YARANIN MASAJI / HABİL VE KABİL
Perviz Horsend
Tercüme: Yakub Aslan
Tüm zamanların şehidleri…
İlk kırbaç
şimşek gürlemesi gibi gidip geldiğinde,
kandan bir hat oluşturdu çıplak derimizde.
Hangi kulak tanık oldu buna?
ilk kılıç gidip geldiğinde vücutlarımızda
ve savurduğunda
damarlarımızın kızıl çığlığını gökyüzüne,
hangi göz tanık oldu buna?
Zindan duvarlarının ilkine,
ilk zincir halkasının birleşmesine,
siyah, galiz zulmetine karanlık kuyunun,
dehşetine, korkusuna sahne olan -asırlık evimiz-
hangi gönül tanıklık eder zindanın ağırlığına?
Açlığımızın ilk gecesine
- ki bu açlık bizi takatten düşürüyordu-
hangi insan tanıklık etti?

susuzluktan yanmış dudaklarımıza damlatılan
ilk ölüm damlasına kim tanık oldu?
…Ve ondan sonra,
hangi kulak duydu
kırbaçların gök gürültüsünü andıran sesini?
Hangi göz sesini duydu
şimşekler çakan kılıçların
Ve hangi yürek,
tutuldu bizim zulmet zindanlarımızda?
Ve kim,
bitmeyen açlığımıza
ve susuzluğumuza tanıklık etti?
Hiç kimse ve hiç kimse!
Ne bir kalp,
ne bir göz
ve ne de bir kulak!
Oysa hepimiz birlikte, kırbaç yiyen,
kılıçların kıvılcımında parçalanan
ve ıslak zindanlarda çürümeye terk edilen
bir vücut gibiydik.
Bizden başka kırbaç kıvılcımlarında kıvranan,
kılıçların derdini çeken,
zindanların zulmetini hisseden,
açlık ve susuzluktan buruşan başka kim vardı?
…Ve hangi mahkemede yargılanan,
kendi lehine şahitlik yapabilir?
İşte bundan dolayı
hiçbir kanıt olmadan,
şahitsiz
ve hatta mahkeme olmadan
mahkum ediliyorduk.
Ve kırbaç giyiyorduk
herhangi bir müdafi bulmadan.
İşkence görüyorduk.
abdest alıyorduk akan kanlarımızla.
alnımızı koyarak kızıl mazlumiyetimize
şehide “ah” çekiyorduk.
Ah!
Yeryüzü genişliğinde,
toprağın derinliğinde
ve gökyüzü büyüklüğünde bir mahkemede,
şehid olarak okuduklarımız
koşuyordu geleceğin ufkunda,
iki tarafımızda kurban kesileceklerin
uzun safları görülüyordu
ve arkamızda kardeş cellatlar,
cellat olan kardeşler,
Kabiller…

Biz yerdeki topraktan başka
hiçbir sergisi,
gökyüzünden başka
üzerine örteceği bir örtüsü olmayan
ve koyunların mazlum masumiyetinin cevabını
yaylaların yeşilliklerinde arayanlar olarak
ilk defa babanın canında
-ilk çoban, Habil-
ilk hakimin,
ilk ağanın,
ilk kardeşin -Kabil’in-
öfke taşıyla parçalanıyorduk.
aktı beynimiz
toprağa fışkıran kanımızla birlikte.
ümidi zayıf kalb çarpışında babanın
“olsun!” dedik,
gökyüzünü,
damarlarımızdan fışkıran kan
yeryüzünü
toprağa akan kanımız
şehadete çağıracak
ve zaman
hakimleri çepeçevre kuşatacak.
ama henüz ümidimizi sayıklamaya başlamadan,
içti kanımızı susamış toprak
ve unutturdu bizi,
simsiyah oldu gökyüzü
kargaların kanatları altında
ve unutturdu damarlarımızın kızıllığını.
…yine de olsun dedik.
olsun…
gece kesinlikle ölecek.
yeniden fışkıracak gündüz.
muhakkak görecek dünya
kan içinde kıvranan vücutlarımızı.
biz
henüz ikinci ümidimizi mırıldanmaya fırsat bulamadan
kargalar,
katile mezar kazmayı
ve gizlemeyi öğretti.
en son mazlumiyet delilimiz de,
kızıl kanımız gibi
kayboldu toprağın karanlık ağzında.
o zaman maktul olan o “biz”!
mazlum “biz”,
çırpınıyoruz kızıl kanlarımız içinde!
çağ!
kanımızın masumiyetine şahitlik edecek!
hükmedecek mazlum olduğumuza!
…Kabilliler iktidarı döneminde
zaman sessizdi
ve biz
her zaman mahkumduk.
