(Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık) (Kamer: 49)
Din, sevgi ve dostluğun da, nefret ve düşmanlığın da bir ölçüye göre olması gerektiğini, her ikisinde de sınır tanımazlığın haram olduğunu salık verir. Üzüntü ve ağlamaya, korku ve endişeye bir ölçü getiren dinin, bunlar gibi duyguların bir tezahürü olan sevinç ve mizahı bila kayd-u şart bırakması söz konusu olamaz. Müminin dış dünyasını ahlaki değerler manzumesi çerçevesinde dizayn eden din, onun iç dünyasını öncelikli olarak tanzim ederek zabt-u rapt altına alır ki, oluşabilecek duygu sellerinin harici dünyada bir tahribatı olmasın.
İbrahim’ini kaybeden Peygamber (s.a.s)’in gözünden yaşlar dökülünce sahabe şaşırır. Sen de ağlar mısın ya Resulallah diye sorduklarında, Peygamber (s.a.s) üzüntünün ölçüsünü belirler bir şekilde şu cevabı verir: (Göz yaşarır, kalp üzülür. Biz ancak Rabbimizin razı olacağını söyleriz. Biz senin ayrılığına gerçekten çok üzgünüz ya İbrahim. Biz Allah içiniz, O’ndan geldik ve O’na dönücüleriz.) Öyleyse bir mümin için, her bir söylem ve eyleminin Rabbini razı edecek cinsten olması kaçınılmazdır.
Sevinç ve buna bağlı olarak mizahın Peygamber (s.a.s)’in ve Müslümanların hayatındaki yeri ve oranıyla ilgili bazı ayet ve hadislerle devam edelim.
“Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve müminler için bir hidayet ve rahmet geldi. De ki: 'Allah'ın bol ihsanıyla (fazlıyla) ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp yığmakta olduklarından hayırlıdır.” (Yunus: 57-58)
Sevgi, Âdem’den Muhammed (s.a.s)’e kadar İslam dininin olmazsa olmazlarındandı/r. İnanç, ibadet, ahlak sevgiye mebni olarak, severek yapılır. Zorlayarak, zorlanarak değil, severek, sevdirerek… Yediden yetmişe herkesin muhtaç olduğu bir talim-terbiye yöntemi… Din, öncelikle değerlerinin özümsenmesini ve severek yapılmasını ister. Bu olmazsa, bir müslümanın zorlanabileceğini beyan eder. Çünkü erdemli insanın arzularını severek dizginlediğinin, erdemli olmayanın ise zorlama sonucu bunu yaptığının farkındadır. Her ne kadar ikisi de netice itibariyle kötü fillerden uzak kalmış olsalar da, arzularını dizginleyen kimse, arzularıyla yaptıkları arasında bir çatışma yaşadığından yaptığı iyi fiillerden bir haz alamazken, erdemli insan arzularıyla yaptıkları arasında tam bir uyum içinde olduğundan yaptığı iyiliklerden büyük bir haz duyar. Tam tersi, kötü bir fiilde bulunması halinde, bu ona büyük bir azap gibi gelir, dünyası yıkılmış his eder kendisini. Binaenaleyh, öyle bir tövbeyle tövbe eder ki ondan daha büyük tövbe düşünülemez (Tövbe-i Nasuh).
Selim fıtrat sahipleri için fani olmayan, fülul etmeyen (yok olmayan) bir Yaratıcının arayışını sembolize eden İbrahim (a.s.)’ın kıssasında kendisi şunu söylüyor: (Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: 'Bu benim rabbimdir.' Fakat (yıldız) kayboluverince: 'Ben kaybolup-gidenleri sevmem' demişti.) (Enam: 76)
Ubudiyet-rübubiyet ilişkisine sevgiyi katarak bu ilişkiye estetik bir boyut kazandırmış, sevilmeye layık bir rabbin ne tür sıfatları haiz olması gerektiğini bir bir sıralamış, böyle olmayan hiçbir varlığın rab olamayacağını ortaya koymuştur.
