. Azeriler, Kürtler, Beluçlar aşağılanıyordu, küçümseniyor, alay konusu yapılıyorlardı. Onlar hakkında yüzlerce, tahkir edici fıkra, söz dilden dile dolaştırılıyordu. Türkiye’de Laz/Kürt fıkralarıyla halkların aşağılanması, basit görülmesi türünden bir yöntemle, kompleks içerisinde sosyal alanın dışına itilmek isteniyorlardı. Ahmet Müftüzade, bu paradoksu gördüğü için egemen ulusun baskı ve eritme politikalarının sürdürülmemesi, sınıf ve mezhebi baskıların son bulması için daha baştan tavsiye ve önerisini dile getiriyordu.

Geçmişten gelen devlet aklının, politik ritüelinin devam edeceği yolundaki endişelerine rağmen, İran halkının başlatmış olduğu kıyama destek vermekten bir an geri kalmadı. Şubat ayının başlarında halk kışlaları basıp silahlara el koydu ve tüm hapishaneler boşaltıldı. Zindanlardaki siyasi şahsiyetler toplumun öncülüğünde önemli bir fonksiyonu ifa ettiler. Halkın kendisini koruması gerektiği yolundaki beyanlar üzerine, 300 bin insan silahlanmış ve ağır silahlar dahil binlerce silaha el konmuştu. Türkiye’deki bazı fırsatçıların çalışmaz haldeki av tüfeklerini büyük meblağlarla İran halkına satması da tam bu döneme denk geliyordu. Kitlelerden yana geçen askerler tanklarıyla halkla birlikte sokaklarda yürüyüşe geçmiş ve böylelikle o dünyanın en modernize edilmiş olduğu söylenen muazzam, tam donanımlı, modern ordu da Şah’tan önce çökmüştü. Halkın yoğun baskısı, camlardan ve damlardan sabaha kadar süren “Allahu Ekber” feryatları neticesinde Şahın Kraliyet Konseyi ve Bahtiyar hükümeti İran’ı terk etmek zorunda kaldı. Yıllardır Şahın zulmüne ve sömürüsüne maruz kalan halk, despotik iktidarı ağır bedeller ödeyerek yerle bir etmiştiler. Fakat kitleler eski iktidarın yerine ne koyacaklarını bilmiyorlardı. İran devrimi kitlelerin elinde adeta bir boşluğa doğmuştu. Müftüzade’nin bu konudaki şura ile yönetilme talebi bu boşluktan dolayı önem arz ediyordu.
Kürt şehirlerinde düzenlenen büyük gösterilerin organizelerini Müftüzade arkadaşlarıyla birlikte yürüttü. Güçlü halk kitleleri karşısında Şah’a bağlı güçler gerileyince şehirlerdeki güvenlik hizmetlerini yapmaya, sokakları gece baskınlarına, sabotajlara, provokelere karşı korumaya çalıştılar. Şah ülkeden kaçıp, ordunun halka silah çekmeye son vermesiyle birlikte, ülkenin denetiminin kesinlikle halk eline geçtiği açık bir şekilde ortaya çıkınca İmam Humeyni, Paris’ten Tahran’a döndü. Kürdistan Müslümanları büyük bir kalabalıkla onu karşılamaya gittiler ve Behişt-i Zehra’da yapılan konuşmada İmam Humeyni’nin konuşma yaptığı platformda bulunan üç kişiden biri Ahmet Müftüzade idi.

Karşılama ve Behişt-i Zehra konuşmasından sonra, Ahmet Müftüzade bir grub arkadaşıyla birlikte İmam Humeyni ile özel görüştü. Bu görüşmesinde “ülkenin şura ile yönetilmesi, bütün kavimlerin yönetimde eşit tutulması ve Şah rejiminden boşalan yönetime acilen şura denetiminde bir hükümetin kurulması gerektiği” talebini bildirdi. Bu görüşmenin ardından, dışişleri bakanlığının yüksek komitesinde yer aldı. Ancak, İnkılab tamamen başarıya kavuşmamıştı ve kimi yerlerde Şah kalıntıları direnç gösteriyordu. Kürdistan’daki mücadelenin tamamen neticeye kavuşmasına destek vermek, olayları kontrol edip, organize etmek amacıyla, Senendej’e geri döndü. İran halkının ayaklanmasının kesin netice sağlamasıyla birlikte, Kürdistan’ın diğer şehirlerindeki siyasi Kürt hareket liderlerine, Kürt halkının haklarını ve Ehli Sünnetin durumunu müzakere etmek üzere toplu bir şekilde Tahran’a gitmeyi önerdi. Ancak molla Şeyh İzzettin Huseyni ve diğer sol Kürt hareket liderleri buna yanaşmadı ve Ahmet Müftüzade’ye İran yönetimiyle samimi işbirliği içerisinde olma alanında ittifak etmeye razı olmadılar. Onun muhtariyet talebini yeterli görmeyip, İran’ın içinde bulunduğu böyle hassas bir dönemde Kürtlerin de kendi bağımsızlıklarını ilan etmesinin en doğru zamanlama olacağını savunarak, tam bağımsızlık istiyorlardı. İran halkının Şah rejimine karşı verdiği mücadeledeki en büyük kazanımın Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hak ve özgürlüğünü elinde bulundurması olacağını ısrarla savunanlara karşılık, Ahmet Müftüzade “İslam kardeşliğinin verdiği güvene ve bir Müslüman’ın aldatma, hile ve yalana başvuramayacağı esasına dayanarak yöneticilerin verdiği sözlere” daha yakın durmayı tercih etti.
Diğer siyasi hareket liderlerinden ümit kesince bir gurub alim, molla ve siyasi şahsiyetle birlikte önce Tahran’a ve ardından da Kum’a giderek İslam İnkılabı liderleriyle müzakere yaptı. Yaptıkları müzakerelerde İmam Humeyni, halkların ve özellikle Kürtlerin muhtariyetinin verilmesi, ırki ve mezhebi baskıların sona erdirilmesi maksadıyla Anayasa’nın Sünni ve Şia bir komisyondan oluşacak bir heyet tarafından yapılması konusunda bir kez daha söz verdi. Ayrıca İmam Humeyni’den, ‘diğer İslam ülkelerinin seçkin şahsiyetlerinden oluşacak uluslararası bir şuranın (Yüksek Şura seviyesinde) İran’da yasama görevini görmek üzere davet edilmesi üzerine’ kesin söz alındı.

