20 Mayıs 1992… Kuzey Kürdistan’da feryad u figanların arşa yükseldiği tarih… Amed’in Pasur(Kulp) ilçesinin İslamköy’ünde matem dolu bir gün… Gözlerde yaş, yüreklerde öfke, hüzünlü bir bekleyiş… Havanın sıcaklığına karşın köy halkının ruhunda tarifi mümkün olmayan bir acı… Dünyalarını karanlıktan aydınlığa çıkarıp ufuklarını genişleten öğretmenlerinin şehadet haberi şok etkisi yaratmıştı kendilerinde. Ne yapacağını bilmiyordu köy halkı. Derin düşüncelere dalmıştı. Kim, ne istemişti hocalarından? Dindar, ahlaklı bir insan olan Orhan Hoca, aynı zamanda mazlum Kürt halkının mazlumiyetini sürekli dillendiren, bu mazlumiyetin giderilmesi için yegâne kaynak olarak Kuran’ı Kerim’i gösteren mümtaz bir şahsiyetti. Bunu çok iyi biliyordu köy halkı. Hocayla olan konuşmalarında, onun hal ve hareketlerinde sezmişlerdi bu gerçeği. Şimdi Hocayla geçmişte yapmış oldukları tevhit içerikli mücadele anlayışını ve bu mücadele anlayışında dava erlerinin göstermiş olduğu fedakârlıkları anımsıyorlardı. Bu dava erlerinden kimi testereyle ikiye biçilmiş, kimi ateş çukurlarının içine atılmış, kimi de kızgın yağlarla vücut organlarının eritilmesine maruz kalmıştı. Ama hiçbiri davalarından taviz vermemişti. Verilecek her tavizin bu yolun paklığını zedeleyeceğini öğrenmişlerdi çünkü. İşte Orhan Hoca da o bereketli yolun kutlu bireyleri arasında yerini almıştı. Gözlerine kezzap dökülmüş, göğsünde naylon eritilmiş, günlerce işkenceye maruz kalmıştı. Tüm bu eziyetler karşısında Allah’tan başka bir dayanağı yoktu Hoca’nın. Ve Allah’a dayanmıştı. Kâinatı “ol” emriyle yaratan ilahi güç, Hoca’nın direnişinin mimarıydı aslında. Allah’ı zihninde ve yüreğinde hissederek küffara karşı son nefesine kadar direnebilmişti. Bu düşünceler içinde uzun bir yolculuğa çıkan köy halkı sonunda üzgün bir şekilde yaşadıkları ana odaklanmaya başlamışlardı.
Tarihin değişik dönemlerinde egemen kuvvetler tarafında bölüşülen Kürdistan toprağının en büyük kısmını teşkil eden Kuzey Kürdistan coğrafyasında, Kemalist düzen onlarca yıldır her türlü zulmü mazlum Kürt halkına reva görmüştü. Dışkı yedirilen, coplarla dövülen, cezaevlerine giren, faili meçhullere karışan sayısız Kürt mevcuttur bu topraklarda. Her türlü kişilik hakkının saldırıya maruz kalıp yok edilmeye çalışıldığı bu halka, kurtuluş reçetesi olarak sunulan Marksist kökenli PKK hareketi, Stalinist mantık yapısından ötürü baskıcı bir kimlikle özdeşleşerek her türlü farklı öbeklenmeyi yok etme telaşı içine girmiştir. Tek güç olma felsefesini merkezine alan bu örgüt, sadece ideolojik olarak kendisine aykırı olanları değil; kendisiyle aynı ideolojik havzada yer alan farklı örgütlenmeleri de izole etmeye çalışmıştı. Kendisine alternatif oluşturabileceğini hissettiği herhangi bir yapıyı, daha hazırlık aşamasındayken bile yok etme gayreti, onun nasıl bir zihin yapısıyla hareket ettiğini gözler önüne sermektedir. “Sadece ben konuşurum.” cümlesi hem tağut düzen, hem de PKK için ilham kaynağıydı ve günümüzde de ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Her iki baskıcı güç de, meşrutiyetini kan üzerinden almaya çalışıyordu. Vurdukça ve vuruldukça Kürt halkı üzerindeki otoritelerini arttırmaya çalışıyorlardı. Halkın nabzını iyi yakalamış olacaklar ki mensuplarının her bir ölümü onları halka daha da yaklaştırıyordu. Fakat Orhan Hoca bu kirli siyasetin dışındaydı. Her iki gücün de Kürt halkına dönük şiddet politikalarını kınıyor ve saf İslami mücadelesini yılmaksızın sürdürüyordu. Orhan Hoca’nın bu eleştirileri, her iki yapının da öfkesini kabartıyordu ve onların tehditlerine maruz kalmasına neden oluyordu. Artık anlamıştı bu tehditlerin şehadetle taçlanacağını. Ama bu iki şer güçten hangisinin daha hızlı davranacağını tahmin edememişti.