(De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın) (Ali İmran: 31)
(Allah iyilik edenleri sever) (Bakara. 195, Al-i İmran: 148, Maide: 13 … )
(Allah zalimleri sevmez) (Al-i İmran:57, 140)
Kulun Allah’a yakınlığı ve tabiiyeti sevgiyle olduğu gibi, uzaklığı ve isyanı da sevgisizlikle, sevgisizlikten kaynaklanan isyanla olmaktadır. Diğer taraftan Allah’ın kula yakınlığı veya uzaklığı da, kuldan neşet edecek olan amellere göre sevgi veya sevgisizlikle oluşmaktadır.
İç âlemde beslenen duygular dış âleme tecelli eder. Seven ve sevilen yüzler ve gönüller ferah ve güleç iken, nefret eden ve edilenler ise katı ve asık olur. Bu yüzden Peygamber (s.a.s) bir hadisinde (müminin kardeşine tebessüm etmesi sadakadır) diye buyurur. Mümin, kardeşini sever, her türlü duygusuna ortak olur, sevinç ve üzüntüsünü paylaşır; çünkü o, kendi vücudundan bir aza, bir parçadır. Kendi cesedinden herhangi bir organını sevmeyen, kötülüğünü arzulayan, yok olmasını isteyen bir kimse olabilir mi? Bu kardeşlik, ister insanlık ümmetinin, ister de din ümmetinin getirdiği bir kardeşlik olsun… Hatta hayvanatı, nebatatı ve cemadatı dahi ihata edecek kadar engin bir sevgi seliyle tüm yaratılanı Yaratan’dan ötürü seven yaratılmış olmanın getirdiği mahlukiyet kardeşliği olsun…
Ruhani âlemdeki bu derin sevgi, bedene aksedince güleç çehreler, insanların elinden ve dilinden emanda olduğu mümin portreler teşekkül eder. Bu; kin beslemenin, hile ve desise peşinde koşmanın beden dili olan bıyık altından sırıtan bir tebessüm değil, dostluk, uhuvvet ve muhabbetin insicamı olan bir tebessümdür. Ki, bu vasıfları haiz olduğundan indi İlahide sadaka olmaya namzet olabilmektedir.
Tasavvufun, Hicri I. Ve II. Asrında gelişen Basra Mektebinde iki ekol ön plana çıkmaktadır. Bunlardan ilki, Korku ve Hüzün ekolü olarak bilinen Hasan El-Basri (r.a.) öncülüğündeki ekoldür. Bu ekolün temel iddiası, insanı imana kavuşturan tefekkür ve nefsin tezkiyesi Allah’a kavuşturan korku ve hüzündür.
Diğeri ise, Rabiat-ül Adeviye (r.a.) öncülüğündeki Sevgiye Dayalı Zühd ekolüdür. Rabia; “Allah’ım benim Sana olan sevgim ve ibadetim, Senin sevilmeye ve kulluğa layık bir mabut oluşundandır” diyerek ekolünü, Allah’ı zatından dolayı severek dünyadan el-etek çekme ve yalnız O'nun cemalini temaşaya gönül verme esasına dayandırarak sevgi ağırlıklı bir tasavvufi hayat geliştirmiştir. Bu anlayış, daha sonraki dönemlerde korku ve hüzne dayalı tasavvufî telakkiden daha fazla yaygınlaşmış, hatta tasavvuf, geneli itibarıyla, bir sevgi ve gönül mektebine dönüşmüştür.
Havasın daimi bir hüzne mecali olsa bile umum halkın buna takati bir hayli zordur. Bu itibarla; gerek Rabbiyle ve gerekse çevresiyle münasebetinde sevgi merkezli bir anlayış kabul ve sürdürebilirlilik açısından daha cazip gelmektedir.
(Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: 'Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp-geçmesin.' (Süleyman) Bu sözü üzerine tebessüm edip güldü ve dedi ki: 'Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat.') (Neml: 18-19)
Bütün bunlarla birlikte mizah konusu da hemen her konu gibi tartışmalara konu olmuş, farklı görüşler serdedilmiştir. Kısaca bu görüşleri ele alalım:
A) Caiz olmadığını savunan görüş. Bunların öne sürdüğü bazı deliller şunlardır:
1- (Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: 'Şımararak sevinme, çünkü Allah şımararak sevince kapılanları sevmez.') (Kasas: 76). Bu ayet sevinmeyi yeriyor. Dolayısıyla sevinmenin araçlarından olan mizah da yerilen davranışlardandır.
