Gülmek ve ağlamak, sevinmek ve mahzun olmak insanın fıtri özelliklerinden bazıları… Bu özelliklerin tekvinini peyda eden harici ahval üzerine mahlûktur bu âlem. Bu harici ahval, birey ve toplumların dâhili dünyaları üzerinde etki ederek mahzun veya mesrur olmalarını sağlar. Çünkü bu âlem, güzellikler-çirkinlikler, hayır-şerr ‘ikilemi’ üzerine halk edilmiştir sınamanın bir gereği olarak…
Selim fıtrata sahip her bir ferdin üzerinde ittifak ettiği hayır veya şerlerde objektiflik söz konusu iken, diğer bazılarında ise inanç ve örflere bağlı olarak ihtilaflar vaki olduğundan sübjektif bir durum mevzubahistir. İster ortak paydada, ister de farklı paydalarda iyilik-kötülük kriterlerine sahip birey ve toplumların bu kriterleri, gönderilen semavi dinlerle yeniden harmanlanıp yeni bir çehreye büründürülmüştür. Gelen bu yeni din, bu kriterleri elemeye tabi tutarken bazılarını kabul, bazılarını da ret etmiş, yeni bazı kriterleri de ayrıca eklemiştir.
İslam’ın yeniden şekillendirdiği ve yeni bir bakış açısı kazandırdığı alanlardan biri de sanat anlayışı ve bunun bir uzantısı olarak da mizah kültürüdür. Her türden sanatın daha çok duygu ve hayal ürünü olduğu nazar-ı itibara alındığında, dinin bu duygu ve hayal alemi ile bu alemin mamulü eserler hususunda aktif bir rol almaması, yeni bir dizayn vermemesi düşünülemez.
İslam sanat anlayışında tevhit ve tenzih merkezi noktadadır. Bu iki esasa muhalif görüldüğünden paganist her türlü inanç ve yapıta şiddetle karşı çıkılmıştır. Bundan ötürü paganizm, İslam’ın ilk dönemlerde ana savaşım alanlarından biri olduğundan, resim, heykeltıraşçılık vb. sanat alanları rağbet görmemiş; buna mukabil bu iki esasla çelişmeyen mimari, edebiyat, şiir, hat sanatı vb. alanlarda şaheserler üretilebilmiştir.
Diğer sanat alanlarında mürur-i zamanla meydana gelen değişim ve ilerleme mizahta da yaşanmış, İslam tarihinin daha ilk asrında özel bir alan teşkil etmeye başlamıştır. Günümüzde ise artık komedya olarak sinemadan tiyatroya, karikatürlerden edebiyatta nazım ve nesirlere kadar geniş bir yelpazede olmazsa olmazlar arasında yer edinmiştir.
Kuran’daki (De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim) (Araf:158) şeklindeki ayet ile benzeri ayet ve hadisler, İslam’ın cihan şümul ve zaman şümul bir din olarak gönderildiğini beyan etmektedir. Zamansal ve mekansal evrenselliğe sahip bu din, insan ve toplumların fıtri ihtiyaçları ve örflerini de nazar-ı itibara alarak bu hususiyetini muhafaza eder. Her birey ve toplumun ortak ihtiyaçları ve örflerinin olmasının yanı sıra, farklılık arz eden ihtiyaç ve örfler de yok değildir. Mükemmel kılınarak insanlığa sunulan bu din, tüm bu farklılıkları ihata edecek cevvaliyettedir.
Kuşkusuz her meşru yol gibi sanat da insanların hidayete yönlendirilmeleri için önemli bir davet yoludur. Geniş bir yelpazeye yayılmış ve zaman-mekan faktörlerine bağlı olarak daimi bir değişim halinde olan, olması gereken davet yöntemlerindeki çeşitliliğin bir parçasıdır sanat. Her davet yönteminin altında Allah’a vuslat gaye edindiği gibi meşru sanatın da en önemli gayesi, alemdeki cemalin soyut veya somut eserlerle keşfedilmesini sağlayarak bu cemalin yaratıcısı olan “Cemil” sıfatını haiz Allah’a vardırmaktır. Davet ve tebliğ aracı bu sanat eseri, şiir ve müzik gibi sözel; tiyatro, sinema, karikatür gibi görsel; mimari eserler gibi yapıtsal olabilir. Bu tür sanat eserleri bir medeniyetin bağımsızlığı ve medeniyetler tarihine kazınan bir mühür olması hasebiyle o medeniyetin özgünlüğünün en önemli göstergelerden biridir. Bundan olsa gerek ki, geçmişten günümüze medeniyetler arası savaşlarda ilk yıkım ve talana maruz kalanlar arasında mezkur sanat eserleri yer almaktadır maalesef.
