Derin devlet yapılanmasının, işgüzarların, statükonun devletten çok devletçi geçinenlerin tarih boyunca yaptıkları zulümler, baskılar, sindirmeler çoğu zaman sistematik bir şekilde ortaya çıkıyor. Yeni yapılanmaların yerine eskileri işe yaramadığı için deşifre edildiğinde, bize reva görülen zulümlerin kaynağını ve niteliğini daha iyi anlıyoruz. Ölüm tarlalarının, asit kuyularının, toplu mezarların, faili meçhullerin, yer altındaki işkencehanelerin, makarovlarla enseden vurmaların ne anlama geldiğini iyi biliyoruz. Gladio’nun dünyada nasıl bir kirli ilişki ve zulüm çarkının payandası haline getirildiğini gün yüzüne çıkan projelerle az çok okumaya başladık. Türkiye’de de, Nato’nun hakimiyeti doğrultusunda muhalefetin imha edilmesi, çözülmesi, parçalanması ve sindirilmesi için Gladio çerçevesi içerisinde birçok aktörü kullandığı da bilinen bir gerçektir. Onlarca paravan örgütle, bu projelerin taşeronluğuna yapanlar, işlevsizleşen derinlerin deşifre edilmesiyle gün yüzüne çıkıyor. Şimdi bu teşrifatı atlayıp, konuya gelelim.
Susurlukta veya Şemdinli’de bu konuyla ilgili olarak çıkan ip uçlarına rağmen olayı “fasa fiso” olarak geçiştirenlerin aksine, bu topraklar üzerinde Gladio, Jitem, mafya, Ergenekon veya benzeri isimleri olan gizli örgütlenmeler devlet imkanlarından da istifade ederek, bütün alanlarda insan haklarını ihlal edici cinayetlere, işkencelere, sindirme, susturma veya daha kirli ilişkilere tevessül etmişlerdir. Bunu yaparken hiçbir ahlaki değere, kurala, yasaya, vicdani sorumluluğa itibar etmemişler. Kimi zaman, sağcılık yaparken, kimi zaman solun en uç noktalarında diyalog ve ilişki içerisinde olmuşlardır, göstermelik örgütler kurmuşlardır. Bunların arasından Veli Küçük’ün Ergenekon soruşturmasıyla ortaya çıkan yapılanmasının -suyun üstündeki buz dağının- görünen kısmından dehşete düşmemek mümkün değil. Küçük, birkaç açıdan bizi ilgilendiriyor. Derinlerin önemli bir ismi olması, görev yaptığı her yerde karanlık ilişkilerle gündeme gelmesi ve Van’da bir dönem görev yapması gibi...
1996'da Giresun Jandarma Bölge Komutan olan Tuğgeneral Veli Küçük ondan önceki dönemde Van’da da görev yapmış. Bunu sonradan öğrendik. Hatırlanacağı üzere bundan bir müddet önce, STK’lara gelen bir bilgiyi halkla paylaşıp, ondan sonrasında Van MAZLUMDER, BARO ve İHD olarak savcılıkta suç duyurusunda bulunmuştuk. Van Toprakkale’de bulunan bir mağarada 1994 ve 1995 tarihlerinde toplu cesetler görüldüğüne dair bilgi üzerine görüştüğümüz savcılar, hiç tereddüt etmeden o dönemin Veli Küçük dönemi olduğunu söylediler. Bize bir bilgi ulaşmıştı ve idianın doğruluğunu araştırmak yetkililerin işiydi. Biz görevimizi yapmıştık. Jitem’den veya Ergenekon’dan söz etmek, onların işlemiş oldukları insanlık dışı, yasal hiçbir dayanağı olmayan cinayetlerin izlerini sürmek elbette tehlikeliydi. Bunun bilincindeydik. Ama insan olarak, bu ülkede suç işleyenlerin, yasalar karşısında imtiyaz sahibi olmaması gerektiği düşüncesiyle görevimizi yaptık.
