Eskiden doğa olaylarına bakılarak mevsim değişiklikleri anlaşılıyor idiyken, şimdi artık -özellikle şehirliler için - dükkânların vitrinlerine bakılarak bunlar anlaşılır hale geldi. “Sezon sonu indirimleri”, girilen mevsime göre ”yaz, kış, bahar indirimleri” gibi reklamlarla daha o mevsim gelmeden gelişinden haber veriliyor.
Bugünlerde artık çarşı pazarda dolaşırken bir mevsimin bitişini ve yeni bir mevsimin başlangıcını haber veren bu tür reklamlarla karşılaşmamak işten bile değil.” ‘Kara’ kış bitiyor, bahara giriyoruz” muştuları ulaştırılıyor her tarafa.
Belki herkes tarafından sevilmez kışlar ve yazlar; ama baharları sevmeyen çok nadir olsa gerek. Mevsimlerin değişimlerine bağlı olarak insanların hayatlarında da önemli değişim dönüşümler yaşanır biyolojik ve psikolojik olarak.
Doğayla birlikte insanın ümitlerinin de nevş-u nema ettiği, filizlendiği, tomurcuklandığı mevsimlerdir baharlar. Ölüm sonrası dirilmeyi yaşayan tabiat misali, iliklere kadar işleyen kışın soğuklarına karşı derin kış uykusuna dalan ümitler, artık iyice gerilip kendine geliyor, tomurcuklanıyor, gürbüzleşiyor bahar güneşiyle.
Müminin şanındandır ümit. Kadir-i Mutlak olan Rabbe dayanan mümin, bu hasletinden bir lahza bile olsa ayrı duramaz. En dar, en tehlikeli, en kasvetli anlarında, kendisini karanlıklardan aydınlığa çıkaran Mabudunun kendisine şah damarından daha yakın olduğu, kalbiyle ve elleriyle O’na yöneldiğinde kendisini boş çevirmediği, tüm kâinat bir araya gelse bile, O dilemedikçe kendisine ne bir zarar ne de bir fayda sağlayamayacakları bilinç ve şuuru daimi bir teyakkuz halindedir müminin. Bu nazarla, müminin ümidinin tükendiği, iflas ettiği bir mevsim yoktur. Harici şartlara bağlı olarak med-cezirler, artma ve azalmalar yaşasa bile, tükenmişlik hali asla dip noktası değildir mümin için ümit… Fakirin yitiği değildir ümit; fakirdir, yoksuldur ümidi yitiren.
Doğa ve bireyler gibi toplumlar ve medeniyetler de yaşar mevsimleri.
Uzun yıllar, hatta yüzyıllardan beri âlem-i İslam’ın üzerinde kara bulutların kâbusu eksilmiyor nedense… Kalpleri gecenin zifirisi gibi kapkara kukla diktatör ve krallar, karabasan gibi üzerine çöktüğü bu diyarların halklarına karşı buz kesilmiş vicdanlarında en ufak bir sızı duymadılar, duymuyorlar. Her bir karışında peygamberî izler taşıyan, bağrından nebi ve resulleri, veli ve âlimleri çıkaran bu toprakların insanıyla geçmişi arasındaki maddi-manevi her türlü bağın koparılması ve binaenaleyh kişiliksizleştirilmesi ve kimliksizleştirilmesi için yıllar yılıdır üstün gayretler (!) sarf eden mürtezeka (paralı asker) sözüm ona yöneticilerin, layık olmadıkları mansıplardan ve topraklardan ihraç edilmelerinin zamanı değil mi? Bu kapkara gecenin sabahı, bu kara kışın baharı yakın değil mi?
Ecdatları Emeviler’den kendilerine tevarüs eden yezidî mirasa dört elle sarılmış, bu meşum mirasın berhava olmaması için her türlü melaneti ve zorbalığı yapmaktan geri durmuyorlar, durmazlar. Yezit gibi…
Siyasetin “S”si, insan haklarının esamesinin okunmadığı, siyasi bir varlık namına üç-beş insanın bile bir araya gelemediği bu diyarlarda binlerin, yüz binlerin, milyonların, hem de en radikal siyasi istemlerle; zorba ve hunhar idarecilerinin devrilmesi talebiyle bir araya gelmeleri hafife alınabilecek bir gelişme değildir, olmamalıdır asla.