Şah’ın ülkeyi terk etmesi üzerine Kasımlo da, Avrupa’daki Şah karşıtı lobi çalışmalarını sona erdirmiş, Paris’ten Kürdistan’a geri dönmüş ve Şah rejimine karşı mücadelede önemli bir rol oynayan siyasi Kürt hareketlerinde önderlik etmeye başlamıştı. Daha baştan beri Kürtlere özerklik verilmesi tezini, Kürdistan’da yaptığı müzakerelerde veya yeni yönetim kadrosuyla görüşmelerde şiddetle savunuyordu. İnkılabın ilk başlarında Uzmanlar Meclisi’nde de görev alan Kasımlo İranlı yetkililere Kürt haklarının tanınması ve özerklik verilmesi için üst düzey görüşmeler yapmasını umutlu sürdürdü.
KDP ve KOMELA, Kürdistan yönetimini ellerine geçirince Peşmerge-i Muslumanı Kurd hareketini uzlaşmacı olmakla suçlayarak dışladı ve onların yeni oluşmaya başlayan İnkılab güçlerine sığınmalarından başka bir tercih yolu bırakmadılar. Bunda, Müftüzade’nin kardeşlik esası doğrultusunda İran’ın yeni güçlerine iyi niyetli yaklaşımı da büyük katkı sağladı. Şeyh İzzettin ve Kasımlo yeni kurulmaya başlayan geçici hükümetle müzakerede önemli rol oynuyorlardı, ancak müzakerelerde her birinin ayrı değerlendirmelerle muhatap alınması onların ittifak kurmalarını engellemeye yönelikti, onlar bunun farkında değillerdi. Ve bir kez daha, tarihte siyasal Kürt bilincinin parçalanmasına öncülük etmeye katkı sağlamakla anılmaya engel olamadılar. Müzakerelerde Kürt halkının talepleri dile getiriliyordu, ancak İran medyası konuşmalar arasında en itici olabileceğini hesapladığı cümleleri günlerce sütunlarına taşıyarak, halkı yönlendirme misyonunu eksiksiz yerine getiriyordu. Kamuoyu yeni bir imha ve inkar için hazırlanıyordu.
İnkılabının ilk yılının Mayıs ayında içişleri bakanının daveti üzerine Şeyh İzzettin, İmam Humeyni ve devlet erkanıyla görüşmek üzere Tahran ve Kum kentine gitti. İmam Humeyni, müzakerede “Kürdistan’da istikrar sağlanması”nı istemesi üzerine o da açık bir şekilde Kürdistan halkının özerklik talebini dile getiriyordu. Ona da bu yolda söz verildi. Şeyh İzzedin, 1979 İran devrimi sırasında Kürdistan komitesinin üyesi olarak İran geçici hükümeti ile yürütülen müzakerelerde önemli bir yere sahipti. Olumlu yaklaşımlarına rağmen, yeni yönetimin de geçmiş hükümetin politikalarını sürdürmekte kararlı olduğunu görünce, yapılan referandumun boykot edilmesini istedi.
Görüşmeye giden her Kürt siyasetçisi en üst seviyede söz ve geleceğe dair iyileştirme vadi aldıktan sonra, yeniden Kürdistan’a geri dönüyorlardı. Pers imparatorluğunun geleneğiyle ayakta duran Şah’lık sistemi halkın “artık yeter!” demesiyle son bulmuştu. İnsanların özgürleşmesi, refaha kavuşması, adalet ve eşitlik ekseninde hayatını yeniden şekillendirmesi konusunda kesin sözler alınmıştı. Galiz bir zulmetin karanlığından, zemheri zulüm kışından sonra bir bahar esintisi bütün ülkeyi sarmıştı. Kalıcı olduğuna inanılan bu bahar esintisinin mutluluk ve özgürlük getireceği düşüncesi bile insanların geçmişteki acılarını unutmasına yetiyordu. Ama çoğu alanda “evdeki hesap çarşıya uymadı!”
(Devam Edecek)
YAZININ İLK BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYINIZ