Halebçe katliamı yıl dönümlerinde yüreğimi kanatan travmalar, ruhumu karanlık bir cendere içerisine sürüklemeye devam ediyor. Yaralarım, dertlerim kara bir toz bulutu gibi bütün hayatımı kuşatıyor. Padişahlar fermanımızı imzalamış, her yanımız ateş, duman ve ölüm. Feryadımız, boğazımızda düğümlenen hıçkırıklara dönüşüyor. Halebçe’ye düşen bombaların yüz misli benim yüreğime düşüyor, dünyanın sessiz kaldığı bu vahşet içimde bir iniltiye dönüşüyor.
Yıl 1988 Tahran’da bir medresenin küçük hücresinde arkadaşımla birlikte kalıyoruz, yeni ısınmaya başlayan havadan dolayı kimi zaman klimayı çalıştırıyoruz. O gün de sıcaktı. Klimayı çalıştırmış ve uyumuştuk. Bu gece her geceden farklıydı. Bir gariplik vardı üzerimde. Ovanın içinde yer alan şehirde kardeşimle birlikte mutlu dolaşıyorduk. Yapraklar, kuşlar, yeni bir hayatın rengini yansıtan çiçekler mutluydu. Garip bir şey. Herkes mutluyken, benim içimde anlam veremediğim bir sıkıntı vardı. Anneler çocuklarını emzirdikleri, çocuklar meydanlarda oynadıkları, ev halkı sofralarının başında yemek yediği bir zamanda, aniden üzerimize bir kabus gibi çöken savaş uçakları belirdi. Ateş kustular, kan kustular. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar tırpanla biçilmiş başaklar gibi savruldular. Yüreğine kan damlayan yaralılar “hewar! Hewar! Ma kes nîne bi hewara me bêtin!” feryatlarını göğe yükseltiyorlardı. Kimse duymuyordu, duymadı. Biz kalabalık bir grup kurtulmak için dağa doğru kaçmaya çalışıyorduk. Arkamızdan sarı, beyaz, kara bir toz bulutu bizi kovalıyordu. Kime dokunduysa, taş kesildi. Ağaçlar yandı, yapraklar kurudu. Elimi tutmuş, gözlerime yalvarırcasına bakan kardeşimi kurtarmak için çırpındım. İkimizin bakışları birbirinde dondu ve olduğumuz yerde kaldık. Kardeşim düştü, kucaklayıp siper olmak istedim olamadım. Donmuştum. Arkadan gelen yaşlı bir adam ensemden sürükledi o toz bulutundan kurtarmaya çalıştı. İçim kanıyordu, sadece bunu hissediyordum. Çığlık atmaya çalışmam boşunaydı. İnsanların pirinç taneleri gibi etrafa savrulduğu alandan, dağa doğru çıkmayı başarabilmiştik, ancak toz bulutu bizi de yakalamıştı.
Yaşlı adam beni bırakmadı ve dağın zirvesine taşıdı. Temiz havayla buluşunca çıkmak üzere olan can çıkmadı. Ama ben artık sessiz bir ölüydüm. Ölüm tarlalarının içinden dağın zirvesine kadar çıkabilmiştim, çıkmasına da bedenimin bütün parçaları sarı toz bulutunun içinde kalmıştı. Kan revan içerisindeydim. Çaresiz, umutsuz ve kimsesiz bir halde feryat edecek güce de sahip değildim. Ölümü, acıyı yaşamıştım. Sabahın serin esintisi arasından naif bir seda ezanı okumaya başladı… Allahu ekber! Allahu ekber! Buz gibi bir suyun içinde yüzüyordum adeta. Dehşet, korku ve ateş içerisinde uyandığımda klima daha çalışıyordu. Bu rüyaya ancak, akşam haberlerinde Halebçe’ye atılan kimyasal bomba görüntülerini gördükten sonra anlam verebildim. Acım bununla sınırlı değildi, yirmi gün sonra Urumiye devrim muhafızlarının komploculara taş çıkarırcasına, beni ziyaret için dağdan gelmiş olan yaşlı babamı ABD casusu diye yakaladıklarını ve işkence altında olduğunu öğreniyordum. Mutluluk, bahar, dağ, bombardıman, düşmanlık ve işkence. İşte ruhumun travmalarının gerçek kaynağı.
