Selamun Aleykum…
Bismillahirrahmanirrahim.
Virginia’da vatandaşlarımın sevgi mahfilinde bulunduğumdan dolayı fazlasıyla kendimi mutlu hissediyorum. İranlı ve Afganlı aynı dili konuşan üniversite öğrencileriyle birlikte olmaktan dolayı sevinçliyim. Yeşiller hareketinin yedinci yılında, ülke içerisinde devam eden gelişmelerle ilgili olarak birkaç konuya değinmek istiyorum. Konuşmamı sadece bu meclisi gözeterek yapmamaya çalışacağım, dolayısıyla dostlarımın konuşmama tahammülle yaklaşmalarını dilerim. Yapacağım bu konuşmayı aslında İran’da yapmamın gerektiğine inanıyorum, ancak sizin de kabul edeceğiniz gibi İran’da konuşmanın imkânlarını yok ettiler. Dolayısıyla orada böyle bir toplantı yapmamız mümkün değil. Bunu gözeterek, burada yapacağımız konuşmayı dostlarımızın vasıtasıyla, yeni teknoloji, youtube ve internet yoluyla, İran’a duyurmanın çarelerini araştıracağız. Özet ve kısaltarak son bir iki hafta içerisinde İran’da meydana gelen gelişmeler konusuna işaret etmeye çalışacağım.
Bizim İranlıların en önemli sorunlarından biri, kendi hükümetimize onları kabul etmememizin ve eleştirmemizin mümkün olabileceğini, bununla birlikte Müslüman, İranlı, vatanı satmayan ve inancına bağlı insanlar olabileceğimizi ispatlayamamaktır. Üzülerek söylemek gerekirse ülkemizin hakimleri onlara muhalif olan herkesin belli bir yere bağlı olduğunu ve kötü niyetler taşıdıklarını düşünüyorlar. Onlara göre, muhaliflerin ya dininde, imanında sorun var, ya ecnebilerin uşağıdır, yabancıların casusudurlar. İran düşmanlarından para almış, din düşmanlarından birinin etkisi altında kalmışlardır. Bu ve benzeri kavramları, argümanları İran medyasında, radyolarında veya ülke rehberinin, şahsiyetlerinin konuşmalarında sıkça duyabilirsiniz. Çerez gibi, bu kavramlardan bolca istifade ediyorlar. Yaptıkları açıklamalarında, “muhaliflerimiz, mufsidil filerd (yeryüzünde fesadı yayanlar), muharip (Allah’a savaş açanlar), bağidirler (zamanın imamına isyan edenler), fitnecidirler, karıştırıcıdırlar, teröristtirler, eşkıyadırlar, isyancıdırlar” diyorlar. “Bizim muhaliflerimiz bizim icraatlarımızı eleştiriyorlar, bizim yasalarımızı, uygulamalarımıza itiraz ediyorlar. Bizi, uygulamalarımızı kabul etmeme hakları var. Böyle yaptıkları halde hiçbir sorun olmaması mümkündür.” Dediklerini hiçbir zaman duymadık. Onlar hiçbir şekilde, bir insanın mütedeyyin, şeriatçı, inançlı ve Müslüman olduğu halde onları eleştirebileceği, onları kabul etmeyebileceğini hiçbir şekilde kabullenemediler. Onları kabul etmediğiniz an, “mukaddeslere ihanet edilmiştir” diyorlar. Aşura gününde, İran’da yaşananlarla ilgili olarak pek çok film, görüntü dünya medyasına yansıdı. Herkes gördü ve hatta orada olmayanlar, halkın büyük çoğunluğunun azadari/matem merasimlerine katıldıklarını, geleneksel şiarların/sloganların yanı sıra gelenekselden farklı olarak siyasi bilinci yansıtan sloganlar da attıklarını gördüler. Güdümlü İran medyası, artniyetli bir kısım insanlarn bu merasimlere katıldıklarını mukaddesata ve İmam Hüseyin’e hakaret edildiğini savundular. Aşura ve Muharrem’in saygınlığını, kutsallığını çiğnediklerini, korumadıklarını söylüyorlar. Aşura gününde söylenenleri, sloganları dikkatli bir şekilde incelediğimiz zaman, atılan sloganların ya İmam Hüseyin’e saygı veya onun hedeflerine saygı içerikli olduğu görülür. İmam Hüseyin’in en başta gelen asli hedefi, amacı zulme/baskıya, istibdada, zorbalığa karşı mücadele vermekti. Örnek olarak İmam Hüseyin bu gün yaşasaydı bundan 1360 yıl önce yaşamış olan Yezid’e yönelik olarak mı slogan atardı, yoksa “kahrolsun zamanımızın Yezid”i mi derdi? O dönemdeki Emeviliği mi, yoksa günümüzün Emeviliğini mi eleştiri konusu yapardı? Elbette ki mesajı güncel olurdu. İmam Huseyin’in bağlılarının yaptığı buydu. Yaklaşık bundan bir hafta önce Aşura merasiminde onun taraftarları, camilerde öğrenmiş oldukları dini eğitim, siyasal bilinçlenme doğrultusunda, kendi ülkelerindeki olayları göz önünde bulundurarak, hareket ettiler dünün mesajını günümüze uyarladılar ve örnek olarak, “kahrolsun diktatör!” dediler. İran’da yaşanan bazı olayları Kerbela ve Aşura olaylarıyla benzer gördüklerinden, eleştirilerini ve itirazlarını dillendirdiler. İran hükümeti bütün bu eylemleri, mukaddesata ihanet olarak telaki etti. Sanki mukaddesat birisinin müstear/takma ismiymiş gibi hüküm verip, yorum yaptılar. “İslam’a hakaret olmuş” dediklerinde, aslında böyle bir şey olmadığını ve hatta kimsenin hayalinden bile geçmediğini herkes iyi biliyor. İran’ın tamamı meydanlardaydı. İranlıların hepsi siyah elbiseler giymişlerdi. Dini sorumluluğu olanlar da olmayanlar da meydanlardaydı. Hepsi İmam Hüseyin’i seviyor. Onun özgürlük sevdalısı olduğunu biliyorlar. Buna rağmen, eylemcilerin gösterilerde İmam Hüseyin’e, Aşura’ya veya İslam’a hakaret ettiklerini söylediler. Merasimlerle ilgili videolara, filmlere, konuyla ilgili sesli ve görsel kaynaklara ve hatta İran televizyonunda konuyla ilgili görüntülere baktım; bunların hiç birinde böyle bir şeye rastlamadım. Eğer bir ihanet olmuşsa, sözü edilen bu kutsallara yönelik olmamıştır. Eğer nefret dile getirilmişse, nefret bu kutsallara yönelik değil… Zulme duyulan nefret dile getirilmiştir. Yoksa zulmün mukaddes olduğunu mu savunuyorlar? Böyle düşündüklerinden dolayı mı, biri zulme nefretini, itirazını dile getirdiği zaman, “mukaddese hakaret edildiği”ni mi düşünüyorlar? Zalim, İslam’ın müstear ismi midir ki, biri zalimi eleştirdiği veya ona olan nefretini dile getirdiği zaman, “İslam’a hakaret edildi!” diyorsunuz? Zalim, İslam ile eşit değerde midir ki, biri zalimi eleştirdiği/itiraz ettiği zaman İslam’a itiraz edildiğini savunuyorsunuz? Ne İslam birilerin müstear ismi olabilir ve ne de mukaddesler. Dolayısıyla, Tahran ve İran’ın büyük şehirlerinde gerçekleşenler, halkın kendi İslami duyarlılıklarını dile getirmeleri, insani, şeri, kanuni, İslami ve insan hakları çerçevesindeki haklarını savunmak olarak değerlendirilebilinir.