***
ve şimdi kendi kanı içinde yatan
ve toprağın karanlığında kaybolan “biz”im,
çağın “Kabillerin”in mahkemesinde
-taze kan ve toprak kokusu veren-
kargalardan başka ne delilimiz var?
kim var?
toprak kokusunu
masumiyetimizin şahidi olarak kabul edebilecek
ve kargaların kanatlarına bulaşmış
kızıl kanımızı görebilecek
Bizi toprakta gizleyip,
“darağaçlarını yerinden söküp,
kanlarımızı yıkadıkları halde”
nasıl hatırlasınlar bizi?
Kargalar,
-gecenin, soğuğun ve kışın habercileri-
ilk öldürülüşümüzün şahitleri
ve bize mezar hazırlayanlar.
Kargalar,
-yalancı hikâyelerin ravileri-
Kabil rezaletinin bayrağına dönüşen
kana bulaşmış perişan vücudumuzu
toprağın zifiri karanlık kalbine gömmeyi
ve kanlı mazlumiyetimizi
zihin sayfalarından yıkamayı öğrettiler.

İşte böylece
“mazlum”ların çocukları,
oturmak zorunda bırakıldılar “zalim”lerin sofrasına.
“Maktul”un yakınları
koşmak zorunda kaldılar “katil”in hizmetine.
Ve kargalar
bütün karanlık ve kirli varlıklarıyla,
damlarına kondular elçi güvercinlerin
ve yalan “ gak gak”larıyla
geceye taşıdılar gündüzdekileri.
Susuz kalmış toprak
öyle içti ki kanımızı,
hiç kanımız akmamış sanırsın.
Ve kargaların uçuşları
o kadar geç bitti ki,
unutuldu varlığımız.
biz kaldık o zaman,
gömülmüş mazlumiyetimiz
ve Kabil gibi
hemcinsimiz olan tanığımız.
***
Kabil
kardeşini öldürdü “varlık” için
ve daha fazla “varlık” için
kargaların yardımıyla
kardeşi Habil’i
bir tohum gibi gömdü toprağa
ve cinayet tohumundan
“iktidar” meyvesini devşirdi.
Ondan sonra
Kabil’in “mezheb”i oldu
“iktidar” cenneti olan cinayet
ve cennetinden yeni odalar almak için
bir “Habil” buldu her seferinde
ve toprağa gömdü.
“Kabil”ler iktidarının
ormanının daha gürleşmesi
ve daha genişlemesi için
kargalar meydanının
Habil,
Habil’in ardınca düşüyor toprağa
ve toprağın ağzında yutuluyordu!
tohum oluyordu Habiller
ve kargaların vesvesesiyle Habiller
-bilinçli ve bilinçsiz bir şekilde-
Kabil’in ormanını güçlendirmek
ve büyütmek için yarıyorlardı toprağı
ve babanın canının bir parçası olan tohumu
toprağa saçıyorlardı.
***
büyüdü orman
ve daha fazla büyüdü.
büyüdükçe büyüdü kalabalığı kargaların.
daha da karanlıklaştı gece.
o kadar uzun sürdü ki orman kanununun varlığı,
“kutsal”laştı
ve katliam
“ilahi meşiyet”,“sünettullah”
diye adlandırılmaya başlandı.
Hangi güneş muvaffak olabildi
bu kadar galiz geceyi yıkamaya?
Hangi hakikat,
başını kaldırabildi
merhametsizce saldırıları karşısında yalanın?
Durmadan,
çobanlar geldi
koyunları kurtların ağzından kurtarmak için
ve “Habil”in ismini
“hey! hey!”lerle serpiştirdi ormanın girişine,
ama henüz yeşermeden kin gülü
öfke darağaçlarında sallandırıldı “Kabil”in
ve yeni bir yalanla koyunlar
düşüyorlardı ot kokusuyla mezbahana yollarına.
Son çoban
isyan ederek bütün haç ve darağaçlarına karşı,
öyle bir çaktı ki “hakim” ormanın alnına,
ağaçların dallarından
her zaman taze
mazlumların kanı damlamaya başladı,
ağaçların uykusunu kaçırdı “cihad” ismi,
egemenlik meyvesini
patlattı -olgunlaşma merhalesinde-
ve şehit çağrıcıları
oturdular kendi makamlarına.
karıncaların yuvasına düştü su
ve hergün bir Kabil’in kellesi koparıldı.
Habil’i çağıran, “cihat” havasından
koyunlardan süt isteyen,
şehadet ve şahitlik talep eden kim?
Kabil, suç delillerini gizleyip karartarak,
Habil’in hatırasını
unutturarak
ve temizleyerek
iyi biliyor kendi iktidarını sürdürdüğünü.
“Kabil”,
“Habil’in hatırasını
gündemden düşürülmesiyle
kendi baharının
daha bereketli geçeceğini iyi biliyor.