Bu sanat eserleri arasında mizah, yukarıda mezkur sanat kategorilerinin her birinde yer alabilme istidadı olan bir daldır. Nazım ve nesirden karikatüre, müzik ve tiyatrodan sinemaya, mimari bir eserden heykeltıraşlığa kadar her sanat eserinde mizahi zarafet söz konusu olabilir. Müzik, resim ve heykeltıraşlık gibi sanat kollarının meşruiyeti ve meşru olsa bile meşruiyet sınırları öteden beri İslam aleminde tartışıla gelmiş, bugün bile bu tartışmalar -belli bazı kıstaslarla meşru oldukları yönünde bir ağırlık kazansa bile- hala da dinmiş değildir. Mezkur sanat kolları kadar keskin hatlarla olmasa bile, mizah konusu da bu tartışmanın bir parçası olmada nasipsiz olmamıştır.
Sözün hikmet içermesinin bir şartı da yerinin ve zamanının uygun olmasıdır. Bunlardan biri veya ikisi birden uygun olmadığı halde, dile getirilenler Kuran ayetleri gibi kutsal metinler bile olsa, hedef kitle için calib-i dikkat olmaktan uzak olur. Hatta sözden murat olanın hilafına olan sonuçların doğması işten bile değildir. Binaenaleyh; sözün de sükutun da altın olduğu an-u mekanları bilip tercih etmek müminin şanındandır. Çünkü her makamın bir mekalı (sözü) vardır.
Evlenen iki gencin düğün seremonisinde konuşan bir hoca efendi, evliliğin ahlaki, sosyal vb. alanlardaki faziletleri, aile kurumunun ve salih bir neslin yetiştirilmesinin önemi vb. o ortama gidebilecek bir konuşma yerine; mücadele, cihat, şahadet, şehitlerin indallahtaki mertebeleri gibi bir konuşma yaparsa, damat ve gelinin içten içe “aman hocam kurbanın olayım, ne diye acele ediyorsun ki… Hele bir mürüvvetimize erelim, ardından emin ol cihada da gideriz” dememeleri için hiçbir neden olmaz. Tersi bir durumda; savaş meydanında güya mücahitleri coşturmak için konuşan bir hoca efendi, o ortamda evliliğin, aile ve çocuk sahibi olmanın faziletleri hakkında konuşması halinde ise, mücahitlerin, tanklarının ve diğer savaş araçlarının önüne “evlenmeye gidiyoruz”, arkasına da “mutluyuz” yazarak savaş meydanını terk etmemeleri için de pek bir neden olmayacaktır.
Bu itibarla, mizahta zamanlama, mekan, seçilen dil, kelime ve üslup, ilaveten beden dili mizahtaki espri ve inceliğin muhataba ulaştırılmasında temel öğelerdir. Bütün bunlar; tuzu, biberi, kıvamı, pişirimi vb. tüm unsurların mükemmel bir şekilde dengelenip sofraya lezzetli bir yemeğin servis edilmesi; bir resimdeki çizgi ve renklerin oluşturduğu ahenk; hat sanatında sınırlı sayıdaki harflerin sınırsız eşkalde birbirleriyle kaynaştırılarak oluşturulan muazzam uyum gibi sanatsal bir yetenek ister. Kimileri var ki en zor, en karamsar anlarda bile mizahi sanatını başarılı bir şekilde icra edebilmektedir. Allah rahmet etsin birkaç yıl önce vefat eden bir dost, bana bir hatırasını anlatmıştı. Yıllar önce vefat eden babasının ardından annesi de vefat eder. Yıkama, kefenleme, defin işlemlerinden sonra, daha mezarlığın başındayken oradakilere seslenerek “valla babam vefat edeli yıllar olmuştu. Şimdi de annem vefat etti. Onu da babamın yanına gömdük. Uzun yıllardır ayrı yaşıyorlardı. Bu kadar uzun ayrılıktan sonra bir araya geldiler. Artık bu gece aşağılarda ne tufanlar kopar, onu Allah bilir…” Öyleleri de var ki en mutlu anlarında dahi gülmeyi veya espiriyel olmayı beceremezler. Bir mizah yapmaya çalışırken kendisi mizah öğesi olur. Evlilik gününde bile, İngiliz Kraliyet Sarayı Buckingham’ın kapısında nöbet tutan askerlerin ciddiyetini aratır bir üsluptan kendini alamaz.
Kuran ve sünnetteki pek çok nassın bize öğrettiği kadarıyla Allah’ın rahmeti ve Peygamber’in (s.a.s) şefkat boyutu gazap ve nefret boyutlarının önündedir. Kolaylaştırmayı zorlaştırmaya, müjdelemeyi nefret ettirmeye yeğleyerek güzel ahlakı tamamlamak üzere tüm alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber’in (s.a.s) ve O’na tabi olan sahabenin mizah anlayışları nasıldı?
Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da farklı görüşlerin olmaması beklenemezdi. Ayetlere ve Peygamber (s.a.s)’in hayatının birer fotoğraf karesi mesabesindeki hadislerin hangisinin ön plana çıkarıldığı ve nasıl yorumlandığına bağlı olarak farklı görüşler tezahür ediyor.