Bu hak savunması İslami’dir. Toplum beğenmediği, inancına aykırı gördüğü, uygulamasını yanlış gördüğü politikaları eleştirme hakkına sahiptirler. Bizim emri bil maruf-nehiy el münkirimiz yok mudur? Eğer Müslümanların rehberlerine nasihat etmek inancımızda yoksa, o zaman onların böyle söylemeye hakları var. Eğer böyle bir geleneğimiz yoksa o zaman birileri çıkıp bu yapılan ve yaptıklarınız şeriata aykırıdır diyebilir. Hatta bu yapılanların halkın kanuni hakkının olduğunu söyleyebiliriz. İslam cumhuriyeti anayasasının 27. Maddesinde her türlü barışçı gösterinin serbest olduğu ve hatta izin almaya bile ihtiyaç olmadığı belirtilmektedir. Halkın yapmış olduğu da sadece kanuni haklarından istifade etmekten ibaretti. Saniyen uluslararası insan hakları yasalarına uygundur. Dünyanın her tarafında bir ülke hükümetine karşı itiraz etme ve bu gayeyle gösteri düzenleme uluslararası insan hakları açısından uygun görülmüş ve resmileşmiştir. İlginçtir ki, İran hükümeti yabancı bir ülkede Arabistan’da, Mekke şehrinde “müşriklerden berae” (müşriklerden uzak olma mtrc.)gösterisi düzenlemek istediği zaman, Arabistan hükümeti bunun hac merasimi döneminde uygun olmayacağını söylemişti. Arabistan hükümeti böyle bir gösterinin siyasi olduğunu, hac merasiminin ise manevi boyutlar taşıdığını ve dolayısıyla böyle bir gösteri yapmalarına izin vermeyeceklerini söyleyerek, itirazlarını dile getirmişti. Dolayısıyla, ilk yıl düzenlenen gösteride, Suudi Arabistan polisinin eliyle İranlı hacılardan önemli sayıda bir kısmının kanı akıtıldı. Bu iki mesele arasında şöyle bir kıyas yapmak istiyorum. Hac merasimi döneminde “müşriklerden uzaklaşma” merasimi caizse, neden Aşura gününde “zalimlerden beri olma/uzaklaşma” caiz olmasın? Arabistan yönetiminin uygulamada ortaya koyduğu mantığın aynısını, şu anda İran hükümeti ortaya koyuyor. Arabistan hükümeti, dini bir merasim döneminde farklı bir slogan atılmasını ve hatta Amerika ve İsrail aleyhinde olabilecek mesajların şeriata, dinin emirlerine aykırı olduğunu söylüyordu. Biri “lebeyk Allahume lebeyk” yerine, “ya eyyuhel muslimun ittehidu ittehidu”, “el movtul İsrail” veya benzeri bir ifade kullanırsa, İslam’ın emirlerine aykırı bir iş yapmış şeklinde değerlendiriliyordu. İslam Cumhuriyeti hükümeti de tamamen aynı şeyi söylüyor. Yaklaşık 10-15 yıl önce Arabistan Vahabi hükümetinin öne çıkardığı mantığın aynısını uyguluyor. O dönemde Suudi sultanlarının ortaya koyduğu mantığı eleştiren İslam Cumhuriyeti hükümeti bugün aynı şeyi yapıyor.
Ne diyorlar? Eğer İslam Cumhuriyeti yetkilileri aleyhinde slogan atarsanız bu Muharrem, Aşura ve Kerbela ibadetine, mantığına aykırıdır. Hükümet yetkililerinin ismini zikrederek slogan atarsanız, bu da inanca aykırıdır. O zaman, Melik Faysal, Melik Fahet ve Melik Alisuud gibileri de aynı şeyleri söylediler. Siz zamanında ‘bütün bu söylenenlerin yanlış olduğunu ve dinin ritüeliyle bağdaşmadığını ve dinimizin siyasi bir din olduğu’nu söylediniz. Eğer başkalarının aleyhinde siyasi beyanatlar olursa, bunun dinden olduğunu kabul ediyorsunuz. Sizin aleyhinizde olduğu zaman ise bunun mukaddesata aykırı olduğunu savunuyorsunuz. Aslını isterseniz, halk ne yaptığını iyi biliyor. Eğer, müşriklerden arınmak gayesiyle söylenenler doğruysa, o zaman zalimlerden arınma yolunda atılan sloganlar da doğrudur. Eğer zalimlerden arınma yolunda söylenenler doğru değilse, sizin müşriklerden arınma yolunda söyledikleriniz de doğru olmaz.
Eğer ikisini kıyaslarsak ikisi arasında büyük farklılıkların olduğunu görürüz. Hac merasimi tamamen bir bütün olarak manevi bir merasimdir. Muharrem ise, manevi-siyasi bir merasimdir. Hz. Hüseyin sadece manevi meselelerden dolayı gidip şehid olmadı. Onun bir hedefi vardı. Onun hedefi hükümetti. “Kur’an’ın yaşamasını istiyorsak, hiçbir şekilde Muaviye’nin oğlu Yezid’e biat elini uzatamayız. Onun zulmüne boyun eğilmez, ona inanılmaz!” diyordu. Bu tamamen siyasi bir harekettir. Bunun ışığında bir Müslüman buraya dayanarak “Ben zulüm ve baskı altında kalmak istemiyorum!” dediği zaman bu şeriata mi aykırı olur? Bu benim üzerinde durmak istediğim ilk nokta. İslam cumhuriyeti Velayeti Fakih makamının başında bulunanın öğretileri doğrultusunda hareket eden halk, ‘İran dışındaki müşriklerle mücadeleden önce, kendi ülkesindeki zalimlere karşı mücadele edilmesinin gerekliliğine’ inanıyor. ‘Evin içi necis olduğu zaman, mescit haram olur!’ ilkesine inanıyorlar. Ev temizlendikten sonra, dünyanın temizliğine bakılır. Bugün bizim evimiz, kirlenmiştir. Evi kirleten necaset istibdattır. Evin camları istibdattan ve zulümden dolayı kirlenirse, içeriye nur girmez. Halk bunu gördüğünden, camlarını temizlemek istiyordu, bunu pratiklerine yansıttılar. Toplum, hükümetin uygulamalarının ve yaptıklarının yasal ve dinin emirlerine uygun olmadığını gördü. Bu birinci nokta.
İkinci nokta, İran’da düzenlenen gösterilerde halk uzlaşmacı bir dille hükümetin uygulamalarını protesto etti ve itirazlarını dillendirdi. Son günlerde, Mayıs ve Haziran aylarında yaklaşık üç milyon Tahranlı uzlaşmacı ve sessiz bir yürüyüş düzenlediler ve hatta slogan bile atmadılar. Kimseyi karşılarına almamak ve muhalif olanların gücünü göstermek için sessiz bir şekilde yürüdüler. Hükümete muhalif olduklarını duyurmak istediler. İslam cumhuriyeti hükümeti toplumun büyük çoğunluğunun onun meşruluğunu ve uygulamalarını kabul etmeyen muhalifler olduğunu kabullenemediğinden, kendisine itiraz eden herkesi terörist, anarşist, fitneci, şiddet yanlısı ve ortalığı karıştıran olarak tanıtmaktadır. Dolayısıyla, halktan bir kesime öncülük eden bu anlayıştaki art niyetliler şiddete başvurmaya başladı. Çöp bidonlarını veya polis arabalarını yakmak suretiyle olayı sabote etmeye çalıştılar.