Ayetteki sevinçten neyin kastedildiği gelen iki ayette zaten beyan edilmektedir. Müminler ona; ('Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah bozgunculuk yapanları sevmez.') deyince, o da; (Dedi ki: 'Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir.').
Ayet ve hadisler, sevinmenin müminlerin tabii hakkı olduğunu ve neye sevinmeleri gerektiğini zaten ortaya koymuştur. (De ki: 'Allah'ın bol ihsanıyla (fazlıyla) ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp yığmakta olduklarından hayırlıdır.') (Yunus: 58).
Bir hadiste şöyle buyuruyor Yüce Resul (s.a.s): (Oruçlu için iki sevinç vardır: İftar edince ve Rabbiyle buluşunca.)
2- (İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah'ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün 'boş ve amaçsız olanını' satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azab vardır.) (Lokman: 6)
Ayet, eğlencenin bizatihi kendisini değil, Allah’ın yolundan saptırmak için onu satın alanları tenkit etmektedir. Yani, oyun - eğlence değil, oyun-eğlenceyle varılmak istenendir tenkit konusu olan.
3- Gelen bir hadiste Peygamber (s.a.s)’in sürekli bir hüzün halinde olduğu rivayet edilmektedir.
4- Başka bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: (İnsanları güldürmek için konuşup da yalan söyleyene yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun) (hasan hadis).
İster sevindirmek ve güldürmek, ister üzmek ve ağlatmak için olsun, yalanın meşru olduğu hallerin dışında sebebi ne olursa olsun yalanın haram olduğu bilindiği halde, bu hadisin meşru yollarla yapılan gülme ve güldürmenin gayri meşru oluşuna delil gösterilmesi pek tutarlı gibi görünmemektedir.
5- Diğer bir hadiste, (çok gülme, çünkü çok gülme kalbi öldürür) (hasan hadis) buyrulmaktadır.
Her işte dengeye riayet edilmesi ile ilgili (işlerin en hayırlısı en vasat olanıdır) hadisi nazar-ı dikkate alındığında gülmenin, ağlamanın, nefretin, sevmenin, yemenin, içmenin ve hülasasında her işin aşırısı “hayırlı” olma vasfını kaybetmesi, hatta “şerli” olana inkılâp etmesi işten bile değildir.
B) Belli bazı şartlar dâhilinde meşru olduğunu savunan görüş. Bu görüşün de bazı delilleri şöyledir:
1- Bayramların meşruiyeti. Bayramlar hüzün ve ağlama günleri değil, sevinç ve gülme günleridir. Yakın ve uzak dost ve akrabaların bir araya gelip kaynaştıkları, dargınların barışıp düşmanlık ve kinin dostluk ve sevgiye dönüştüğü günlerdir bayramlar. Hatta bu kaynaşmanın daha bir pekişmesi için en makbul ibadetlerden olan oruç yasaklanmış, meşru yeme-içmenin önü açılmıştır. Bu da gösteriyor ki bayramların bu misyonu nafile bir oruçtan daha mühimdir.
2- (Durum böyle iken) onlar bir ticaret veya bir oyun eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona koştular ve seni ayakta bıraktılar. De ki: “Allah’ın yanında bulunan, eğlence ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”) (Cuma: 11) Ayette ticaret, oyuna –eğlenceye atfedilerek ikisinin meşruiyette aynı derecede olduğuna vurgu yapılmaktadır. Allah tarafından eleştiri konusu olan husus, ticaret veya oyun-eğlencenin kendisi bizzat değil, kafilenin mallarla gelmesiyle beraber müziğin çalınması, oyunların oynanmasına bağlı olarak insanların Allah’ın Resulü’nü (s.a.s) bırakıp ticaret ve oyuna yönelmeleridir.
3- Bir gün ashabıyla birlikte otururken latifeli bir söz söyledikten sonra, oradakilerden birisi; "Ey Allah'ın Resulü, siz de mi bizimle şaka yapıyorsunuz?" diye sormuştu. Bunun üzerine Efendimiz (sav) şöyle cevap verdiler: “Evet, ancak ben asla yalan söylemem!"