Kral ve diktatörler ile avanelerinin dokunulmazlıkları Allah ve Resulü’nün (s.a.s) dokunulmazlığından daha baskın, onlara hakaret dinin mukaddesatına hakaretten daha ağır sayıldığı bu diyarlarda, böyle bir tasavvur ve tahayyülün kendisi bile korku veriyorken o insanlara, bugün o despot idarecilerin en üst perdeden telin edilebilmelerini umursamak lazım.
İnsanlığın dareyn’deki saadetinin İslam’la olacağı tartışmasızdır. Bu gelişmelerin hemen akabinde İslami bir yönetimi ummak bir hak olmakla birlikte, hemen akabinde bu sonucun doğmaması üzerine “ya bundan da bir şey çıkmaz” diye oralı olmamak, tek kelimeyle o halkları ve direnişlerini hafife almak olur. İslam, -kabul noktasında- belki tüm insanların ortak paydası olmasa bile, insani değerler, insanca yaşamak ve bunun başat şartı olan özgürce yaşam tüm insanların ortak paydası ise, bu halkların insanca yaşama yönündeki taleplerini de bu minvalde görüp değerlendirmek de onların en tabii hakları olsa gerek.
“De ki: 'Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin” (Al-i İmran: 26)
Allah’ın mülk ve saltanatından başka hiçbir mülk ve saltanat kalıcı değildir. İlahi bir sünnet/yasa olarak dünyevi mevki, makam, iktidar ve zenginlikler insanlar arasında dönüp dolaşır. Bu ister ilahi bir musibetle direk olsun, isterse de bazı mahlûkatın üzerinden dolaylı olarak gelsin sonuç değişmez. Zevali hiç düşünülmeyen nice insan, topluluk, iktidar ve medeniyetlerin yeri geldiğinde, kendilerinden sonraki nesillerin okuyup ibret almaları için tarih sayfalarında nasıl da yerlerini aldıklarını bilmeyen nadir olsa gerek.
Kuzey Afrika ülkelerinde başlayan ve daha başka nice ülkeye sıçrayan, sıçrama istidadı gösteren mevcut gelişmelerin nereye gideceğini, kimin lehinde ve kimin aleyhinde sonuçlanacağını şimdiden kestirmek kolay olmayabilir. Ancak, bir Müslümanın, zulüm ve tuğyanın zevaline sevinmesinden daha tabii ne olabilir ki!? Bu diktatöryal sistemlerin peşi sıra devrilmelerinin doğurduğu boşluğun nasıl ve kimin tarafından doldurulacağı henüz netleşmemekle birlikte, bazı zulüm düzenlerinin bertaraf edildiği muhakkak. Sabıkan Müslümanlar, Hıristiyan Bizans’ın Mecusi Farslara galebe çalmalarına bağlı olarak Müslümanların nasıl sevindiğini Kuran bize tasvir ediyor. “Rumlar, yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Önce de, sonra da emir Allah’ındır. O gün Allah’ın (Rumlara) zafer vermesiyle mü’minler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” (Rum: 2-3-4-5). Burada bir küfrün diğer bir küfre galibiyeti söz konusu. Buna rağmen bu, müminleri sevindiriyor. Neden? Mümin olmanın kendi içinde dereceleri olduğu gibi küfrün de kendi içinde dereceleri vardır. Küfründe en az şiddetli, icraatlarında da İslam’a en az zararlı olan küfür Müslümanlara daha yakın olandır. Küfrün dereceleri arasındaki farklılığa Kuran şöyle değinmiştir: “Şüphesiz, inkâr edenler ve Allah yolundan alıkoyanlar gerçekten uzak bir sapıklıkla sapmışlardır. Şüphesiz inkâr edip zulmedenler (var ya), Allah onları asla bağışlayacak ve doğru yola iletecek değildir. (Allah onları) ancak içinde ebedî kalacakları cehennemin yoluna iletir. Bu ise Allah’a çok kolaydır.” (Nisa: 167,168,169). Bu yüzden Kuran, örneğin Yahudiler ve müşrikler ile Hıristiyanlar arasında da bu kabilden bir ayrıma gidiyor: “Andolsun, insanlar içinde, mü'minlere en şiddetli düşman olarak yahudileri ve müşrikleri bulursun. Onlardan, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: 'Hristiyanlarız' diyenleri bulursun. Bu, onlardan (birtakım) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte büyüklük taslamamaları nedeniyledir.” (Maide: 82).