Çok iyi hatırlıyorum, son demlerine kadar Şah bizim muhalefetimizi kala almadı ve ona itirazlarımızı görmezlikten geldi. Bizi Marksist Müslümanlar olarak tanıtmaya ve halka empoze etmeye gayret gösterdi. Halkın arasında bir grub Müslüman’ın “saltanat istemediklerini” hiçbir şekilde kabullenemedi. Başka bir tabir daha kullanıyordu ve “bunlar karıştırıcı, yıkıcı cenahtırlar” diyordu. Çok iyi hatırlıyorum, şehitlerin yas töreninde ben Şiraz şehrinde yakalandım. Aleyhimde düzenledikleri dosyada, ülkenin güvenliğini tehdit ettiğim ve toplumun genel huzurunu bozduğum suçlamasıyla yargılandım.
Aynı bu durum şu anda İslam Cumhuriyeti hükümetinde yeniden tekerrür ediyor. Gösteride, “kahrolsun Şah!” demiştim, yargılamam esnasında “sen karıştırıcısın. Bankanın camlarını kırmışsın!” dediler. Ben, “hayatımda taş atmadım ve hiçbir yerin camlarını kırmadım. Sadece slogan bağırdım. Şimdi de kendim aleyhinde şahadet edebilirim. Ben “kahrolsun Şah!” dedim ve şimdi de aynı şeyleri söyleyebilirim. Bunun dışında elime ne taş aldım ve ne de cam kırdım.” Dedim. En sonunda bana “sen karıştırıcı/anarşistsin” dediler.
Şimdi biz İslam cumhuriyeti hükümetine ispat etmek istiyoruz. “Evet, biz kahrolsun diktatör” dedik ve bunun boyutlarını da belirledik. Halkın çoğunluğu için bunu söylüyorum… Onlar ne karıştırıcı, isyancı ve fitnecidirler. Çoğunluğun içerisindeki artniyetli küçük bir gurubu baz alıp, bu büyük hareketi kirletmek istiyorlar ve bulandırdıkları çamurlu sudan balık tutmak istiyorlar. Onları hesabı, İran toplumunun ekseriyetinden ayrı yapılmalıdır. Aşura gününde halkın ekseriyeti, istibdat ve zulüm aleyhinde nefretlerini dile getirmekten ve itirazlarını seslendirmekten başka hiçbir şey yapmadılar. Bu yapılan, şeri bir haktır ve dünyada hiçbir kanun bu hakkı engelleyemez. Çıkıp bunlara isyankâr ve karıştırıcı demek yanlıştır. Bunlar hiçbir zaman sizin iddia ettiğiniz olaylara karışmadılar. Gösterilerde bahsettiğiniz olaylara karışanlar oldu ancak, bunlar birkaç kısımda değerlendirilebilinir. Birincisi, bu kadar zaman içerisinde düzenlenen gösterilerde karışıklıklara yönelenlerden bir kısmı devletin memurlarıydı. Bunların çoğunun resimleri de vardır. Beytülmalın parasıyla alınmış coplarla halkın arabasını dağıttılar, parçaladılar. Yine birçok yerde halkın malına zarar verdiler ve bu olaylardan çoğu güvenlik birimlerinin yakınlarında gerçekleşmiş olmasına rağmen, hiç biri tutuklanmadı ve mahkemeye çıkarılmadı. Karıştırıcılar ve anarşi çıkaranlar bunlardır.
İslam cumhuriyetinin de teyit etmek zorunda kaldığı Kerhizek zindanındaki cinayetleri kim işledi? Bunlar karıştırıcı, teröristtirler. Hükümet memurlarının bu olaylara karışmasının sebebi, göstericileri terörle itham etmektir. Onlar bu kışkırtıcı eylemlere başvurarak, toplumu tahrik etmek istiyorlar. Bununla toplumun bilinçsiz kesimini göstericilere düşman hale getirmek istiyorlar. İşte bunu yapanlar teröristtirler. Kuşkusuz, Şah rejimi de aynı şeyleri yapıyordu ve halkın göstericilere düşman hale gelmesini sağlamak için her türlü kışkırtıcı eyleme başvuruyordu. Şah rejiminin Raks sinemasının yakılmasında ve diğer benzer olaylarda yaptığı, izlediği yöntem bunun aynısıydı. Bunu yaparak, toplumda meydana gelen infiallerin sorumluluğunu o dönemin inkılapçılarının boynuna yıkmak ve onları bununla karalamak istiyordu. Karışıklıkların ikinci sebebi, İslam cumhuriyeti silahlı muhalifleri bu atmosferden istifade etmek istemiş olabilir. Onlar yıllarca İslam inkılabına karşı silahlı mücadele verdiler ve sistem de onlara karşı silahla karşılık verdi. Sistem onların liderlerinden üçünü de idam etti. Arada kan davasına dönüşen bir mücadele var. Bu kesimden insanlar, böyle bir fırsat ve atmosferden istifade etmek istiyor olabilirler. Ancak bunların da hesabı, çoğunluğun sesi olan Yeşiller Hareketinden tamamen ayrıdır. Üçüncü ihtimal de var. Bizim İran’daki bazı genç dostlarımız uygulamalardan dolayı öfkeye kapılmış olabilirler. Hükümetin çok yönlü şiddet politikaları karşısında bunlar da şiddet başvurmuş olabilirler. Bunlar küçük bir azınlığı teşkil ediyorlar. Bunlar hiçbir zaman ne Yeşiller Hareketi liderleri veya muhalifler tarafından desteklenmemiş ve sahiplenmemişlerdir.
Yeşiller Hareketi şiddet ve zorbalık karşısındaki bir harekettir. Biz İran’da şiddet ve zorbalığın kaldırılmasına çalışıyoruz. Darbecilerin yöntemiyle, onlarla mücadele edilmez. Biz ne bir yeri yakmak istiyoruz ve ne de bir yeri kırmak. Bizim yüksek gür bir sesimiz var ve bu ses bize yetiyor. Şiddete başvuran hiç kimse Yeşiller Hareketinin mensubu olamaz. Hükümetin gündemde tutmak istediği sadece haşiye ve ayrıntıdır. Bununla gerçek metni unutturmak istiyor. Oysa olay farklı bir şekilde okunmalıdır. Bu üzerinde durmak istediğim ikinci konuydu.