Peki, Orhan Hoca’yı bu güçlerin nezdinde tehlikeli kılan neydi? Sadece ama sadece, kimden gelirse gelsin, zulme karşı olan duruşuydu. Her iman ferdinde bulunması gereken ana unsurdur zalimlere karşı hiçbir korku duygusuna kapılmadan dosdoğru bir şekilde hakkı haykırmak. Dini sadece belli başlı ritüellere indirgemeye çalışan zavallılara meydan okuyarak, Kuran’ın hayatın her alanını kuşatması gerektiğini izah etmekten başka bir şey yapmıyordu Orhan Hoca. Onun tebliğ anlayışı kuşatıcı bir niteliğe sahipti. İslam’ın başta siyasi olmak üzere, iktisadi, sosyal, kültürel ve ahlaki alanlara kadar egemen olmasının mücadelesini veriyordu. Dava eri olduğunu iddia eden nice insanlar kısır felsefi ve kelami tartışmalar arasında ömürlerini heba ederken, Orhan Hoca insan yetiştirmekle uğraşıyordu. Boşa geçecek zaman yoktu onun nezdinde. Ne kadar çok insana ulaşırsa mutluluğu o oranda artıyordu. Ve gittikçe etrafındaki insanların sayısı çoğalıyordu. Bu çoğalmayla paralel olarak Hoca’nın sohbet halkaları daha da genişliyordu. Tüm bu olup bitenleri izleyen çakalların ise, huzursuzlukları gittikçe artıyor; bu bereketli tohumun filizlenmesi karşısında öfke nöbetlerine tutuluyorlardı. Daha fazla dayanamayarak ardı arkası kesilmeyen tehditler savurmaya başlamışlardı. Özellikle Marksist hareketin tehditleri şiddet dozunu arttırmıştı. Orhan Hoca bu örgütün tehditlerine karşı mücadelesini bırakmıyor ve tebliğ faaliyetlerini daha geniş alanlara yaymak için uğraşıyordu. Bu tehditler içindeki bir telefon konuşması dikkat çekicidir. Marksist örgütün: “Bu davanı bırak, yoksa kafanı koparırız.” ifadesine mukabil, Orhan Hoca: “Elinizden geleni ardınıza koymayın.” diyerek onlara meydan okumuştu. Bir müminin takınması gereken tavrı takınmıştı Hoca. Artık ok yaydan çıkmıştı. Kuzey Kürdistan’ın yiğit Müslüman evladı, sevdalandığı şehadete bir adım daha yaklaşmıştı. Bu telefon görüşmesinden birkaç gün sonra Hoca kaçırılarak vahşi bir şekilde katledilmiştir. Sonunda hakkın merhametli ellerine sığınmış ve arzuladığı makama kavuşmuştur.
Orhan Hoca’nın şehadetinden sonra birileri tarafından hep şu soru sorulmuştur: Niçin hicret etmedi Hoca? Bu soruyu soranlar, hicretin özüne vakıf olamamalarından ötürü böyle bir soruyu sorma ihtiyacı hissediyorlardı kendilerinde. Davaya önderlik edenlerin en son hicret etmesi gerektiğini kavrayamamıştı bu gibi insanlar. Eğer Hoca hicret etseydi, yıllarca büyük bir emek harcayarak yetiştirdiği insanların hali ne olacaktı? Bir yandan tağut düzenin, bir yandan da sol örgütün baskıları karşısında ne kadar direnebileceklerdi? Öte yanda: “Biz de Orhan Hoca’yı gerçek bir dava eri bilirdik, hâlbuki yapılan tehditler karşısında bizi yalnız bırakıp kaçtı.” demeyecekler miydi? Orhan Hoca kararını vermişti. Davayı kendisine kurban etmeyecekti; bilakis kendini davaya kurban edecekti. Eğer hicret etseydi verdiği tüm emeğin boşa gideceğini iyi biliyordu. Ve yine iyi biliyordu ki, bu uğurda akıtılacak kanının her bir damlasının, sadece İslamköy’le sınırlı kalmayacağını, Kürdistan’ın dört bir tarafını bereketlendireceğini anlamıştı. Gerçekten de öyle oldu. Onun şehadetinden sonra adı dalga dalga Kürdistan’ın en ücra köşelerine kadar yayıldı. İşkencelerle dolu şehadet hikâyesini dinleyen en katı yüreklerde bile yumuşama görüldü. Şiirler, denemeler yazıldı Orhan Hoca üzerine ve besteler çıkarıldı onun şehadet türküsünü haykıran. Direncin ve azmin ürünüydü Orhan Hoca. Allah yolunda tavizsiz bir yaşamın nasıl olması gerektiğini kanıyla göstermiştir Müslüman halkına. Menfaat ve korku illetlerine tutulmuş kişilerin bu davayı omuzlayamayacağını adeta haykırmıştır yere dökülen her bir damla kanı. Gözlerine dökülen kezzapla beraber, Allah u Ekber çığlıkları katillerin kulaklarını tırmalarken, Müslümanların kan çanağına dönüşen gözlerinde kanlı gözyaşların akıtılmasına neden oluyordu. Aradan geçen uzun yıllar iki tarafın da ruh halinde hiçbir değişikliğin olmadığını ve bu trajik vakanın Kuzey Kürdistan toprağında sol kökenli hareketle İslami hareketin sınır noktasını teşkil ettiğini göstermiştir.