Yukarıda mezkûr Al-i İmran 26. ayetle ilgili olarak son dönemin büyük müfessirlerinden Tunuslu Tahir bin Aşur şu yorumu yapıyor: ’Bütün bunlarda, zalimlerin helakine bağlı olarak Allah’a hamt etmenin bir hak olduğuyla ilgili olarak bir tembih vardır. Çünkü helakları insanların salahı demektir. Salah da nimetlerin en büyüğüdür. Nimetin şükrü de vaciptir. Bu hamd da şükürdür, çünkü bir nimetin karşılığıdır. Onların helaki salahtır; çünkü zulüm, hakların değiştirilmesi ve şeriatla amelin iptalidir. Hak ve salah değişince yıkım ve anarşi yerini alır, insanlar hayatlarında fitneye uğrarlar. Zalimler helak olunca adalet geri gelir. O da âlemin ayakta durmasının kıstasıdır.‘
Kaldı ki bu diktatörlere başkaldırıyı yapanların ezici çoğunluğu Müslüman halklardan müteşekkil. Yani bir küfrün diğer bir küfre galebesi değildir söz konusu olan. Bilakis, Müslüman halkların kâfir ve/veya zalimlere karşı bir başkaldırısı ve direnişidir. Sahabe az zararlı kâfirin çok zararlı kâfire galip gelmesine sevindilerse, bu Müslüman halkların istibdada karşı direnişlerine ve zaferine sevinilmez mi?
Tabi bu sevinç, yaşananlara boğulup da o diktatörlerin gidişinden sonra gelişmelerin nereye varabileceği, sonuçlarının menfi mi müspet mi olabileceği, yapılabiliyorsa menfi sonuçlarına karşı tedbirlerin alınmasıyla ilgili çalışmalara bir engel değildir, olmamalıdır.
Kuşkusuz o diktatörlerin başına gelenlerde nice alınması gereken ders ve ibretler vardır. Bunlardan en önemli olanlardan biri de şu ayette işaret edilenlerdir: “Kitap Ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur. Onların çıkacaklarını siz sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Böylece Allah(ın azabı) da, onlara hesaba katmadıkları bir yönden geldi, yüreklerine korku saldı; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ey basiret sahipleri ibret alın. Eğer Allah, onlara sürgünü yazmamış olsaydı, muhakkak onları (yine) dünyada azaplandırırdı. Ahirette ise onlar için ateş azabı vardır. Bu, onların Allah'a ve O'nun Resûlü’ne 'başkaldırıp ayrılık çıkarmaları' dolayısıyladır. Kim Allah'a başkaldırıp-ayrılık çıkarırsa, muhakkak Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.” (Haşr: 2,3,4)
Ayet, basiret sahiplerine seslenerek, maddi ve askeri imkânları yerinde olan kişi ve toplulukların yahut bu imkânlara sahip bulunmasalar bile sırtlarını uluslar arası istikbar güçlerine dayayan uydu ve kukla yönetimlerin görüntülerine aldanıp da ‘sonu gelmez’ iktidarlar olarak değerlendirmemeleri, bu ayetin sebeb-i nüzulu olan Ben-i Nadir gibi sağlam kalelere bile sahip olsalar, saltanatlarının tarumar olabilmesi için kalplerine bir korkunun düşmesinin fazlasıyla yetebileceği, buna mukabil olarak müminlerin her dem ümit var olmaları ve Allah’ın korkusunun dışında kalplerinde başka bir korku tanımamalarına dikkatleri çekiyor.