Üçüncü durum tespiti. İran’da yeni kavramlar, normal olmayan çıkışlar oluyor ve bu gelişmeler neticesinde yasalar çıkarılıyor. Yaklaşık 30 milletvekili ülkenin ulusal güvenliğini tehdit etmekle yakalanan ve idamla cezalandırılan birinin cezasına itirazın 20 günden 5 güne indirilmesi gayesiyle vermiş olduğu taslak neticelendi. Bundan sonrasında, idamla yargılanan biri idam hükmünün yayınlanmasından beş gün sonra hemen idam edilecektir. Olağanüstü ciddi bir gelişmedir. Sonrasında, nebevi rahmetin, İslam’ın af edici özelliğinin ve Kur’an’ın rahmet masajının açıklanıp anlatılması mekânları haline gelmesi gereken Cuma hutbeleri platformlarında idam fermanları yayınlanıyor. Herhangi bir mahkeme kurulmadığı halde, “Yeşiller, itiraz edenler muhariptirler, müfsid’ul fil erddirler, bağidirler, mürteddirler, mülhittirler… Dolayısıyla idam edilmelidirler. Neden göz yumuyorsunuz, neden bunları öldürmüyorsunuz?” şeklinde hükümler çıkarıyorlar. Devletin gazetelerinin manşetleri bu konuyu işliyordu. Son bir hafta içerisinde Keyhan, Cumhuri İslami ve benzeri gazetelere bakın hepsi, sözbirliği içerisinde bu konuyu işliyorlar. Devlet erkânından Yargıtay Başkanı, Anayasa Mahkemesi başkanı, Meclis Başkanı, Adalet bakanı ve benzeri yetkililer aynı dili kullanarak bu konuyu vurguluyorlar.
Doğrusu bu tavır bizde ciddi manada korkuya neden oluyor. Yoksa İslam Cumhuriyeti kendisini tedavi etmek için yeniden kana mı ihtiyaç duyacak? Susuzluktan helak olan birinin kurtuluş için suya saldırması gibi bir tedavi. Yani, ayakta kalabilmek için öldürmenin gerekliliğine inanma anlayışı. “Bize başkaldıranları/itiraz edenleri öldürün!” deniliyor. Şiraz’ın eski Cuma imamı İslam cumhuriyetinin televizyonuna geliyor ve “Zindana atmayın, zindana attığınız zaman mazlum konumuna düşer. Öldürün. Ve seri bir şekilde öldürün!” diyor. Bu da televizyondan yayınlanıyor. Şimdi ben de şöyle demek istiyorum: “Hairiye Şirazi, öldürmeyin. Çünkü Allah öldürmenizi istemiyor. Öldürmeyin, çünkü Allah razı değil. Eğer yanlışlıkla öldürürseniz, bütün kâinatı öldürmüş gibi olursunuz. Bu sandığınız gibi basit bir olay değil. İslam hükümetine ve velayet-i fakih’in aslına muhalif olan herkesin muharip olduğunu düşünmeniz, tamamen batıl bir anlayıştır ve ne dini açıdan, ne de kanuni açıdan izahı yoktur. Bu kavramları gündeme getirenlerden çoğunun, bunun anlamını bilmediğine inanıyorum. Adalet kavramını gündemlerine getiren Cuma imamlarından çoğunun bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadıklarını kuşku duymadan söyleyebilirim ve bunun da ötesinde muharip kelimesi dini bir ıstılahtır ve Yeşiller Hareketinin hiçbir muhalif ferdi bu anlamın kapsamı içerisine girmez. Onlar muharibin şeri sınırlarının olduğunu anlayamayacak kadar bilgisizdirler. Muharip kimdir? Muharip ıstılahı Kur’an’ın Maide suresinin 33. Ayetinden (Allah'a ve Resulüne savaş açanlarla yeryüzünde bozgunculuk etmeye koşanların cezaları, ancak öldürülmektir, yahut asılmaktır, çapraz olarak elleriyle ayaklarının kesilmesidir, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları horluktur, ahretteyse pek büyük bir azap vardır onlara. Mtrc.) alınmıştır. Ayetin tefsiriyle ilgili olarak Müslümanların bütün fırkaları ve şia-sünni fukahası aynı görüşü açıklamıştır. Muharip, silahlı bir şekilde yol kesen, hırsızlık yapan ve toplumun genelinin güvenliğini tehdit eden, korku salan kimsedir. Bu kelimenin günümüzdeki karşılığı terörist ve gangsterdir. Silahlı hırsıza muharip denilmektedir. Muharip olmanın esası silah ise, silahlı olmayan hiç kimseyi muharip olarak vasıflandıramazsınız. Şeri anlamdaki karşılığında şu özellikler oluşması gerekir:
1-Silahlı olması lazım.
2-Bu silahlı güruh geneli tehdit eden korku atmosferinin oluşmasına yol açmalıdır.
3-Sözü edilen eyleme kast etmesi, yönelmesi gerekir. Böyle bir eylemi yapmayı istemiş olması da gerekir. Genelin güvenliğini silahlı bir şekilde tehdit etmiş olması lazım.
Biri sokaklara çıkıp, “kahrolsun diktatör” derse veya daha da ayrıntılı bir şekilde “kahrolsun zamanın Yezid”i derse ve hiçbir silah da taşımıyorsa, nasıl muharip olarak vasıflandırılabilinir. Buna ilave olarak fitnenin öncüleri de muhariptir diyorlar. Muharip olarak idam etmek istediğiniz kimse, eylem yapmış olması gerekir. Yani silahlı bir şekilde toplumun genel güvenliğini tehdit edici silahlı eylemlere karışması gerekir. Veya silahla birisini öldürmesi gerekir. Muharip olarak ilan ettiğiniz birisini öldürmüş mü? Eğer böyle bir şey olmuşsa, o zaman idam kararınızın meşruluğunu savunabilirsiniz. Siz öldürdünüz. Göstericilerden hiçbiri silah bile taşımadı. Siz silahlıydınız ve silah kullandınız, göstericilerin böyle bir eyleme karıştığını kim söyleyebilir? Onlar kimsenin canına kast etmediler, ama siz bunu yaptınız. Siz göstericileri canlı olarak yakaladınız ve daha sonra imha ettiniz. Bunu görenlerin şahitlik yapmaması için onları da tutukladınız. Yakaladığınız göstericiyi polis arabasıyla götürdünüz ve bunun video görüntüleri var. Buna rağmen inkar ettiniz. Polis arabasıyla göstericiyi canlı canlı çiğneyip öldürdünüz ve emniyet müdürü bunu yalanladı. Olayın görgü tanığına baskı yaparak zindana attınız. Gözgöre göre yalan söylediniz. Aşura merasimi göstericilerinden hiç biri şeri açıdan muharip değildir. Kim bunu söylerse şeri bilgisi yoktur, fıkhi konuda cahildir. Eğer onları muharip olarak açıklarsa, dini bilgiden yoksundur. Muharip olanların kimler olduğunu konuşacak olursak, ellerindeki silah ve teçhizatla masum ve silahsız halka saldıran ve onları en vahşi bir şekilde öldüren güvenlik güçleridir. Onlar dini açıdan muhariptir. Masum halk ne kimseyi öldürmüş ve ne de bozgunculuk yapmıştır. Öldürülenler, savunmasız ve silahsız insanlardı. Masum insanlara saldırılmasını emreden ve insanların öldürülmesine fırsat tanıyan komutan muharip olarak değerlendirilir.