Şehit Orhan Korkmaz’ın şehadetinden sonraki taziye ortamında babasının söylemiş olduğu: “Allah’a hamdolsun ki, oğlum hak yolunda şehid edildi.” ibaresi üzerinde özenle durulması gereken bir ifadedir. Dava erlerinin önündeki en büyük engellerden biri, hiç şüphesiz ki, aile baskısıdır. Hele bu dava erleri, tağut düzen tarafından yıllarca zulme maruz kalmış babaların çocuklarıysa. Laik Kemalist sistemin Kuzey Kürdistan toprağında uygulamış olduğu fiziki katliamlar, Kürt halkının duygu dünyasında nice travmalar yaratmıştır. Korku hastalığının etki alanı, adeta bir virüs gibi Kürdistan’ın her tarafına yayılmıştır. İşte, böyle bir atmosferde, şehidin babası Tahsin Korkmaz’ın söylemiş olduğu bu söz çok manidardır. Çünkü bizim babalarımız, Tahsin Amca gibi bizleri cesaret içerikli teşvik sözleriyle değil; korku içerikli mesajlarla büyütmektedirler. Kendi çocuklarının başına musibetlerin gelebileceğini düşünerek, geceleri rahat bir şekilde uyumazlar, uyusalar bile kâbuslarla uyanırlar. Çocuklarını bu tehlikeli yolun içine sürükleyenlere karşı içten içe bir öfke beslerler. Fakat bilmezler ki, çocuklarının ebedi ahiret yurdu için sınırlı dünyalarını pazarlığa çıkardıklarını. Fakat Tahsin Amca, bunu biliyordu. Bildiği içindir ki, Hoca’nın dava arkadaşlarına sımsıkı sarılıyor ve “Hepiniz benim için birer Orhan’sınız” diye sesleniyordu. Sevinç gözyaşları döküyordu Hoca’nın sadık yoldaşlarını gördüğü için. Oğlunu sol kökenli bir hareket olan DDKO(Devrimci Doğu Kültür Ocakları)dan uzaklaştırıp İslami harekete katan dava erlerine gözlerindeki ışıltılarla adeta teşekkür ediyordu Tahsin Amca. Diyarbakır’ın en militan adamlarından biri olarak gösterilen Orhan Korkmaz’ı İslami harekete kaptırdıkları için, yıllarca nefretlerini içlerine gömen Marksist hareketler topluluğu, en sonunda öfkelerini şehidi vahşice katlederek gösterdiler. Ve şimdi Tahsin Amca, oğlunun, en güzel ölüm şekli olan şehadetle ödüllendirilmesini büyük bir nimet olarak görüyor, taziyeye gelenlerle birlikte katillere lanet yağdırıyor, oğluna ise rahmet okuyordu.
Orhan Hoca’nın şehadetinin üzerinden uzun yıllar geçti. Ama, sanki daha dün şehit olmuş gibi bir hava var. Kimbilir, belki de şehadetin diriltici atmosferi böyle bir izlenim uyandırıyor üzerimizde. Rabbimden Kürdistan’ın çorak topraklarını bereketlendirecek yeni Orhan’ların çıkarılmasını niyaz ederim. Çünkü günümüzde Orhan’lara çok hem de çok ihtiyacımız var.