Zaferin tahakkukunu engelleyen en önemli psikolojik bariyer kuşkusuz korkudur. Maddi imkânlar yerinde olsa bile bu bariyerin aşılmaması halinde zillet kaçınılmazken, maddi imkânsızlıklara rağmen bu bariyerin aşılması halinde de izzet kaçınılmaz olacaktır. Musa (a.s.), kavmi ben-i İsrail’e “'Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz' (Maide:21) dediğinde onlar; “Dediler ki: 'Ey Musa, orda zorba bir kavim vardır, onlar çıkmadıkları sürece biz oraya kesinlikle girmeyiz. Şayet oradan çıkarlarsa, biz de elbette gireriz” (Maide: 22) Bunun üzerine Ben-i İsrail’den iki mümin, kavimlerine şehrin kapılarından içeri girmelerini, ama sadece bunu yapmaları halinde galip olanların kendileri olacaklarını şöyle telkin ettiler: “Korkanlar arasında olup da Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki kişi: 'Onların üzerine kapıdan girin. Girerseniz, şüphesiz sizler galipsiniz. Eğer müminlerdenseniz, yalnızca Allah'a tevekkül edin.' dedi.” (Maide: 23). Yapacakları tek şey, herhangi bir risk almaksızın sadece şehrin kapılarından içeri girmekti. Buna rağmen korkaklıklarından işi daha ileri taşıyarak şöyle dediler: “Dediler ki: 'Ey Musa biz, onlar durduğu sürece hiç bir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidip ikiniz savaşın. Biz burada duracağız.” (Maide: 24)
Aşılamayan bu korku duvarları bırakın saldırı ve savaşı, mücerret direnişe bile mani olur ki, bu durumda nusret ve izzetin tecellisi muhal olur. Bu demektir ki, başkaldırı, direniş ve mücadele öncelikle zillete rıza gösteren korkak nefse karşı yapılmalıdır. “Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar (öz’e dönüş veya öz’den uzaklaşma), bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiç bir (biçimde imkân) yoktur; onlar için O'ndan başka bir veli yoktur” (Rad: 11)
Bu, korkak olmalarının bir sonucuydu ve kırk yıl boyunca çölde kaybolmalarıyla cezalandırılmalarını beraberinde getirdi. “(Allah) Dedi: 'Artık orası kendilerine kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar yeryüzünde 'şaşkınca dönüp duracaklar.' Sen de o fasıklar topluluğuna üzülme.' “ (Maide: 26)
Her türlü değeri maddi esaslar üzerine bina etmiş olanların en büyük korkusu o değerleri yitirmek ve ölümdür. Çünkü ölüm onlar için bir yok oluş ve bitiştir. Bu yüzden de nefret ederler ölümden. Ölmemek için veya ölümü geciktirmek için her yolu mubah görür onlar. Ölmemek, daha çok yaşamak için büyük haz ve mutluluk duyarlar ezmekten, öldürmekten. Bundandır ki, yükselir saltanatları aksakallı dedelerin, beli bükülmüş ninelerin, gözü yaşlı annelerin, masum bakışlı evlatların ah-u figanları üzerinde.
Hakkı görebilecek göz, hakkı duyabilecek kulak, hakkı söyleyebilecek dil, hakkı kaim kılabilecek el ve hepsinden önemlisi hakkın maşuku olabilecek gönülden mahrum olan o ceberut yöneticilere gelince; onlar, seleflerinin yok oluş ve zillete duçar olma nedenlerini görebilecek basiretten yoksun olduklarından ve o yüksekliğe bir türlü çıkamadıklarından, seleflerinin yaptıklarını yaparak kendi bindikleri dalları kendi elleriyle keserek sonlarını getiriyorlar. “Onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terk ederiz.” (Enam: 110)
Cemreler düştü birer birer. Düşen her bir cemre kışın bir sayfasını kapatıp bahardan birer sayfa açtı. Her bir zir-ruh için hava, su ve toprak daha yaşanır hale geldi düşen bu cemrelerle. Bu kıyamların her biri birer cemre. Mazlumlara hayat, zalimlere memat olan birer cemre. Mazlumların ruhlarını ve bedenlerini ihya edip önlerini aydınlatan birer kıvılcım, zalimlerin zulümle abat edilmeye çalışılan saltanatlarını yakıp kül eden birer kor ateş…
Ümit var olmak… Günleri ve dönemleri insanlar arasında devr-i daim kılan mutlak kudret, ilim, irade ve iyilik sahibi Allah’tan, tüm bu yaşananları ve yaşanması muhtemel görünenleri ‘hüsn-ül hitam’ (güzel sonuç) ve ‘hitamuhu misk’ (bitişi misk gibi olan) kabilinden kılması, artık Nil’in, Fırat’ın, Dicle’nin sularının özgürce akması, Kürdün, Arabın, Türkün, Farisin çocuklarının kenarlarında korkusuzca oynaması, her dilin kardeşlik türkülerini dillendirdiği güzel günlerle bu günleri tebdil etmesi, gecenin en zifiri anında bile yakın olduğuna iman ettiğimiz sabahın, bıçak gibi kesen dondurucu zemheri soğuklarına rağmen tahakkuku muhakkak olan baharın vaki olması duasıyla… Ümit varız, ümit doluyuz.