Konuşmamın bu bölümünde konunun ayrıntısını açmaya çalışacağım. Netice olarak, İran’da bu son yedi ay boyunca İslam cumhuriyeti muhalifi hiçbir gösterici, silah kullanmamış ve ulusal güvenliği tehdit etmemiştir. Onlar muharip değiller. Muharip olanlar, masum insanlara karşı silah kullanıp onları öldürenlerdir. Kerhizek zindanında işkence yapıp, günahsız insanları öldürenler kesinlikle muhariptir. Durum tam tersine dönmüş, insan öldürüp gerçek muharip olan güvenlik memuru terfi edip, ikramiye alırken biz masum göstericiler muharip olarak ilan edildik. Bu adalet midir? Allah böyle bir zulmü kabul eder mi?
Aleyhimizde kullandıkları ikinci argüman, “bunlar bağidirler. Müslümanların imamları, İslam cumhuriyeti lideri aleyhinde slogan atıyorlar.” Diyorlar. Tamam, bu suçu işleyenlerin yasalar karşısındaki durumu bellidir… 6 ay ile 2 yıl arasında cezası var. Cezası öldürmek veya idam etmek değil ki! Birisi “kahrolsun Yezid!” dediği zaman onun cezası en fazla iki yıl hapistir, idam değil. Şimdi ne yapmak isteniyor… Birisi gelip ona “sen zalimsin” diyor ve o da onu idama mahkum etmek istiyor. Hangi delille? Baği olma suçuyla. Baği yani sınırı aşan, tecavüz eden anlamında. Baği’nin şeri, fıkhi şartları var. Bu kavramı canımızın istediği gibi istifade etme ve yorumla hakkımız olamaz. Baği, her şeyden önce askeri bir merkez sahibi olmalı, silahlı örgütsel bir yapılanmaya geçmelidir. Hükümetten ayrı olarak askeri bir yapılanma içerisinde olmalıdır. Belirgin bir ideoloji ve teori inşa etmelidir. Bunlardan sonra da hükümet aleyhinde silahlı eyleme başvurmalıdır. Bu isyan, bu silahlı başkaldırı buğat teşkilatı olarak adlandırılır. Bağilerin hareketi olarak adlandırılır.
Hangi örnekte olduğu gibi? İmam Ali zamanında olduğu gibi. Başkaldırmak maksadıyla gelen üç ordu, bu şekilde vasıflandırılabilinir. Onun zamanında gerçekleşen olay, bağiler hareketi olarak açıklanabilir. Cemel ashabının teşkilatı vardı. Hükümetten ayrı düşünüyorlardı. Hz. Ali hükümetine karşıydılar, bir düşünceleri vardı ve bunun doğrultusunda silahlı eylem başlattılar. Muaviye hükümeti, Emevi hükümeti baği hükümetiydi. Tecavüzkardı. Nehrevan isyancıları da bağiydiler. Şimdiye geldiğimiz zaman, İslam cumhuriyeti cumhurbaşkanı 10 Dey’de Kum halkına yapmış olduğu konuşmada kendisini Hz. Ali hükümeti ile kıyaslayarak aynı konumda olduğunu iddia ediyor ve Yasir’in olayını kendisine örnek gösteriyor. Bunun tamamı tarihte inhiraf yapmanın örneğidir.
Şia uleması baği hükmünü ve bu hükmün icra etmesinin şartını imamın masum olması şartına bağlamışlardır. Uygulamalarda da sadece masum imamlar konusunda bu hüküm verilmiştir. Başkasına yönelik bu hükmün icra edildiği söylenemez. Dolayısıyla bu hükmü anayasaya koyma imkanları oluşmadığından “muharip” kavramından istifade ettiler. Ancak şunu da söyleyeyim: Muharip kavramı hiçbir şekilde gösteri düzenleyenleri kapsayacak bir hüküm değildir. Onların ne teşkilatları var, ne de silahlı bir ayaklanmaya katılmışlardır. Kur’an bağı kavramına açıklık getirmiştir. Eğer biz Allah’ı razı olacağı bir şekilde soruna yaklaşacak olursak, Kur’an’a müracaat etmemiz gerekir. Kur’an’ın 49 suresi olan Hucurat’ta 9. Ayette uygulamayla ilgili bir hüküm açıklanıyor. (Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever. Mtrc.) Bu hüküm şimdi İran’da da icra edilebilinir. Eğer sorunu çözmek istiyorsak yöntem budur. Biri soruna çözüm getirmek istiyorsa bu hükmü uygulamaya koyabilir. Müminlerden iki grub birbiriyle çatıştığı zaman aralarını düzeltin deniliyor. Aralarını bulun, uzlaşmaya varın diyor. Buna rağmen bu taraflardan biri bunu kabullenmezse, saldırıya, baği olmaya devam ederse Müslümanların birlik içerisinde ona karşı durmaları isteniyor. Saldırgan, uzlaşmayı kabul etmeyen isyancı ve baği gruba karşı bütün Müslümanların savaşması ve ona gereken dersin verilmesi isteniyor. Uzlaşmayı kabul etmesi halinde onu olduğu halde bırakın ve adaleti ikame edin deniliyor. Şimdi bunu İran olaylarıyla kıyaslayalım. İran’da ne olmuş? İki grub birbiriyle çatışma haline gelmiş. Niza içerisinde olan taraflardan biri İslam cumhuriyetidir, yani Şura-i Nigehban, içişleri bakanlığı, Pastaran, Besiç ve rehberlik makamı. Bu bir taife, müminlerden bir grub. Ne onların müşrik ve ne de mülhit olduklarını söylüyoruz. Müminlerden bir taife. Diğer taife kimdir? İran halkının ekseriyeti, siz 13 milyon diyorsunuz, biz 20 milyon olduklarını savunuyoruz. Onüç ile yirmi milyon arası bir halk topluluğu taraflardan birini oluşturuyor. Geçen yılın Tirmah ayından bu senenin Aşure merasimlerine kadar büyük ekseriyeti olarak sürekli olarak meydanlarda olan muhalif kesimdir bunlar. Bunlar da niza halinde olan müminler grubundan ikinci taife. Onlar sizi kabul etmiyorlar, siz de onları. Siz, “bunlar fitnecidirler, karıştırıcıdırlar” diyorsunuz; onlar da sizin için “bunlar zalimdir, marufun sınırlarını çiğniyorlar” diyorlar. Hergün birbirinizi itham ediyorsunuz. Hal çaresi nedir? Tarafsız olarak belirleyeceğiniz bir grub arabuluculuk yapması gerekir. Hem sizin ve hem de bizim kabul edeceğimiz bir grub olmalı ve bu işten de Allah’ın rızası gözetilmelidir. Bizim ve sizin aramızda hakem olacak. Kim olabilir? Ayetullah’ıl uzma Munteziri’nin beyaniyelerinde göndeme getirdiği kesim olabilir. Munteziri, beyaniyelerinde “sizin ve itiraz edenlerin kabullendiği bir grub ulemayı hakem olarak belirleyelim. Sizden üç temsilci, muhaliflerden üç ve ulemadan üç temsilci toplantı düzenlesinler ve bugüne kadar ne olduğu konusunda müzakere etsinler. Eğer rehberlik makamı bunu onaylasaydı sorun biterdi. Musevi de taklid mercii alimlerden bir hakem kurulu oluşturulmasını talep etmişti. Her taraftan üç kişinin katılacağı bir hakem konseyi, uzlaşmaya çalıştırırdı ve uzlaşmayan tarafa karşı birlikte tavır alırlardı.