Baas rejimi, Kürtlerin muhalefetinden ve kimi zaman İran İslam İnkılabına destek olmasından dolayı imha konseptini devreye sokmuştu. 86’dan 88 yılına kadar süren Enfal imha harekatının devamında, korku, dehşet ve ümitsizliği hakim kılmak için kimyasal bombalarla toplu kıyıma karar verdi/verdiler ve Halebçe üzerine kimyasal bombalar yağdırdı. Enfal operasyonu bütün boyutlarıyla devam ederken, İran orduları Irak topraklarına doğru bir saldırı başlattılar. Kürdistan Yurtseverler Birliği, Celal Talabani önderliğinde İran birliklerine yardım etti ve Halebçe İran güçlerinin kontrolüne geçti. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. İnsan öldürmenin bütün yöntemlerini iyi bilen ve bundan dolayı Kimyasal Ali lakabına layık görülen Irak Kuzey Cephe komutanı Korgenaral Ali Hasan Majit Tikriti, zulmün, cinayetin tarihini yeniden yazmak maksadıyla, dünya canilerinin zehrini Halebçe’nin üzerine yağdırdı. Hayat bir anda zehre dönüştü. Baharın müjdesini getiren Mart ayının ortalarında savaş uçakları kimyasal bombalarını bıraktılar, şehirde bulunan İran askerleri, peşmergeler, sivil halk toplu katliama maruz bırakıldı. Beş binden fazla insanın katledildiği ve yedi bin civarında yaralının olduğu açıklandıysa da, daha sonraki incelemeler zayiatın daha büyük olduğunu gösteriyordu.
Neden bu insanlar öldürüldü? Günahları neydi? Savaşın gerekçesi, masum insanların öldürülmesini haklı gösterebilir mi? Katliamdan altı ay sonra iki ülke arasında barış anlaşması imzalandı. Irak güçleri ateşkesten beş gün sonra Halebçe’ye karşı yeni bir operasyon düzenlediler ve yüzlerce sivili katlederek şehri yeniden ele geçirdiler. Onbinlerce sivil, yeni bir toplu katliamın habercisi olan operasyondan kurtulmak için, daha kış şartlarından kurtulamamış olan Çukurca sınırlarındaki dağları aşmaya çalıştılar. Çamurda, yalın ayak, çaresiz bir şekilde geldikleri ülkede “Kuzey Iraklılar” olarak anıldılar. Sınırın bu yanında fırsatçılar, insanlıktan nasibini alamayanlar, onların çaresizliğinden yararlanmaya çalıştı. Onlara yapılan zulme bir yenisini ekleyerek, tarihe kara bir leke bıraktılar.
Irak rejimini destekleyen ABD, kamuoyunun zihinlerini bulandırmak için farklı suçlular bulmaya çalıştı. ABD 2004 yılında yayınladığı raporla, zehirli silahların İran’a ait olduğunu iddia etti. Kimyasal bombalar sadece Halebçe’de yaşayan insanları öldürmedi, onların neslini de kuruttu, tabiatın dengesini bozdu ve uzun yıllara yayılan caniliğin temellerini attı. Yapılan araştırmalarda, Halebçe’de özürlü doğumların oranının Hiroşima ve Nagasaki'nin onlarca kat daha fazlası olduğu kaydedilmektedir.
Türkiye’ye sığınan Kürtler olmasaydı, belki bu acıdan haberdar olmayacak ve cinayetin boyutlarını öğrenemeyecektik. Medyada cinayetin ipuçlarını veren görüntüler öfkeyi, intikamı, cinayeti, cinneti, insani değerlerden arınmayı açıklamaya yetiyordu. Her taraf ceset doluydu, günler sonrasında şehre görüntü almaya giden gazeteciler, insan cesedi kokusundan hareket edemiyorlardı. Küçücük çocuklar, kimyasal bombaların ateşinde yanmıştı. Derileri yanan küçük çocuklar ya babalarının kucağında, babalarıyla birlikte taş kesilmişlerdi, ya da annelerinin kucağından yere savrulmuşlardı. Saddam’ın böyle bir canilik yapacağına ihtimal vermeyen aileler, avlularında, balkonlarda sofralarını açmış güne çocuklarıyla mutlu bir şekilde başlamanın hazırlığını yapıyorken, kimyasal bombalarla donmuş haldeydiler. Şehirden kaçmayı başarabilenler, çukurlarda, tarlalarda toplu halde donmuşlardı. Körpe bebekler bombaların tesiriyle kan kusmuşlardı, zehirli ölüm onları annelerinin kucağında yakalamıştı.
