Yeni yetme çağlarında herkes kimilerinden etkilenir. Kendine güven az olduğundan ya da hiç olmadığından hep birileri taklit edilir. Doğruyu yanlıştan ayırmaya başladığım devrede bu yeni keşfim üzerinde de sürekli düşünürdüm. “ Neden insanlar kendilerinden memnun değillerdi? Ay! Ne güzel olmuşsun! Ya da nereden aldın bu elbiseyi sana çok yakışmış!”gibi sözlerle başlayıp bitmek tükenmek bilmeyen gıpta ile bakmalar, iç çekmeler ya da umutsuzca kendine küsmeler etrafımda fır dönüyordu.
Kimse kendinden hoşnut değildi. Birilerinin hep güzel, iyi, gösterişli şeylere sahip olduğu söyleniyor ve hasetle karışık bir tavırla çekememezlik gösteriliyordu. Hep onun güzel elbiseleri oluyordu, hep başkalarının güzel gözleri vardı. Ya da onun babasının kariyeri ya da mesleği diğerlerine fark atıyordu. “Neden benim babam da memur değildi? Neden onlarınki gibi bir evimiz yoktu? Onun saçları nasıl bu kadar güzel şekil alabiliyor da benim saçlarım bir türlü hale yola girmez? Neden onlar üç kardeş de biz sekiz kardeştik?” hep bir memnuniyetsizlik, bir rahatsızlık vardı çevremde.
İlk başlarda bu yanılgılara ben de düşmüştüm, itiraf ediyorum. Ama sonra fazla değil bir süre sonra bunların ne denli saçma düşünceler olduğunu anlamaya ve insanlar arasındaki farkı doğal görmeye başladım. Olabilir, onların evi bizimkinden güzel olabilirdi ama bizim evimiz de öyle kötü değildi. Çok kardeşli olabilirdik ama hiçbir kardeşimin ölmesini yaşantımdan çıkmasını istemezdim, bunu düşünmek bile ruhumu karartmaya yetiyordu. Aklıma geldiğinde dua etmeye başlardım. Kimseye bir şey olmasın diye... O halde neden çok kardeşli olmaktan gocunayım? Biz halimizden memnunduk. İhtiyaçlarımız eksiksiz karşılanıyordu. Belki her istediğimiz olmuyordu ama kardeşler arasında çok uyumlu bir dayanışma ve paylaşmalarımız vardı. Babam memur değildi ama çevrede saygınlığı vardı.
Kendimden memnuniyetsizliğimin çok uzun bir dönem sürdüğünü söyleyemeyeceğim. Çabuk ayıktım diyebilirim. Çünkü ortaokul sonlara doğru ben çoktan bu konuyu aşmış ve artık takmaz olduğumu fark etmiştim. Ne zaman tam olarak fark ettim, biliyor musun?
Sınıf arkadaşlarımızla ayda bir toplanmaya karar vermiştik. Malum liseden ayrılan arkadaşlarımız olacaktı. Onlarla irtibatı kesmek istemiyorduk. Hem onları özlemeye dayanamayacaktık. Bundan dolayı aylık bir buluşmanın bizleri deşarj edeceğine karar vermiştik. Bir kaç defa buluşmuştuk.
İşte o buluşmaların üçünde bilemedin dördünde dikkatimi çeken şu oluyordu. Arkadaşlar birbirlerini özlüyordu özlemesine ama bu çok da önemli değildi. Buluşmalarda öne çıkan şey hep birbirlerine, yeni hallerine gıpta ile bakıp iç geçirmek, sahip olduklarından şikayetlenmek ve saçından, dişinden, boyundan memnun olmayıp hep bir başkasına özenmekti!
Beğenilen ve yaptığı her şeye özenilen biri varsa, o saçını belli bir şekle koymuşsa bir dahaki gelişte çoğunluk o şekle koyuyordu saçını. Giydiği kıyafetler, mimikler ve konuşmasındaki tonlamalarda bile taklit ediliyordu.
Neden sonra onlar öyle özeniyor diye ben de onlara uymak zorunda değilim diye düşünmeye başladım. Belki benim saçım bu şekilde bana yakışıyordu. Kendi beğendiğim renk ve modeldeki elbiseyi severek giydikten sonra başkasının yorumları o kadar da önemli değildi. Hele bir elbisem vardı, ablam bana dikmişti bana tam oturuyor ve kendimi çok rahat hissediyordum içinde.
Bir buluşmamıza bu elbisemi giymemin bir mahsuru olamayacağını düşündüm. Yeni değildi. Ama çok hoşuma gidiyordu. Üzerimden çıkarmak istemediğim türdendi. Herkesin yeni bir takım veya kıyafetle geleceğini biliyordum ama ben rahatlığımı önemsiyordum. “Ne olacak ki? Kim ne derse desin bana yakışıyor işte!” diye düşündüm. Doğrusu bu elbise söz konusu olunca kimsenin yorumuna güvenmiyordum. Ben rahattım ve bana yakıştığını aynada gözlemliyordum ya, başkasının onayına ne gerek vardı?