İlginçtir taklit mercii, genel anlamıyla sessiz durmaya çalışıyor. Biryandan şiddetli eleştirirken, diğer yandan ilgisiz kalmaya çalışıyorlar. Genellikle kendilerinden öncekilerinin başına geleni düşünerek hareket ediyorlar. Müçtehitlerden büyük çoğunluğu muhaliftir. Net olmayan eleştirilerine rağmen sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Onlardan biri açık bir şekilde halkın muhalefetini himaye ederken, bir kısmı kısmen ve geriye kalan kısmıysa tamamen sessiz kalarak tavırlarını ortaya koyuyorlar. Daha önce muhalefet eden müçtehitlerden birikisinin başına neler geldiğini biliyorsunuz. Kimi de imalarıyla olaya müdahil oluyor. Onlardan biri, “halk havas olmuştur” diyor. Bunun anlamı nedir? Yani, aydın, siyasetçi, sanatkar, müçtehit, alim ve entelektüel birikimi olanlar bu muhalif kanatta yer almaktadır. Bütün bu kesimi içerisinde barındıran havas tabakası, İslam Cumhuriyetinin uygulamalarına muhaliftirler. Başka bir tabirle, “İslam İnkılabı rehberinin ülkeyi yönetme ve olayları idare etmedeki yöntemi batıldır ve ülkeyi yönetmede aciz kalmıştır.” Deniliyor. Havas seni kabul etmiyor ve halkın büyük ekseriyeti bu görüşü paylaşıyor… O zaman neye itiraz ediyorsunuz?
Dolayısıyla Yeşiller Hareketi baği değildir, zira onlar size karşı silahlı bir mücadele vermiş değillerdir. Ayrı bir askeri karargaha sahip değiller. Kültürel çalışmaları yapanları baği olarak vasıflandırmak mümkün değil. Makale yazan, kitap yazan veya kültürel alanda mücadele verenler baği olarak adlandırılamazlar. Bu konuların her birinin şeri hükümlerini açıkladık. Muhariplik, muharebe, sadece fiziki ve silahlı mücadelede geçerlidir. Şartların yerine gelmesi için kesinlikle, cinayet işlenmiş olması da gerekiyor. Sıcak çatışmanın gerçekleşmiş olması gerekir. Eğer bu olmazsa, muharip hükmü geçerli olmaz. Muhaliflerimiz, yasaların çiğnendiğini ve kültürel bir saldırı gerçekleştiğini bahane ediyorlar. Adaletle hareket eden herkes böyle bir durumun olmadığını görebilir. Muhaliflere yönelik verilen hükme göre, muharipliğin, bağiliğin gerçekleşmesi gerekir. Ancak bunlarda hiç birinde bu şartların yerine gelmediğini görüyoruz.
Rehberin çıkıp kendi taraftarı olan yayınlarda “velayeti fakih, imamet ve nübüvvete inanmanın temel esasıdır ve bunlar birbirinden ayrılmaz temel esaslardır” demesi, gerçeği yansıtmıyor ve dini açıdan tamamen yanlıştır. Böyle bir açıklama onun dini bilgiden yoksun olduğunun göstergesidir. Ona ait risalenin 62. Meselesinde velayet-i fakihin aslını imametten ayrı tutmanın mümkün olmadığı söyleniyor. Taklit merciinden ekserisi velayet-i fakih esasına inanmıyor. Yaşayanlardan örnek vermeyeyim. Misal olarak Ayetullah Hoyi velayeti fakih esasına inanmıyordu. Söyleyin bakalım, o imamete mi inanmıyordu? Velayet-i fakih esasına inanmayanların itikadıyla neden uğraşıyorsunuz? Size itiraz edenlerin büyük ekseriyeti bu esasa inanmıyorlar. Onlar inançlı Müslümanlardır. Nübüvvete inanıyorlar. Emiril’ul müminun Ali’nin imamlığına inanıyorlar. Tahir ehlibeyte inanıyorlar. Bu esasa inanmayanları İslam dışı, şia mezhebinden ayrı görme hakkınız yoktur. Ne diyoruz? Ülkeyi yöneten şahsiyetin ehil ve belirli birikim sahibi olmasını istiyoruz. Her şey koponla/karneyle satın alınmaz ki. Her şey siyasetle halledilmez ki. Şianın tarih boyunca iftihar ettiği, en önemli esaslardan biri ilim havzamızın devlete bağlı olmayışıydı. Ulemamızın sadaka/rüşvet yememesinden dolayı gurur duyuyorduk. Bugün ne yapılıyor? Taklit merci tayin ediliyor veya azl ediliyor. Ayetullah Burucerdi bu dünyadan ayrıldığı zaman, camiayı müderrisin hangi hakla hangi fıkhı yetkiyle rehberiyet makamının mercii olma hakkına/yetkisine sahip olduğunu söyleyebildi? Yarın kıyamet gününde nasıl cevap verecekler? Eğer fıkahet ölçüyse, Ayetullahıl uzma Munteziri, fakihlerin en büyüğüydü. “O şahsın merci olma salahiyeti yoktur! Onun merci olma ehliyeti ve hakkı bulunmamaktadır.” diyordu. Bilgi yoksunu olmayan ve çoğunluğu müderris bile olmayan, medrese tahsili görmeyen bu kişilerin görüşleri nasıl geçerli olabilir? Böyle bir yetki sahibi olduklarını savunanlar tezlerini/derslerini, yazdıkları kitapları göstersinler. Hangi fıkhi kitabı yazmışlar? Muarif, muarif tecrübesine sahip olmalıdır. Birisini muarif eden, tanıtan kimse o kişiden daha bilgili olması gerekir. Hiç birinizin fıkhi konularda doğru dürüst bilgisi yok. Buna rağmen ortaya atlıyor “bu beyefendi merci olsun” diyorsunuz. O tarafa çalışıyorsunuz ve yetmezmiş gibi “Ayetullah Sanei, taklit mercii değildir” diyorsunuz. Biryandan böyle bir görüş açıklarken, diğer yandan henüz risale yazmamış ve ona haşiye yazmamış bir şahsiyete “taklit mercii” yetkisine sahiptir diyorsunuz. Fıkhi açıdan mükerrer hatalar yapan, ikrarın şeraitte yerinin ne olduğunu bilmeyen ve bu alanlarda yeterlilik sahibi olmayan birini nasıl oluyor da taklit mercii olarak açıklama yetkisini, cesaretini kendinizde görebiliyorsun.