4- Peygamber (s.a.s) pek çok duasında hüznün kendisinden ve hüzne götüren borç, fakirlik, açlık, düşmanların galebesi vb. nedenlerden Allah’a sığınmış, başına gelen hüzün ve musibetlerden kurtulmak için de Allah’ın nusret ve inayetini istemiştir.
5- (Müminin kardeşine tebessümü sadakadır) hadisi.
6- Bir hadis-i kudside şu olay anlatılıyor: (Devesiyle yola çıkan biri, uzun bir yolculuktan sonra bir ağacın altında dinlenmek için uzanırken uyuya kalmış. Uyandığında yiyecek ve içeceğinin de üzerinde bulunduğu devesinin ortalıkta olmadığını görür. Uzun bir süre aramasına rağmen bulamaz, bitap düşmüş bir şekilde yerine döner, çaresiz bir şekilde akıbetini beklemeye başlar. Artık kendisi için her şeyin bittiğine inandığı bir anda birden tepesinde tüm yüküyle birlikte devesini bulur. Sevinçten dört köşe olur, Rabbine şükranlarını ifade etmek için ”Sen benim kulum ben de senin rabbinim” der. Allah da buna güler.)
Normal şartlarda küfrü gerektiren bir söz olmasına rağmen, muradında tam tersi bir mana olduğu halde sevinç ve heyecandan bu ifadeyi kullanması Allah’ı gocundurmamış, bilakis hoşuna gidip gülmesine yol açmıştır.
Bunlar mizahın meşruiyetini savunanların bazı delilleri…
Şimdi de Peygamber ‘in (s.a.s) ve sahabenin yaşantısında görülen bazı mizahi rivayetlere değinmekte fayda vardır:
a) Ümm-ü Eymen adında bir bayan sahabe Peygamber’e (s.a.s) gelerek kocasının kendisini davet ettiğini söyler. Peygamber (s.a.s.) de ona; “kocan kim? Şu gözünde beyazlık olan mı” diye sorar. Kadın da; “hayır, vallahi onun gözünde herhangi bir beyazlık yok” der. Peygamber (s.a.s) tekrar “evet, onun gözünde beyazlık var” der. Kadın kafası karışık bir şekilde evine döner ve olanları kocasına anlatır. Kocası da “bre kadın, baksana gözümün içine, beyazlık yok mu?” der.
b) Çıkılacak bir sefer için yanına gelen bir kişi kendisine bir deve verilmesini ister. Peygamber (s.a.s) de ona; “biz sana ancak bir deve yavrusunu verebiliriz” der. Bu söz adamın hoşuna gitmez “ben nasıl deve yavrusunun sırtında giderim” diye… Daha sonra Peygamber (s.a.s), büyük de olsa, küçük de olsa her devenin bir deve yavrusu olduğunu izah edince adamcağız yeni çakar durumu.
c) Cennete girmesi için kendisine dua etmesini isteyen yaşlı bir bayana Peygamber (s.a.s) der ki: “Ey Ümm-ü fülan, yaşlılar cennete giremez.” Kadıncağız neye uğradığına şaşırır, ağlamaklı olur. Bunu üzerine Peygamber (s.a.s) şöyle der: “sen hiç şu ayeti okumadın mı? (Onları (kadınları) bakire, eşlerine düşkün ve hepsini aynı yaşta kılmışızdır) (Vakıa: 35-37).
d) Ebu Bekir’le (r.a.)birlikte bir gün hurma yerlerken, Peygamber’in (s.a.s.) yanlarına gelen bir sahabeyle sohbete dalışını fırsat bilen Ebu Bekir çaktırmadan yediği hurmaların çekirdeklerini Peygamber’in (s.a.s) önüne atar. Hurmalar bitince Ebu Bekir (r.a.); “Ya Resulallah, ne de çok hurma yemişsin!” der. Peygamber (s.a.s) de ona; “Ey Ebu Bekir, sen de herhalde hurmaları çekirdekleriyle birlikte yemişsin” diyerek ona takılır.
e) Aişe validemiz (r.a.), Peygamber’i (s.a.s) çok sevdiği için çok kıskanırdı. Zaman zaman bu kıskanmadan dolayı sinirlenip, Peygamber’e (s.a.s.) sinirlendiği de olurdu.
