Sevgili kızım, uzun bir süredir seninle dostça, arkadaşça karşılıklı oturup konuşmak geçiyordu. Sürekli meşgul ve faaliyet içinde olan bir anneye sahip olmanın zorluğunu senin açından bakınca anlıyorum. Ancak hayat da ertelemeye gelmiyor ve sorumluluklar beni bekliyor. Yine de seni ihmal ettiğim düşüncesi yüreğimi sıkıyor. Bunu hak etmiyorsun diye düşündüğümden bu samimi, içten ve yürekten gelen kelimelerle satırlarda konuşmayı, hasbıhal etmeyi uygun gördüm. Belki senin de hoşuna gider. Ne bileyim kızımla içimden geldiği gibi konuşmazsam olmaz dedim kendi kendime ve uzayda uçuşan sayıya gelmez kelimeleri seçip seçip senin için dizdim. Umarım yüreğimden geçenleri sana anlatabilmişimdir. Neyse buna sen karar vereceksin.
Çok iyi hatırlıyorum 13 yaşlarındaydım. Çocuk dünyamdan çıkıp yetişkin olmaya adım atıyordum. Etrafımda olup bitenleri sanki ilk kez keşfediyor gibi her şeye dikkat kesilmiştim. Artık olan biteni farklı bir gözle baktığımı anlamaya başlamıştım. Önümde o zamana kadar açık olan pencereden farklı bir pencere açıldığını anlıyordum. Bu biraz, duyma yetisini kaybetmiş birinin yavaş yavaş duymaya başlamasıyla önce uzaktan sonra gittikçe yakından duymaya başlaması gibiydi.
Gittikçe daha fasih görmeye ve anlamlandırmaya başlamıştım. Bir gün şunu keşfettim kızım. Çok ilginç gelmişti bana. Üzerinde çok uzun zaman düşündüğümü ve kendime farklı bir tarz seçmek istediğimi fark ettim. Ne miydi bu keşfettiğim? Sabırsızlanma anlatacağım. Zamanla beni daha iyi anlayacak bir kapasiteye geldiğinde ne demek istediğimi tam olarak o zaman anlayacağını umuyorum.
İç dünyamda 7. 3lük bir depremle eşdeğer olan keşfim şuydu; aile saatlerimiz vardı bizim. Pazar günleri ailece o zamanlar yeni yeni yaygınlaşan tv. nin karşısına geçip kendimizden geçmişçesine yeni ve sanal bir dünyaya açılan kapılardan içeri girmeye sabırsızlanarak filmlere dalardık. Pazar yemeği yenmiş meyve zamanı gelmiş olurdu. Babam hiçbir mevsim meyvesini ihmal etmez alırdı. Her çeşit meyvenin lezzetini o zamanlar tatmışım, bugün o zaman aldığım kadar lezzet alamadığımı fark ediyorum şimdi, ama bu değil sana bahsedeceğim keşif.
Meyve tabağını hazırlayıp ortaya koyan genelde ben olurdum. Babamın tabağını ayrıca düzenlerdim. Büyük bir özenle… Babamı ve evimizdeki yerini hep önemsemiştim. Onun emeğiyle biz vardık bir nevi… Çalışıp, yorulması bizim rızkımız için didinmesi bu hizmeti fazlasıyla hak ederdi. Neyse…
Meyve tabağı tepeleme bir şekilde büyüklü küçüklü meyvelerle doluyken ortaya koyduğumda hemen kendini en uyanık sanan kardeşlerimden biri en büyük parçayı kapmak için saldırıya geçerdi. Ardından diğerleri… Bense onları seyreder bu meyve kapmaca yarışının bitmesini beklerdim. Şaşkınlıkla devam eden gözlemlerim beni şu düşüncelere vardırdı; Meyvelerin hepsi aynı tat ve lezzetteydi. Büyük olmasının ne önemi vardı? Birkaç gram fazla yemenin ne değeri veya nasıl bir çekiciliği vardı ki? Meyve aynı meyve olduktan sonra… Bu düşüncemin izini süre süre anladım sonunda. İnsanlar çok fazla tamah ediyor, eline gelene, kısmetine düşene razı olmuyordu! Şükretmek yerine daha büyüğüne, en büyüğüne gözünü dikiyordu!
Bu yarışta bazen anlaşmazlıklar oluyor ve birbirlerinin elinden meyvesini kapıp hemen ısırarak kendine mal etmeye kadar gidiyordu işin sonu. Böylesi davranmanın insanı küçülttüğünü düşünüyordum ki, ben bu yarışa girmemeye dikkat ediyordum. Herkes aldıktan sonra inadına en küçük meyveyi alırdım elime. Yavaş yavaş sindirerek lezzetine varırdım. Bitirdikten sonra bile başka bir meyveye ihtiyaç duymaz fazlasıyla doymuş hissederdim. Yani kardeşlerimin açgözlülükle ısırıp sonra bitirmeden bıraktığı gibi, meyveleri israf etmiyordum. Bunu yapmamam gerektiğini içimde yenice uyanan bir ses fısıldıyordu bana… Ben de bu sese kulak verdim.
Hiçbir zaman en büyük olana saldırmak istemedim. İçimden beni dürten aksi bir ses de vardı onu duysam bile, diğer yenice sesi dinliyor kendimi frenliyordum kızım. Bu bana bilemeyeceğin kadar büyük bilgelikler verdi. Henüz çocukluktan çıkan yeni yetme bir genç iken anlamıştım ki büyük lokma peşinde koşmak insanı alçaltıyordu! Kanaat ederek eline gelene razı olmak ise insana büyük bir doyum bahşediyordu. Hep büyük parça peşinde olmak zamanla başka insanların hakkını gasbetmeye kadar götürüyordu insanı.
Şimdi daha iyi görüyorum ki, en büyük parçayı kapan kardeşim, tüm kardeşlerinin hakkını gasbederek hakkına giren ve onların payını çalandı! Nefsi gittikçe büyüklenmiş ve her şeyin en iyisini, en güzelini ve en fazlasının kendisinin olması gerektiğini iddia edecek ve böyle inanacak hale gelmişti. Kendisini ne kadar küçülttüğünün farkına bile varmadan… Tabi insanların nazarında da küçüldüğünü bilmiyordu. Şimdi her zaman en büyük parçayı almakla kazanan mıydı o, yoksa kaybeden mi? Bu soruya sen cevap ver kızım…
(Devam edecek...)