İmam Humeyni, birisinin taklit mercii olduğunu açıklama yetkisine/bilgisine ve yeterliliğine sahipse, sen kim oluyorsun ki, onun taklit mercii olmadığını açıklama yetkisini kendinde görebiliyorsun? Gerçekten hayret vericidir. Her şeyi devlet tekeline soktunuz. Din devletçidir. Taklit mercii devletçidir. Ulama devletçidir. Aramızda ne fark kaldı? Eğer bugün El Ezher’in başını Mısır devleti tayin ediyorsa, İran’da da Şia taklit merciini velayet-i fakih kapı kulu tayin etmeye çalışılıyor. Utanın. Bu Şia’nın geleneği değildir. Şia, devamlı olarak bunun karşısında tarihi itirazlar yapmıştır. Birilerinin eleştiri hakkı vardır. İlmi eleştiriye cevaz verilmiştir. Merci’dir, bununla birlikte farklı bir fetva vermiş olabilir. Şia tarihinde ibn Cüneyt yok muydu? Merhum Ayetullah Humeyni’nin Hovzey-i ilmiyede “emrı bil maruf ve nehiyel münker” konusundaki fetvası farklı değil miydi? Daha sonra uygulanmaya konuldu. Hiçbir muhalefet, şeriatın karşıtı olarak açıklanmaz. Ruhullahıl Hüseyni, kim oluyor da “Ayetullah Sanei merci olma yetkisine sahip değildir!” diyebiliyor? “Ayetullah Sanei, Kur’an’ın hilafına hareket ediyor” diyebilme yetkisini kimden alıyor? Kur’an okuma bilgisine bile sahip olmayanlar, bugün gelip Şia taklit mercii konusunda karar vermeye çalışıyorlar. Gerçekten de, dinin başına getirilenler konusunda insan kan da ağlasa yeridir. Bu Yahudi zimninin ayağından halhali çıkarma meselesini çerçevesindeki tartışmaların boyutlarını aşmıştır. Bu hatalar taklit mercii konusunda yapılmıştır. Bu hovzeye ilmiye konusunda yapılmıştır. Yapılanları gizlemek için ne diyorlar: “Bugün bir kamyon silah yakaladık!” Peki bu silah yüklü kamyon nereden geldi? Daha dün, sizin siyasi muhalifiniz olmasından dolayı utanmazca onu sindirmek istediğinizi gizlemekten çekinmeyen “taklit mercilin evinden ahlaksız kasetler çıktı?” diyen sizlerin, bu söylediklerinize bugün kim inanır? Siz yalancısınız. Cumhurbaşkanınız doğru söylemiyor. Şurayi Nigahbanınız doğru söylemiyor. İçişleri bakanınız doğru söylemiyor. Rehberiniz doğru söylemiyor. Eğer yalan söylememiş olsalardı, bugün oyların başına ne geldiğini öğrenebilirdik. Çok basit bir şekilde ispatlanabilir. Yeşiller Hareketinin sloganı nedir: Yalan söylemek yasaktır. Rica ederim yalan söylemeyin. Doğru söyleyin. Doğru söylemekten başka bir şey istemiyoruz. Doğruyu söyleyin ve olanı söyleyin. Eğer biz basit insanlarsak, eğer biz buzağı, öküz isek biz bunu kendimiz için kabulleniriz. Ama yetmiş milyon insan sizin rehberlik salahiyetine sahip olmadığınızı söylüyor. Sizin cumhurbaşkanlığı yeterliliğine sahip olmadığınızı söylüyor. Siz bir milleti tahkir ediyorsunuz. İran halkına öküz diyen bir ferdi neden Cuma imamı olarak tayin ettiniz? Kur’an’da böyle geçtiğini söylüyor. Haşa “yoksa sen kendini Allah’ın makamında mı görüyorsun!” Hangi imam, kendi muhalifine öküz diye hitap etti ki, sen de aynısını yapıyorsun? Anlayarak olaya yaklaşın. Allah bizim batınımızda olanı da bilmesine rağmen böyle bir tabir kullanmıyor. Siz bizim zihnimizi mi okuyorsunuz? Siz dinin saygınlığını, değerini harcıyorsunuz. Eğer Elamuhhuda, dinin temel mihengiyse ben böyle bir dini kabullenemem. Rahmet peygamberi olan bir peygamber, hidayet kitabı olan bir kitab bu şekilde okunmaz.
Şimdi yeni biri çıkmış, pervasızca saldırıyor. Ben diyorum: “Biz ne bağiyiz, ne muharip, ne de müfsidil filerd. Biz haksızlıklara itiraz ediyoruz. Biz nehyil münker vazifesini yerine getiriyoruz. İmam Hüseyin’in yaptığını yapıyoruz. İmam Hüseyin, “zulmün boyunduruğu altına girmeyin” demiş, bize böyle öğretmiştir. Zulüm nasıl olursa olsun, ister başında taç, ister başında sarık olsun… İster sekülerizim ve laiklik adına olsun, isterse de din adına zulüm olsun; bizim için hiçbir farkı yoktur. Zulüm zulümdür. İstibdat, istibdattır. Aralarında hiçbir fark yoktur. Şimdi biz gelmiş ve “beyler bizim oylarımız nerede? Oylarımızı nereye götürdünüz?” diyoruz. “Neden çocuklarımızı öldürdünüz?” diyoruz. Yaklaşık yüz insan… Bunlardan altmış dokuz küsurunu, ilk merhalede ve 36 kişiyi de Aşura gününde öldürünüz. Bize ulaşan bilgiye göre yaklaşık yüz kişi ve sizin resmi kabulünüze göre kırk kişi ve bunlardan üçünü zindanlarda öldürdüğünüzü itiraf etmek zorunda kaldınız. Kendi rakamlarınıza bakın. Eğer İran’da yasalar icra edilmiş olsaydı, bir kişiden dolayı en aşağıdan yukarıya kadar hepinizin yargılanması gerekirdi. İç işleri bakanı, açıkça tehdit ediyor. Adaletin icra merkezi olan, adaleti korumayla, feryat edenin yardımına koşmakla yükümlü yargı makamları şeraitin emirlerini çiğniyorlar. Kanun ve adaletin icracısı olması gereken adalet bakanı, yargının başı daha mahkeme teşkil edilmeden hüküm sadır etmeye başlıyor ve “bunlar muhariptir” diyor. “Gösterilerde yakalananların, göstericilerden ayrı olduklarını ve karışıklıklara katılmadıklarını ispat etmeleri gerekir” diyorlar. Sanki zanlının durumu şeri fıkıhta açıklanmamış gibi davranıyorlar. Yani onlara göre hepimiz günahkârız ve günah işlemediğimizi ispatlamamız gerekiyor. Şeriat, “hiç kimse günah işlememiştir” diyor ve sen “günahkarsınız” diyorsun. O zaman ispat edin. İslam cumhuriyeti makamlarında bulunanların söyledikleri, baştan ta aşağıya kadar tamamen İslam’ın hilafına olan açıklamalar, yorumlardır. Bunu sadece benim seviyemde olanlar söylemiyor. Konunun uzmanı Kum şehrinin büyük fakihler bunu söylüyor. Örnek Ayetullahıl uzma Munteziri. Munteziri’ye ne oldu? Yaptığı itirazlardan dolayı, yıllarca evinde hapsedildi. Yıllarca, hakaretlere, küfürlere maruz kaldı. Vefat ettiği zaman da dua/tarhim merasimi düzenlenmesine izin vermediler. İslam Cumhuriyetinin yaptığını, Şah rejimi yapamadı. Merhum Ayetullah Talagani, Tahran Hidayet camisinde minbere çıkıyordu. Ne yaptılar? Dediler ki, “sana minber yasaktır! Konuşmaya hakkın yok!” “Minbere çıkman yasaktır” dediler, “tamam, minber yasak olsun. Olsun, ben de sandalyede oturur konuşurum, gerekirse yerde otururum” dedi. “Hayır! Sana konuşma yasaktır” dediler. İtiraz edince netice olarak zindana attılar. Şah döneminde hangi caminin kapısını kilitleyebildiler veya hangi mescide ateş edebildiler. Bugün Kuba mescidinde, benim ilk olarak Cam’ıl Mukaddematı ilk defa Seyyid Ali Desgib-i Şirazi’nin yanında okumaya başladığım mescid… Mescidin kapısına mumlu mühür bastılar. Din için gelmiş olan İslam Cumhuriyeti, caminin kapısını mühürlüyor. Maşallah. Barekallah. Caminin kapısına mum ve mühür vurduğu için bu hükümeti taktir edin. Sebep ne? Mescitte itiraz edilmiş. Tahmili savaşta binlerce şehit verilmiş olan mescid… Savaşta binlerce şehit vermiş bir mescidi kapatın ve kapısına da mum, mühür vurun. Bu tarihe kayd edilsin.