Bu taşların, ağaçların, toprağın, akan suyun dili olsa da, buralarda neler yaşandığını anlatabilseler. Veli Küçük’ün Ergenekon dosyalarına yansıyan bir haberi anlatmak olayı özetliyor aslında. Giresun Jandarma Komutanı iken, Akçaabat İlçe jandarma komutanlığını ziyareti sırasında bir zarfın içerisinde kriptoyla yazılmış bir belgeyi unutması üzerine, o belge okutulur ve kimlerle nasıl bir ilişki içerisinde olduğu da gün yüzüne çıkar. Bu belge başbakanlığa ulaştırılmak üzere, jandarmaya çalışan bir şahsa verilir ve bu şahıs askerlik esnasında yakalanıp Veli Küçüğün yemek yediği bir yere götürülerek işkence yapılmaya başlanır. Trabzonlu Salih Kurt'nin jandarmaya haber elemanı olarak çalıştığı 1996-1997 yıllarında tanık olduğu sır ve sonrasında Başbakanlığa götürdüğü kriptolu mesaj adeta hayatını kararttı.
Kendi ağzından yaşadıklarının özeti şöyle: "2000 İstanbul Tuzla Deniz Harp Okulu Komutanlığı'na gönderildim. 6 aylık askerken bir gece uyurken ağzım, gözüm, elim ve ayaklarım bağlanarak yataktan alındım ve dönemin Kocaeli Jandarma Bölge Komutanı Veli Küçük'ün karşısına çıkartıldım.
Odaya girdiğim ve Veli Küçük'ü gördüğümde çok korktum. O ana kadar yaptığım işin ne kadar tehlikeli olduğunun bilincinde değildim. Bana masasında yemek yemeğe devam ederken 'Akçaabat'tan Başbakanlığa getirdiğin zarfı sana kim verdi?
'Bilmiyorum, ne zarfı' dediğim anda yanımdaki hazır kıta askerleri dipçiklerle vurmaya başlayınca yere düştüm. Askerler yerdeyken üzerime basarak Veli Küçük Komutan'dan emir beklediler. Bağırmaya başladım. Sus' diyerek belimdeki kemeri çıkararak sırtıma vurmaya başladılar. O anda Veli Küçük komutan koltuğundan kalkarak elindeki kalem büyüklüğündeki kesici bir aletle askerler tarafından açılan sırtımı kesmeye başladı. Bizzat kendisi sırtımı keserken bir yandan da 'Bir daha soruyorum. Doğru söyle' diyerek yemek yediği masadaki tuzluğu alarak sırtıma dökmeye başladı. 'ellerim arkadan kelepçeli, başıma ayağıyla yere basıyor, diğerleri bacaklarıma basıyorken sırtımdaki kesiklere tuz döken Veli Küçük komutana bilmediğimi söyleyip yalvardım ancak, işkenceye devam etti. Ben sustukça işkenceyi sürdüren Veli Küçük Komutan bu kez masanın üzerindeki puro paketinden bir tane alarak yaktı ve yanıma gelerek, 'Doğru söyle o… çocuğu, zarfı kimden aldın ve kime getirdin' diyerek puroyu sırtıma bastırdı. O anda bayıldım. Beni revire götürdüler, oradan da gizli bir şekilde GATA’ya. Şikayetçi olmak istedim, ancak komutanlar, hayati tehlikem olması ve beni koruyamayacakları gerekçesiyle şikayeti geri almamı istediler…”
Salih Kurt, yıllarca korkunun dehşetinden sustu. Olayın ayrıntıları tarihe kayıt düşecek boyutta. İlişki ağı, Türkiye siyasetinin şekillenmesi, cinayetler, Gladyo-Mafya ilişkisi, devletin bütün imkanlarının bu kirli ilişki ağında kullanılması dosyalar dolusu belgeyle ispatlanıyor. Veli Küçük’ün Van’da görev yaptığı sıralarda Van Toprak kalede bulunan geniş bir mağaranın bir bölümünün işkencehane olarak kullanıldığına, burada insan cesetlerinin bulunduğuna dair iddialar var, ancak bu bilgi sahipleri bugün bile isimlerinin deşifre olmasından çekiniyorlar. Bu mağarada cesetler olduğunu söyleyen şahıs, cesetleri gördükten sonra o hafta içerisinde Van’dan göç etmek zorunda kalmıştı.