Bir gün Peygamber (s.a.s.) Aişe validemize: "Ya Aişe, senin bana kızdığın ve benden memnun olduğun zamanları ben bilirim" buyurdu.
Aişe sordu;"Nereden bilirsin, ey Allah'ın Resulü? Allah’ın Resulü bu soru üzerine şöyle cevap verdi:
"Benden memnun olduğun zamanlarda 'Muhammed'in Rabbine' diye yemin ediyorsun. Kızgın olduğun zamanlarda ise 'İbrahim'in Rabbine' demektesin."
Bunun üzerine Aişe (r.a.), Resulullah'ı memnun edecek bir cevap verdi: "Ey Allah'ın Resulü, vallahi doğru söylüyorsun. Ancak ben kızdığımda sadece senin ismini dilimden bırakırım, sevgin ise her zaman kalbimde yaşar.”
f) Peygamber (s.a.s) Habeşlilerin mızraklarıyla mescitte oynamalarına, Aişe’nin (r.a.) de kafasını omzuna bırakmış bir vaziyette seyretmesine müsaade etmiştir. Ayrıca iki cariyenin, bir bayram gününde Aişe’nin (r.a.) evinde def çalmalarına ve müzik yapmalarına müsamaha göstermiş ve bunu da şöyle gerekçelendirmiştir: (Yahudiler bilsinler ki dinimizde rahatlık, genişlik vardır.)
Sahabeler arasında da enva-i türlü şakalar yapılmıştır ki en meşhurları Ensar’dan olan Nueyman bin Amr’dır kuşkusuz. Bu sahabenin yaptığı kimi şakalar evlere şenlik cinsinden… Konu uzamasın ve ibretlik olsun diye sadece bir tanesi bile kifayet kabilindendir kanımca.
Ümmü Seleme (r.a.) rivayet ediyor:
Ebu Bekir (r.a), Resullullah (s.a.s.)’ın vefatından yaklaşık bir yıl önce Nuayman bin Amr ve Süveybit bin Harmele (r.a.) ile birlikte ticaret için Basra'ya gider. Bu ikisi de Bedir Savaşına katılan sahabelerden. İkisi de şakacılıklarıyla tanınıyordu.
Süveybit (r.a) kervanın erzak işleri ile ilgileniyordu. Bir gün Nuayman geldi ve Süveybit’e:
“Bana biraz yiyecek ver!” dedi. Süveybit itiraz ederek;
“Ebu Bekir gelmedikçe bir şey vermem” der. Nuayman buna sinirlenir. O civarda bulunan başka bir kervanın yanına gider. Adamlara;
“Benim Arap ırkından olan kuvvetli bir kölem var, onu satın alır mısınız?” der. Adamlar da; “tamam,alırız” derler. Nuayman bunun üzerine der ki:
“Fakat o biraz dillidir, çok konuşur ve muhtemelen siz onu almaya gittiğinizde kendisinin hür olduğunu savunacaktır. Bakın, eğer onun bu tür sözlerine inanıp da almayacaksınız boşu boşuna pazarlık yapmayalım” der. Adamlar;”Hayır, onu satın aldık”derler. Nuayman, adamlara Süveybit'i on tane genç dişi deve karşılığında satar. Sonra develeri önüne katarak adamlarla beraber Süveybit'in durduğu yere gelir. “İşte size bahsttiğm köle bu” der.
Adamlar gelip Süveybit'in ellerini bağlamaya başlarlar. Süveybit, olanlara şaşırmış bir yandan da feryat eder: “Bırakın beni, o yalan söylüyor. Ben hür birisiyim.” Adamlar; “Efendin, seni bize anlattı.” derler ve boynundan bir ip geçirerek beraberlerinde götürürler. Bir müddet sonra Ebu Bekir gelince olanları ona anlatırlar. Ebu Bekir (r.a) birkaç kişiyle birlikte giderek adamları bulur ve develeri iade ederek Süvebit'i alırlar.