“Habil”in isminin zihinlerde canlanması
ve hatıralarda anılması,
ondan geriye nefret ve bedduadan başka
hiçbir kül kalmayacağını iyi biliyor.
…ve kimdir
bu kadar asırdan sonra,
Habil’in hatırlatma gücüne sahip olan
kim?
çağın mahkemesi
“Habil”in lehine bir şahit bulamıyor.
kargalar
bunu gecenin alnına yazmışlar.
***
Hak,
bu kadar sessiz ve rahat kalan
Kabil’den yanaydı.
ölümsüz olacaktı Kabilîlerin rüyası,
eğer bir şahit ayaklanmamış olsaydı.
zaman sürekli bir geceydi,
eğer başkaldırmamış olsaydı bir şahit
çocuklarımız,
hep kargaların
ve akbabaların ağzına lokma,
kızlarımız
köle satıcılarına sermaye,

çocuklarımız
feodal ağalara köle
ve “biz”
hepimiz
Kabil’in hâkimiyetine mahkum olmuş
unutulmuşlar olacaktık
eğer bir şehit kalkmasaydı ayağa.
ama ayaklandı
kinimiz boyunda bir ayaklanmayla,
bütün arzularımızın genişliğinde
bir bakış açısıyla,
teninin rengi, kanımızın renginde.
şehadetimizin kanlı makamında,
onun gibi bir şehit
tüm yaralarımızın derinliği,
çektiğimiz acıların büyüklüğü,
arzularımızın yüceliğinin bilincinde olmalıydı
ve lahza lahza bizimle birlikte
işkence görmeliydi.
bütün bunlara,
çağın mahkemesinde
hiçbir Kabil’in
çağın hiçbir lahzasında
ayakta duramayacağı şekilde
çağın celladınca mahkum edilmesine çalışmalıdır.
Çektiğimiz acıların her zerresini
zamanın her anından almış olan o,
dün gece
şehadet makamına oturdu
ve kendi çığlıyla ümidimizi
başladı dillendirmeye:
“Korku,
kırılan ümitler
ve zafer yüklü vücut sözkonusu değil.
-Esasen vücut diye bir şey yok.-
Mahşer alanıdır ve hakemlik vakti.
Her kim savaşmak
ve ganimet ümidiyle gelmişse
alsın başını
ve gecenin zulmetinde
kurtarsın kendi karanlık canını.
yarın
toprağın en geniş alanlarında,
gökyüzünün daha geniş ufkunda
her can daha fazla
asırların acısına tahammül etmek zorunda kalacak
ve kendi derdinin kanını -ki zamanın kanıdır-
zamanın gözlerine serpecek.
yarın
nasıl öldürüleceğinden değil,
nasıl ölüneceğinden söz edilecek.
yarın
ne alınacağından değil,
her şeyin verilmesi gerektiğinden söz edilecek.
yarın,
en güzel nasıl ölüneceğini anlamanın vaktidir.
açlığı
vücutlarıyla zerre zerre tatmayanlar,
susuzluğu
en kavruk bir şekilde hissetmeyenler,
kırbacı
kızıl kanlarında yüzerken görmeyenler,
ölümü
kendi yüreklerinde koşturmayanlar,
insanlığın çekmiş olduğu acılara
her an şahit olmayanlar,
kendilerini
insanların dertlerinin zirvesinde
feda etmeyenler,
bilmezler anlamını bunun.
Onlar ki
kendi içlerindedirler
ve kendileri için yaşıyorlar,
başlarını alıp canlarını kurtarsınlar;
zira yarın
“kendisi için olmanın” olmadığı bir gündür.
yarın zamanın mabedinde
“ben”in patlama günüdür.
yarın insana yapılan
ve yapılmakta olan tüm acıların teşhir günüdür.
ve bu acı
her vücudun tahammül edebileceği bir acı değildir.
Yarın kırılmaya tahammül edebilecek şehitlerin
ve “şahitlerin” “kıyamet” günüdür.
***
işte bugün “Aşura” mahşeridir,
rezil etmek ve mahkum etmek için
kurulmuştur ilk mahkeme.
işte “Kerbela”,
tüm çağların Habil’lerinin
Huseyn’in duruşunda,
toprağın en gizli kalmış yerlerindeki insanları
görebilecek şekilde yükseldikleri
ve daha yükseldikleri yer.
Ve onların hepsi,
kırılıyorlar Huseyn’in vücudunda bir kez daha
ve insanlığın kızıl masumiyetini yüceltmek için
Hüseyn’in kanından
katre katre damlıyorlar.
Ve Kabilleri
kargaların kanatları altındaki sığınaklarında
rüsva etmeyi amaçlıyorlar.