Peygamber (s.a.s), peygamber olmaktan önce bir beşerdi. Beşer olduğu için de herhangi bir beşer gibi duygu sahibiydi. Annesini, dedesini, amcasını, Hatice’sini, İbrahim’ini, Hamza’sını, Cafer’ini kaybettiğinde hüzünlenip ağlamış, bisetin daha ilk dönemlerinde vahyin uzun bir süre inkıta’a uğraması ve Cebrail’in (a.s.) kapsını çalmaması O’nu kederlere boğmuş, Kureyiş’in kendisine ve ashabına reva gördüğü eziyet ve cefaya, Bir-i Maune faciasında şehit olanlara hüzünlenmiş, kederlenmiş; bir ay boyunca farz namazlarda kunut duasını okuyarak olayın müsebbiplerine bedduada bulunmuş, tebliğ çalışmaları neticesinde insanların imana gelmemesi ona çok dokunmuş, ‘onlar için duyduğu üzüntüler yüzünden kendini helâk edercesine’ hüzünlenmiş, Taif’e yaptığı davet yolculuğunda gördüğü muamele ve çektiği cefanın verdiği üzüntüyü Rabbiyle paylaşmış, İfk hadisesine günlerce kahrolmuş, geceleri ayakları şişene kadar teheccüt namazı kılmış, günlerce aç kaldığından karnına taşlar bağlamış, aylarca evlerinin bacası yemek pişirilemediği için tütmemiş, vefatına yakın yakalandığı hastalık O’nu acılar içinde kıvrandırmış ve en nihayetinde dünya lezzetleri ile Rabbi’ne kavuşma arasında tercih kendisine sunulduğunda “en Yüce Dost’u” tercih ederek huzur-i İlahiye intikal etmiştir.
Hayatındaki bu karelere odaklanan biri, O’nun (s.a.s) hayatı boyunca neşe, sevinç, mizah, gülme vb. durumlarının olmadığını, binaenaleyh bir Müslümanın hayatında da olmaması gerektiğini savunacaktır. Ki Asr-ı Saadet’ten bugüne bu düşünceyi savunan kişi ve ekoller olmamış değildir.
Ancak O’nun (s.a.s) hayatı sadece bu karelerden müteşekkil değil ki… Bütün bu zikredilen karelere mukabil Hatice’yle (r.a.) evliliğine, Ömer’in, Hamza’nın (r.a.) İslam’ına bir hayli sevinmiş, Taif’te taşlansa bile Ades’in kendisine iman etmesine sevinmiş, nerdeyse tüm kapıların yüzüne kapandığı bir dönemde İsra ve Miraçla En Yüce Sevgili’sine vararak hayatının en güzel anını yaşamış ve teselli bularak dönmüş, Akabe beyatlerinde Evs ve Hazreç’in kendisine iman etmesi ve kapılarını kendisine açmalarıyla sevinç ve ümidi artmış, vahyin yeniden başlamasına ve Rabbi’nin kendisini terk etmediğini haber vermesine sevinmiş, doğan çocuklarına ve torunlarına sevinmiş, torunlarıyla şakalaşıp oynamaktan hoşlanmış, yetimin başını okşamaktan haz almış, Ensar’ın Muhacirleri en güzel ve en sıcak şekilde bağırlarına basmalarından mutluluk duymuş, Mescid-i Nebevi’nin inşasına sevinmiş, sevincini çalışarak ve çalışanları coşturmak için şiirler söyleyerek beyan etmiş, Ahzap savaşında hendek kazarken vurduğu her bir darbeyle Bizans ve Sasanilerin mirasının müslümanlara kalacağını müjdeleyerek inananların ümit ve sevinçlerini arttırmış, Mekke’yi feth edip putları asasıyla teker teker yerlere devirirken hayatının en anlamlı ve en sevinçli günlerinden birini yaşamış, haktan miskal-i zerre kadar uzaklaşmaksızın şakalaşmış, Nuayman’ın şakalarına gülmüştür.
Elde o kadar çok Muhammet var ki… Aile reisi, baba, dede, komutan, zahit, zakir, taş taşıyan amele, devlet başkanı, yargıç, hatip, vaiz, imam, öğretmen, ağlayan, gülen, kızan, şakalaşan… nice Muhammetler... Budur O’nu (s.a.s) herkes için örnek ve önder kılan… Her sınıf ve kesimden insanlar O’nda kendilerine bakan bir örneklik bulabilseler de, asıl olan bütün bir hayatına vakıf olmaktır.
Eldeki tüm bu verilere nasıl bakmak lazım? Her birini diğerinden bağımsız ve irtibatsız olarak mı, yoksa her birini bir bütünün birer parçası olarak mı? Her bir karenin doğruyu yansıttığı kuşkusuz olmakla birlikte, doğrunun tümünü yansıtmadığı ortadadır. Bu, tabiri yerindeyse Eflatun’un (Platon), körlerin dokundukları bir fili tariflerindeki örneğine benzemektedir. Her birisinin fili tarifinde söylediği haddizatında doğru olmakla birlikte bütün bir fili tanıtmada yetersiz olduğu muhakkaktır. Öyleyse lazım gelen, doğrunun bir veçhesine değil, bütününe varmaktır.
Sevinç ve buna bağlı olarak mizahın Peygamber (s.a.s)’in ve Müslümanların hayatındaki yeri ve oranı için ayetlerden işe başlamak en doğrusu olsa gerek…
Bu da önümüzdeki yazıda inşallah ...