Medine'ye döndüklerinde hadiseyi Resullullah'a (s.a.s.) anlatırlar. Resullullah ve sahabeleri bu duruma çok gülerler ve hatta bir yıl boyunca bu hadiseyi her hatırladıklarında gülerlerdi.
Kuran’da ‘Kara Mizah’
Mizahın karası da mı olur? Olsa bile, Kuran’da da olur mu?
Kara mizah ile (af buyurun)‘eşek şakaları’ olarak bilinenler birbirinden farklı şeyler. İkincisinde ‘eşekçe’ bile olsa şaka vardır ve mizahi bir boyut taşır. Ama ilkinde, mizah, sevinç vb. çağrıştıran lafızlar taşısa bile aslında şaka ve mizahın tam tersi bir mana ve mesaj içerir.
Kara mizaha Kuran’da birkaç yerde rastlamak mümkün. Bunlardan bazıları:
(Ey iman edenler, gerçek şu ki, (yahudi) bilginlerinden ve (hristiyan) rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele.) (Tevbe: 34).
(O, size Kitapta: 'Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz' diye indirdi.) (Nisa: 140)
Allah’ı, ayetlerini, Resullerini, müminleri ve tüm dini değerleri böyle alaya alıp dillerine dolayanların bu kadar cefa ve çabaları karşılıklı kalamazdı. Allah-u Teâlâ da onlara müjdeyi veriyor: (Sadakalar konusunda, müminlerden ek bağışlarda bulunanlarla emeklerinden başkasını bulamayanları yadırgayarak bunlarla alay edenler; Allah (asıl) onları alay konusu kılmıştır ve onlar için acı bir azap vardır) (Tevbe: 79). (Onları çetin bir azapla müjdele) (Al-i İmran: 21).
Yani; ağlanması, feryad-u figanların arz-ı endam etmesi gerektiği hallerini göremeyecek kadar körelmiş gözler, sağırlaşmış kulaklar ve kararmış basiretlere sahip bu kimselere yönelik Allah-u Teâlâ öyle bir dil kullanıyor ki bu, onları daha bir kahr-u perişan, rezil-u rüsva ediyor. Ebeveynini, evlad-u iyalini, yuvasını bir hayli seven birisine, “hadi canım güzün aydın! Bak ebeveynin trafik kazasında öldüler, evlad-u iyalin de evinde çıkan yangında evle birlikte kebap oldular. E… artık keyfine denecek yok” demek gibi bir şey… Doğrusu daha da beter… Üslup benzer olsa da iki sonuç arasındaki fark son derece açıktır.
Diğer taraftan İbrahim’in (a.s.) putları kırarken izlediği yöntem de bir hayli manidar. Kuran’dan dinleyelim olayı: (Sonunda İbrâhim onların büyük putlarının dışında, bütün putlarını paramparça etti. Büyük puta başvururlar diye düşündü. 'Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir' dediler. 'Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik' dediler. Dediler ki: 'Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.' 'Hayır' dedi. 'Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorlarsa, onlara sorun.' Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; 'Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)' dediler.) (Enbiya: 57-64)
Putlarıyla açıkça alay ediyor. Bunu da salt espri yeteneğini ortaya koymak için yapmıyor, bilakis kara mizah yöntemiyle ilahi mesajı en etkin bir şekilde vermeyi hedefliyor.
Bu kıssa, İslam düşmanlarının tiyatro, karikatür, fıkra vb. yollarla hicvedilmelerinin en güzel örneklerindendir. Peki, her zaman mı? Değil elbette… (Onların Allah'tan başka taptıklarına sövmeyin ki onlar da aşırıya giderek bilgisizce Allah'a sövmesinler) (Enam: 108). Yani; İslam düşmanlarının ilah edindiklerine hakaret sayılabilecek bir yazı, karikatür vb. daha büyük bir fitnenin doğmasına yol aralayacaksa bundan kaçınmak dinin bir gereğidir.