Temiz ve ütülenmiş eski (eski dedimse de öyle yıpranmış, eprimiş değildi) elbisemi giydim saçlarımı da doğal haliyle ördüm. Hep okulda örgü yaptığımız için sıkıldığımızı söylüyorduk ama bir süre sonra alışkanlıktan mı ne örgü yapmak da güzel geliyordu. Belki de zorunlu olmadığında daha tercih ediliyor oluyordu bu tür şeyler, neyse… Bu halimle arkadaşlarımın yanına gittim. Ben rahat, kendinden memnun eğlenmeye bakıyordum. Kim ne giymiş, yakışmış mı yakışmamış mı şöyle bir bakıp yorum yapmadan geçiyordum. Kimi daha albenili, kimi sade giyinmiş olabilirdi. Ama “kıyafetten dolayı kimse kimseyi küçümsememeli” diye düşünüyor olmalıydım ki, kimsenin kalbini kırmadan küçük iltifatları da esirgemiyordum.
Bu toplantılarımızın sonunda en şık olan seçilirdi. Bu faslı çok fazla sevmezdim ama çoğunluk ilgili olunca ben de ilgili gibi görünmeye çalışırdım. Neyse o gün ben kendimden memnun otururken bir arkadaşım beni gösterip “valla sizi bilmem ama Şükran’a bu elbisesi çok yakışmış!”demez mi? herkesin bakışı bana döndüğünde biraz kızardığımı hatırlıyorum. Canım bu kadar dikkatle bakacak ne vardı? Ben sevdiğim bir elbisemi giymiştim, hem hiç de en güzel olduğum iddiasında da değildim. Fakat her halde kimseye gıpta etmeden kendimden memnun ve şikâyetsiz olunca dikkat çekmiştim. Aslında benden çok daha alımlılar, pahalı ve güzel giyinenler hatta kendini makyajla daha güzelleştirmeye çalışanlar vardı ama benim doğallığım o gün kazanmıştı! Saçımın örgülü halinin bana daha yakıştığını söyleyenler de oldu. Belli ki onlar da örgü saçı özlemişlerdi. Ben mütevazı bir şekilde teşekkür etmeyi ihmal etmedim. Bu iltifatı pek fazla hak etmediğimi düşünsem de tercihleri hoşuma gitmişti.
İşte o günden sonra hep kendim olmaya gayret ettim. Bana lütfedilen nimetleri görmezden gelmemeye, küçümsememeye karar verdim. Aksine kanaatkâr ve razı olmaya çalıştım. Beni fark etmedikleri günlerde de kimseye gücenmediğimi hatırlıyorum. Aslında herkesin bakışlarının üzerimde olmasından rahatsız da oluyordum. Ama kendime has bir stil ve tavır ortaya koyduğum için kabullenilmek de güzel şeydi doğrusu! Artık böyle rahat ve kendim oldukça başkalarının beni de taklit ettiklerini fark ettim. Hatta bana farklı olduğum noktalarda sorular da soruyorlardı. Bazı konularda danıştıklarına ve fikirlerimi önemsediklerine şahit oldum.
O günden sonra kendini herkese bir şekilde beğendirmeye çalışanlara, kendilerini halden hale koyanlara karşı mesafeli oldum. Neden mi? Çünkü kendileri olamadıkları için güven arz etmiyorlardı! Dostluk geliştirecek bir kabiliyet göremiyordum böylelerinde. İnsan ne ise öyle kabul görmeliydi. İçi dışı bir olmalıydı. Kendiyle barışık ve mutlu olmalıydı. Kimilerinde bulunan nimetlere sahip değilsem de bende de başkalarında olmayan nimetler vardı. Bunları tek tek sıralayamazsam da hemen hemen her şeye sahiptim. Önemli olan bunun farkında olmaktı.
Şunu bil ki hep başkalarına öykünürsen kızım, kendin olmaktan çıkarsın. Kendine, benliğine yabancılaşırsın. Hiçbir nimetin kıymetini anlamazsın! Kıymet bilmeyince de şükretmek de aklına gelmez! İsyankâr ve doyumsuz olursun! Bu da bir insanın uğrayacağı en kötü cezalardandır diye düşünüyorum. Ama kendin olabiliyorsan özgüvenin de gelişecektir.
Şu an itibariyle kendinle barışık olman hoşuma gidiyor. Halinden memnun ve başkalarına haset etmiyor olman da sevindirici. İnşallah olgun bir şahsiyet geliştirir ve başkalarına örnek olursun yavrum!