Hatırlanacağı gibi basın açıklamasıyla duyurduğumuz olayda, bir şahsın kaybolan kardeşini Jitem denilen gizli örgütlenmenin elemanlarından birine soruyor. Onlar da, bu şahsın gözlerini bağlayarak yarım saatlik bir dağ yürüyüşünden sonra genişçe bir mağaraya götürüyorlar ve gözlerini açtıklarında, bozulmuş veya yeni olan onlarca cesetle karşılaşıyor. Koku ve korkunun dehşetinden hemen buradan götürülmesini istiyor.
Yaptığımız basın açıklamasından sonra, savcı farklı bir uygulamayla bizi ifade vermeye çağırdı. Bugüne kadar da mağarayla ilgili olarak hiçbir şey yapılmadı. Bir şey hariç, birkaç gün önce polis olduğunu söyleyen bir grub kapıya geldi ve garip sorularla evi taciz etmeye başladı. Daha sonra ev ile yaptığımız bir telefon görüşmesinde kendileri devreye girerek geçmişte cezaevinde yattığımız bir davadan dolayı savcılık emriyle geldiklerini ve bazı sorularının olduğunu söylediler. “Buyurun sorun!” diyince de, “seninle uzunca konuşmamız lazım.” Dediler. “Benim konuşacak bir şeyim yok!” demem üzerine telefon numaralarını istediler, evin numarasını verdim. Onunla yetinmediler, cep telefonumu istediler. “Ne yapacaksınız?” dedim. “Seninle ara sıra görüşmemiz gerekiyor!” dediler. İlginç değil mi? Vermedim tabi ki. Savcıya “vermediğimi” söyleyeceklerini söylemekle de yetinmediler, evi de tehdit ettiler. Sürekli rahatsız edeceklerini söylediler.
Merak ediyorum elbette. Bu Veli Küçük’ün gücünü mü gösteriyor? Yoksa rutin bir yoklama mı? Rutin yoklamaysa, özel hayata müdahale, taciz, tehdit ve yasal olmayan bir uygulamayla gölgelenen bir tavır… Bu saatten sonra tehditlerden veya Veli Küçük’ün derin yapılanmasından korkacak halimiz yok. Ancak onların da maksadı çocukları korkutmaktır. Bu ülkede işlenen cinayetlerin izini sürmek, ifşa etmek ve buna sebep olanların “Devlet emretti biz yaptık!” diyerek işin içinden sıyrılmalarına seyirci kalmamız, vicdanımızı yaralar. Mehmet Ağar ve Küçük, “bütün yaptıklarımızdan devlet haberdar ve onların emirlerini yerine getirdik. Bizi çok sıkıştırırlarsa her şeyi açıklarız” şeklinde tehditler savurması gerçekten içi boş tehditler midir? Devlet dedikleri statüko kimdir?
Bu toprakların zulümden arınmasını, insan hakları ihlallerinin son bulmasını, adalet karşısında belirli kesimlerin özel imtiyaz sahibi olmasını, toplumun rahatlamasını, insanların birbirine düşman hale getirilmesini, ayrımcılığın sürdürülmesini, hakkı söylememenin önüne sindirme bariyerleri yerleştirmeyi hazmedeceğimizi sananlar yanılıyor. Bu topraklarda yaşayan insanlara reva görülen gizli açık zulme yeter diyoruz… Êdi bese. Êdi bese…