Hüseyin
akrabalarını ve yaranının tamamını
çağırmıştır şahadete
gencinin vücudunda,
kırılmış gençliğimizi yansıtıyor.
ve kesik boğazında çocuğunun,
boğazlanmış çocuklarımızı elleriyle taşıyor.
Kerbela’da
şehittir Hüseyin’le gelen herkes
-kelimenin tam anlamıyla-.
hepsi Kur’an hafızları
ve tüm meydanların en iyi insanlarıydı.
ismini okuyorlar her öne çıkanın,
çünkü tanıyorlar onu
ve korkuyorlar onun kırılmasından.
iyi biliyorlar ki,
onun vücuduna inen her darbe düşmana değil,
kendi vücutlarına inmiştir.
feryadında feryat ediyorlar bir adamın:
şimdi, “öğretmenimiz”
ve çocuklarımızın “öğretmeni”!
ve başka bir yiğidin feryadında,
“onun öldürülmesiyle
haram kılacağız kendimize kadınlarımızı,
kadınlarımızı bize helal kılandı çünkü o…”
***
hakimlerinin yargılanması gerektiği bir mahkemede
ve gizli kalmış asırlık cinayetlerin
üzerinden perdeyi kaldırmak için,
delil üzerine delil çıkarıyordu Hüseyin.
etinden ve kanından başka insanın
nasıl bir delile sahip olunabilinirdi?!
Hüseyin,
geri tepiyor binlerce insanı,
geri çeviriyor onların yardım elini,
zira savaş sözkonusu değil.
sadece rezil etme,
kirliliği ifşa etme sözkonusudur
ve akan kan
asırların Habillerinin kanıdır.
Hüseyin,
geri çeviriyor hepsini.
çünkü mertlik için mert gerekiyor.
binlerce insanın yerine acı çekebilecek
ve öfkesinin feryadını gürleştirebilecek
ve hepsinin yerine ölebilecek bir adam…
Hüseyin,
çocuğunu, kardeşini, kız kardeşini
ve pişmeleri için hepsini
tandıra göndermeyi geciktiriyor
o zaman ileri atılıyor
ve yerden kaldırıyor vücudunu adamlarından birinin.
koşturuyor yanaklarında kızıl zafer,
şimşekler çakıyor gözlerinden.
asırların rençperlerini savunmak için,
etlerini ve kanlarını dostlarının
istediği gibi kaldırıyor.
paramparça olmuş, deri, et ve kemikler
rezil ediciye karşı kızgın kızıl bir örtü ...
asırların mazlumlarının savunması için
gerekli gördüğü,
aramış olduğu bu idi.
işte,
zalimin, katilin,
Kabil’in rüsva edilmesinin delili!
Ey hakim!
Ey Kabil!
şimdi bu altı aylık çocuğumun kanı,
tüm çağlarımızın rengini kızıla boyayan çocukların kanı!
Ey hakim!
Ey Kabil!
Şimdi bu parça parça olmuş kardeşimin vücudu,
çağlar boyunca
sizin yürüyüşünüze basamak haline gelen
kardeşlerimin vücudu.
Ey hakim!
Ey Kabil!
Bu yaşlı muallim,
bütün muallimlerin onuru olarak,
kendi bilinçli kanları
ve isar
fedakarlıkla,
sizin sömürü bayraklarınızı aşağıya indirmişler.
Ey hakim!
Ey Kabil!
işte avurtları çökmüş müezzinim,
avurtları çökmüş bütün şahadet edenlerin kıvancı.
işte susuz ağızlarımız,
çağlar boyunca
canlarımıza çaldığınız ateşin göstergesi.
Ey hakim!
Ey Kabil!
işte parça parça olmuş vücudum ve sırtım,
taşıdığım ekmek küfelerinin
derin yaralarının kadim izleri,
size hizmetimizin karşılığı olarak verdiğiniz
boş sofralarımızın hikayesini anlatıyor.
ve şimdi
bu ben,
bu çocuğum,
bu kardeşim,
bu dostum,
her parçası Habil’in
yalan ve aldatma sofranızı
daha da genişletmek için
kargalarınızın boğazına bıraktığınız parçaları.
ve işte biz,
kanın bütün delilleriyle “hayır!”
Hayır, senin alnının ortasına.
Ey Kabil!
Ey hakim!
hayır, bütün asırların alnına…
ve işte biz,
rezil edici ve perdeleri kaldırıcı.
artık senin isteklerine yardım edecek olan bulunur mu?
ey çağ,
artık onları hakim olarak tanıyacak mısın?
her ne kadar hakim olsalar da…
ey zaman
yok mu dilin “konuşmaya”?
ya da duymaya bizim “kulağımız?”
eğer böyle değilse,
neden böyledir?