Mizahın Meşruiyet Sınırları
Bu bölümün başında da geçtiği gibi, duyguların dış dünyaya tecellisi bila kayd bırakılmamış, konulan şeri sınırlarla ifrat-tefrit çizgilerine gidilmemesi teminat altına alınmıştır. Mizahın da meşruiyeti bazı kurallara mebnidir. İşte O kurallar:
1- İnsanları güldürme aracının yalan-uydurma içermemesi.
2- Başka bir şahsın tahkir edilmemesi, alaya alınmaması .
3- Espri yapılacak kimsenin korkutulmaması.
4- Ciddiyetin olması gerektiği yerde alay yapılmaması, ağlanması gereken yerde gülünmemesi.
5- Mizahın makul ve mutedil sınırlar dâhilinde olması. Bununla ilgili İmam Ali’den (r.a.) şu söz rivayet edilmektedir: (Konuşmadaki mizah yemekteki tuz gibi olmalıdır.)
Yalnız burada şu sorun var: Herkesin damak tadı bir ve aynı değil ve herkes aynı oranda tuz tüketmiyor ki… Bazıları hiç tuz tüketmez, dolayısıyla hiç tadı olmaz; işte bunlar mizahın ‘m’sini bilmez veya yapmazlar. En komik anlarda bile gülmemek ve tabi ‘karizmayı çizdirmemek’ için gözlerini insanlardan kaçırır, tavanları temaşaya dalarlar. Bunlara göre mizah, ciddiyeti ve vakarı zedelediğinden ‘sakıncalı’ bir davranıştır.
Çoğunluğu oluşturan bir kesim ise vasat tuz oranını sever. Çok profesyonel olmasa da mizahtan kaçınmazlar. Yapılan mizahlara da eşlik etmek, gülmekten keyif alırlar. Bunlara göre mizahın artıları eksilerinden daha fazla olduğundan ‘müspet’ bir davranıştır.
Öyleleri de var ki, belki başkasının tadına bile bakamayacağı kadar tuzlu yemekleri severler. Yemek tuzlu bile olsa, her yemekte ekstradan tuzluk istemek ‘sıradan’ davranışlarındandır. Böyleleri ise ‘analarının mezarının başında’ bile espri yapmaktan geri durmazlar. Bunlar için de mizah hayatın ‘tadı-tuzu’dur. Mizahsız bir hayat onlara göre memattır. Çünkü ölülerin espri yapma şans ve imkânları yoktur.
------------------
Mizah anlayışı Asr-ı Saadet’ten sonraki dönemlerde bir disiplin haline gelmiş, Bizans ve Sasani krallarının saraylarında sürdürülen sarayın veya kralın soytarıları eylemi Emevi krallarının da saraylarına intikal etmiştir. Ülkenin değişik yerlerinden mizah anlayışıyla meşhur kişiler saraylara alınmıştır.
Bu konu etrafında, İslami kaynaklar arasında en kapsamlı ve derli-toplu çalışmanın, İslam edebiyatında pek çok ilke imza atan Ebu Osman Amr bin Bahr El-Cahiz’a (M:767-869i, H:150-255) ait Kitab-ül Mizah We-l Ciddi olduğu bilinir.
Mevzunun hülasasında; gülme ve buna bağlı olarak mizah hadisesi insani özelliklerdendir. Çünkü gülme, komik bir söz veya davranışı bilme, kavrama ve anlamlandırmadan sonra tahakkuk eder. Hayvanların böyle bir yetenek ve kapasiteleri yoktur.
Gülme aynı zamanda fıtri bir davranıştır, ağlamak gibi… Birkaç günlük bir bebek bile kendisini güldürecek basit bir ‘cik’i iltifatsız bırakmaz, kıkır kıkır güler. Kelimeleri, hareketleri anlamasa bile... Kızgınlık ifadesi olan tavır ve davranışlara suratını asarak tepki vermesi gibi… Bütün bu davranışları kelime bazında anlamasa bile hangisinin sevgi, hangisinin de nefret ihtiva ettiğinin bilinci ve kavrama kapasitesi verilmiştir kendisine…
Bu fıtri davranıştan gerekli olduğu kadarıyla mahrum kalmamak dua ve temennisiyle…
(Ey Rabbimiz! Bize dünya da iyilik-güzellik ver, ahirette de iyilik-güzellik ver ve bizi ateşin azabından koru.)