Sessiz ölüm, sessiz çığlıkla sonuçlandı. Evet bu tarihte de başımıza kimyasal bombaları yağdırdılar, kanımızı akıttılar ve daha sonrasında işledikleri cinayetin izlerini kaybettirmek için, kanımızı yıkadılar. Oysa onların işlediği cinayetin etkisi yıllarca sürecek ve ruhunda bu acının travmalarını yaşayan her insan, canilere lanet okumaya devam edecek. Onların yüreğimizin derinliklerine kazıdıkları yara hiçbir zaman sağalmayacak ve bu da zalimlerin uykusunu kaçırmaya yetecek. Ölüm tarlaları ortaya çıktıkça, nasıl bir zulümle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayacağız. Ölüm tarlalarından gelen her yeni haber, ırkçı zihniyetin mazlum yaralılara neler yaptıklarını rivayet ediyor. Onlar yaralılarımıza bile merhamet etmeyenler. Yaralılarımızı parçalayıp köpeklere yedirenler. Tarih onların bu insanlık dışı çehrelerini unutmayacak ve onların kararmış vicdanlarını insanlığa ifşa edecektir. Onlar bize darağaçlarını kurdukça, biz yeniden dirileceğiz. Peki bu acıya reva görülen biz kimiz? Biz tarihin mazlumlarıyız, Habil’iz… Rehberleri karga olanlar, bizi yok etmek için kargaya özendiği müddetçe de bu acı bitmeyecek. Bir taraftan yoksulluğun pençesinden kurtulmak için, hamallık küfesini sırtımızdan indirmiyorken, diğer yandan bu zalimlerin kırbaç yaraları bedenimizden hiç eksilmedi.
Halebçe zulmü vesilesiyle, bu zulmü bize reva görenleri, seyirci kalanları, başkalarının atından inmeyen piyadeleri ve bizi insanlığın gündeminden çıkarma çabasında olanları lanetliyorum. Allah zalimleri sevmez, biz de sevmeyiz. Allah zalimlerin yaptıklarından habersiz değil, Allah onları korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir günde cezalandırmayı hesaplıyor ve dolayısıyla onların yeryüzünde daha fazla rezil olmaları için bu cezayı erteliyor. Yeryüzünde de bu zalimlerin nasıl rezil olduklarına hepimiz şahit oluyoruz. Cinnet içerisinde olan ırkçılığın neler yapmak istediğini ve yaptığını da görüyoruz. Elbette Allah’ın hesabı beşerin hesabının üstündedir.
Beni ensemden yakalayıp, dağın zirvelerine sürükleyen ve yeniden hayat bulmamı sağlayan yaşlı adam, “libka fişekê bide birnoya xwe, bi Xwudê gelî me gele gunehe. Belingaz û perîşane…” derken içine gömdüğü acının köhnemiş travmalarını özetliyordu.
Yüzyıllardır ölüyor öldürülüyor kirli oyunlara kurban giden pak alınlı mertlerin torunlarıydık.Herşeyimiz yiğitlik üzerinden tanımlanabiliyordu ancak. Bu yüzden en çok da bizden korkardı zalimler ve en çok da bizi yaşatmak istemezlerdi. Çünkü biliyorlardı zulme, ifsada ve kaypaklığa kolay kolay rastlanmazdı Kürdistanda. Ondan ya bize hiç eman vermediler bir oyun bittimi bir başka ifsad oyunu ile karşımızda durdular ve tüm tarihlerini bize duydukları korkular üzerine neredeyse kurguladılar konu komşular. Bizde çocukalr kundak da bile korkutur oldu onları. Üzerimize geldikçe biz daha çok biz olduk, öldükçe daha da çoğaldık ve iflas ettiler-etmekteler- edecekler.. Halepçe aslında yıların Kürdistanıydı ve yanıyordu, kanıyordu ve bizlerde aslında yaşayan ölülerdik. Kabul görmüyoduk, sayılmıyorduk, kendi yurdumuzda istenmiyor ve hatta yabancı kabul ediliyorduk ve halende bu durum böyle. Peki neredeyiz şimdi Kürtler hangi burçta acaba? Zalimler Kürtlerin elinden kurtuldular mı-kurtulacaklar mı. Şimdi rahatlarmı Kürde eman varmeyen her kim varsa. Yoksa etekleri mi tutuşmuş, görünen karada Kürtler mi var artık ve hiç varamayacaklarmı zalimler karaya. Acaba Kürtler bu yönüyle zalimlere bir cehennem yaşatmıyorlar mı bugün. Acaba dağlara bayırlara bilmem ne yazanlar tasavvurlarında taşıdıkları korkulardan yana Kürtlerin mapusu değillermi? Acaba bölünmez denilen bütünler hiç birleştimi ki? Kürtler hiç boyun eğdiler mi ki kendi içlerinde bile biri ötekine. Evet imha olur ama onursuz asla olamazdık ve olmayacağız.