Başka bir mesele, eğer Halkın Mücahitleri örgütü gelip Ayetullah Saduki gibi Cuma imamını şehit ettilerse, siz de gelin onun çocuğunun evinin kapısını ateşe verin. Bugün konuyla ilgili haberleri okumuşsunuzdur. Şah, böyle bir şey yapmaya cesaret edemiyordu. Hangi Şah rejimi, taklit mercii makamında olan bir müçtehidi altı sene evinde hapsetti. Şah, hangi müçtehide “sen taklit makamı” değilsin diyebildi mi? İmam Humeyni, “sen taklit mercii değilsin diyebildi mi?” Siz bu konuda rahat bir şekilde konuşabiliyorsunuz ve “Ayetullah Munteziri gibi olmasına izin vermeyin!” diyorsunuz. İşte bundan dolayı, daha baştan sizin taklit mercii olmadığınızı söylüyoruz. Öyle bir iş yaptınız, Şah yapamamıştı. Bundan dolayı Ayetullah Naini, Tenbihul Umme’de, “dinin istibdadı, bütün istibdatlardan daha kötüdür. Neden? Çünkü din karşıtlarının yapmaya cesaret bile edemedikleri öyle bir şey yapar ki, tahribatı büyük olur. Kim, camiyi kapatmaya cesaret edebilirdi? Dırar mescitleridir diyorlar. Sonra, kim Hanegah/dini toplantı merkezlerini tatil etmeye cesaret edebilirdi? Biliyor musunuz, bir gecede Kum’da, Burucer’de, Kereç’de kaç tane Huseyniye yerle bir edildi? Zikir yapılan, Ya Allah denilen, Hu çekilen Hüseyniyeler. Öyle bir hale geldik ki, dervişimiz bile “zıddı inkılap” olmuş. Böyle bir ortamda nasıl gelip zikr yapacağız? Zulüm çok yönlüdür. Sünni Müslümanlarımızın Tahran’da, Şiraz’da, İsfehan’da, Meşhet’te camileri yoktur. Neden, “sen Sünni’sin diyorlar. Bu Müslümanlar, Pakistan sefaretine gidip Cuma namazını kılmak zorunda bırakılıyor. Utanın! Sünni Müslümanın kendi camisini kurma hakkı var mıdır, yok mudur? Hangi anayasa size böyle bir hak vermiştir? Dinden bahsediyorum, Müslümanların durumundan bahsediyorum. Bahailerin durumuyla ilgilenmiyorum. Şia Müslüman’dan, Sünni Müslüman’dan, dervişlerden bahsediyorum. Tahran’da kilise var, ama bir tek Sünni mescidi yoktur. Dervişlerimizin Hüseyniyeleri birer birer kapanıyor.
Konuşmamın neticesini şöylece özetleyebilirim: Biz muharip değiliz. Biz baği değiliz. Biz mufsidil filerd değiliz. Eğer fıkhi değerlere göre olaya bakacak olursak, halkın kanını akıtan, halkın parasıyla silah alıp, halkın çocuklarının kalbini bu silahlarla parçalayanlar ve daha sonrasında kendi çocuklarının cenazelerini almak isteyen -yürekleri yanık- ailelerden bu mermilerin parasını alanlar gerçek muhariptirler. Birgün ilahi mahkeme kurulduğu zaman, sizin yargılanmanız gerekir. Muharip olma suçundan, mufsidil filerd suçundan, yargılanmanız gerekir. Dünyanın en büyük fesadı istibdattır. Muhalefetlerini dile getiren gençlerimizin kanına elleri bulaşanlar yeryüzünün en büyük zalimleridirler.
Biz geldik, “nehyi enilmünker” görevimizi yapıyoruz; tıpkı şehidlerin efendisi imam Hüseyin’in yapmış olduğu gibi. Onun hareketi karşısında Emevi ordusu ne yaptı, şimdikilerinin yaptığının aynısını. Bir de o dönemin kapıkulu ulemasının konuyla ilgili olarak yazdıklarına ve verdikleri fetvaya bakın. Ali’nin oğlu Hüseyin’in zamanın emirul müminine karşı ayaklandığını, baş kaldırdığını ve onun da baği hükmüyle katledildiğini yazıyorlar. Fıkhi yeterlilik sahibi olan âlimler, olanları halka ulaştırmak sorumluluğu taşıyorlar. Eğer fıkhi sorumluluk taşıyan âlimler halka ne olduğu konusunda sessiz kalıp bilgi vermezlerse yarın kıyamet gününde, Allah’a karşı sorumlu olduklarını iyi bilmelidirler. Dinin emirlerini bu kadar bulandırmaya, kirletmeye çalışanlar dine ihanet ediyorlar. İmam Sadık Peygamber’den naklen şöyle diyor: “Fakihler, Resulun eminleridirler. Dünyaya karışmadıkları müddetçe Peygamberin varisleridirler.” Ravi, dünyaya karışmanın ne anlama geldiğini sorunca da: “Dünyaya karışma, onların kapıkulu haline gelmeleri ve oradan beslenmeleri anlamındadır. Güce teslim olmaları, egemenliğe karışmalarıdır.” Deniliyor.
Bugün gördüğümüz gibi kapıkulu ulema, fakih olmakla ilişkisi olmayan ulema egemenlerin uygulamalarını onaylama, yorumlama makamı haline gelmişlerdir. Muhammed Yezdi gibi… Muhammed Taki Misbah Yezdi gibi… Hairiyi Şirazi gibi… Meşhed Cuma imamı Elemılhuda gibi… Bu ve benzerleri işlenen cinayetlere şeri kılıf bulmaya çalışıyorlar. İşte bunlar kapıkulu ulemasıdırlar. Yarın kıyamet gününde, Allah’ın bunlara karşı neler yapacağını birlikte göreceğiz. Kıyamet gününde onların o çirkin kokusundan dolayı, herkes onlardan nefret edecek. Ve şunu çok iyi anlamanızı, inanmanızı istiyorum: İran’ın yarını, hakkın sesinin hakim/gür olduğu gündür. Eğer bu olmazsa, sunnetullahtan kaynaklanan adalet gerçekleşmemiş olur. Bu da mümkün değil. Bu halk, adalet, eşitlik ve özgürlükten başka hiçbir şey istemiyor. Onların istediği adaletin, anayasanın, uluslararası insan haklarının uygulanmasıdır. Halkın genelinin rızasına uygun olan adaletin hayata hâkim olması isteniyor. Bütün bunların zor bir uygulama olduğunu sanmıyorum. Bunları talep eden çoğunluğu görmezlikten gelip, onlara baği, muharip veya müfsidil fil erd denilmesi karşısında onları Allah’a havale ediyoruz ve Allah’ın adil olan sıfatını onlara göstermesini arzuluyoruz.
Esselamun aleykum...
Tercüme: Yakup Aslan