Zalimler iyi bilsinler ki Kürtler Allah'ın zalimlere karşı kılıcı olma şerefini elde edecekeler biiznillah.!
Ve halepçe şehitlerine cennete selamlarımızı ulaştırsın Rabbimiz..
Ve alnımızda taşıdığımız halepçe ve diğer tüm sorumlulukarımız uğruna bir ömür bihakkın cehd ve xiret üzere durmadan yorulacak azimde bizi muvaffak kılmasını Kabe'sinin ve Yetim'inin Rabbi olan Allah'tan tüm hücrelerimizle diliyoruz.
Bizler yetim bir halk olarak gücümüzü, son peygamberini yetimlerden seçene olan secdelerimizden alacağız.
Allah' da kendisini vekil edinenlerledir.
Ve hakir düşürülmüşleride yeryüzünün varisleri kılmak istediğini söyler..
necmi kaya
18-03-2011, 11:25:56
Yabancı baharın yalancı mevsiminde,
Halebçe ölüm tarihine yazılmış firavuni destan…
Ölüm hiç bu kadar soğuk olmamıştı,
Bir şehrin başında, ortasında, sonunda….
Gün ortası kara bulutların dolaştı semalarda,
Kansız bedenler tek tek düştü toprağa..
Kaderi emir toplarına bağlı ölü canlar…
Oyunlar, hileler ardında ay ortasına düşen gözler,
Kuruyan eller, akmayan gözler,
Ölümü kucağına alan küçük canlar,
Yazılanlar, çizilenler, arkasına bakmayanlar…
Küçük canlara büyük bombaların nasip görüldüğü,
Kırlangıç gözlü çocukların bir daha koşmadığı,
Baharın ortasında tohumların kuruduğu,
Kapı eşiklerine gövdelerin düştüğü,
Ocaktaki aşa zehrin katıldığı,
Ekmeğe, suya, toprağa, insana, dağa, taşa,
Medeni tozların sindiği,
Bir firavuni destandır Halebçe…
Kelimelerin düğümlü,
Kaderlerin ölümlü,
Baharların sancılı olduğu bir şehirdir HALEPÇEM..
Muhacir Erkam
18-03-2011, 10:26:40
Halepçe Katliamının müsebbiplerini ve bize bunca acı yaşattıran bütün zalimleri lanetliyor Kahhar ve Adil olan Allah'ın o çetin gününe havale ediyorum. Yakup abi yanmış yürepiniz yüreğimizi de yaktı.
Sizin çalışmalarınız bizim için büyük bir değerdir. Allah razı olsun sizden.
******
...
Newroz kapıda bekliyordu…
Senden beş gün sonra baharın gelişi her yerde kutlanılacaktı.
Nazenin çiçekler esen rüzgârlar eşliğinde renk cümbüşü sergileyip, hayalleri özgürlük kokan gençlerle uzun bir halaya duracaklardı…
Ateşler yakılacak, Özgürlük zılgıtları sevinç eşliğinde göklere burcu burcu yol alacaktı.
Umut, yitirilen bir değer gibi yüreklerdeki yerini alacaktı. Özgürlük muştularına ram olacaktı halepçenin sokakları. Ovalar, gökler ve dağlar umudun rengine bürüneceklerdi.
***
Ve 16 mart sabahı…
Güneş bir garip doğmuştu bu sabah.
Neden her yer tenhalığa hüküm giydi ki sanki bu seher vakti?
Hafif hafif esmeye başlamıştı rüzgar. Zehir taşıyan bulutlardan emaneti alıp savuruyordu umutların ekildiği halepçenin üzerine.
Ölümün uğultusu, korku tufanı olup, gök gürültüsüne denk ürkütücü bir sesle gökleri zehir yuvasına çeviren uçaklardan masum ve mahzun bir kentin üzerine boşalıyordu.
Ve ılık ılık esmiyordu rüzgâr umut sağanağı gözleri kör ediyordu. Serin bir nağme götürmüyordu kulaklara, sağırdı artık değdiği kulaklar ve bahçeleri, umutları talan ediyordu… Bülbüllerin gazelleri figan yüklüydü, kahır yüklüydü hınç yüklüydü…
Ve duman dumandı her yan. Yağmurun ardından yükselen toprağın körpecik kokusu değildi, bu kez elma kokuluydu dumanın ardından kenti yasa boğan… Kenti ölümün soğuk ellerine teslim eden…
Bu baharda dere kenarlarında boy atan nergisler ölüm mü kokuyordu Helepçem?