Fıtrat gereği insanoğlu kendi sorunlarına alakalı olan insanlara, organizelere, yapılara, devletlere içten bir muhabbet besler. Kendi derdi ile dertlenen, hüzün ve mutluluklarının paylaşımcısı olan, sorunlarına alaka gösterip çözüm yolları gösterenler halkça hizmete uygun görülürler.
Halkın teveccühüne mazhar olmanın yolu, halkın dilini anlamak ve halkın dilinden sorunlara çözüm geliştirebilmekten geçer. Halkı çözümlenmesi gereken, bilmeyenler topluluğu olarak görüp, kendi aklını halkın üstünde görenler her zaman uçta kalmaya mahkumdurlar.
Sorunun yaşandığı yer, çözümün geliştirileceği aklın bulunduğu yerdir aynı zamanda. Sorun çözmek için sorunun içinde olmak, yaşayanı ve bileni olmak gerekir. Sorunu yaşayanlar olarak birbirimizin katkılarından yola çıkarak ortak çözümün dilini pratiğe dökebildiğimiz zaman çekim merkezi olabiliriz.
Unutulmaması gerekir, çözüm bulunmak istenen sorunun yaşayanlarının her zaman çözüme katkı olacak verileri ve yolları vardır. Soruna alakalı olan her birey ve düşünceye yürekten omuz vermek için bir dokunuş beklerler. Çözümün parçası ve ya merkezi olmak için ilk adım “Sorunlara Alakalı Olmak” ile başlar. Teoriniz ve yaşantınız, halk ile olan diyalogunuzun etkisinin belirteci alakalı olup olmamak ile alakalıdır.
Halk kendi sorunları ile alakalı olan, kendini halkın bir parçası olarak mücadeleye katan ve halk için emek sarf ederek bedel ödemeyi hak olarak bilenlerin halklaşmasına izin verir. Halk kendi içinde yerleşmeye çalışan düşünce sistemlerinin ete kemiğe bürünmesine, güç kazanmasına, kendi adına temsiliyet göstermesine ancak bu şekilde imtiyaz tanır.
Halk hareketleri; halkın sorunlarını iyi tanımlamalı, halkın yani kendisinin acıyan yerini iyi tespit etmeli, neşteri atarken güven vermeli, halk kendini kendinden olana emin şekilde güven içinde teslim eder. Bu teslimiyeti mikro emanetlerde güzel bir hizmet ile koruyanlar, halkın makro emanetlerini teslim edecekleri adres olurlar.
Hareket vardır gücü niceliğinden gelir, hareket vardır gücü bilgi ve tecrübesinden gelir. Kalabalıkları cezbetme adına şiddet ve sloganı niteliğin önüne çıkaranlar, düşünce ve fikirler konuşulmaya başladığında erimeye/dağılmaya mahkumdurlar. Bilgi ve düşünce gücünü sistemli bir eğitim ile ön plana çıkaranlar keyfiyet ve kemiyeti sebat ile işlediklerinde ütopyaların realiteye ne kadar yakın olduklarının şahitleri olacaklardır.
Bu neden ile doğru kabullerimiz doğru zaman ve zeminlerde sorunlarla alakalı olursa ilkelerimizin, değerlerimizin halklaşmasını temaşa edebiliriz. Bir ulusun, milletin, coğrafyanın, halkın; tek ses, tek renk, tek söz olduğu yanılmıyorsam insanlık tarihinde görülmüş değildir. Bu nedenle bir coğrafyada tek düşünce, hareket ve ya yapının sorunlarla sadece ben alakalıyım demesinin yeri ve izahatı yoktur. İnanan insanların yaşamış oldukları coğrafyalarda sorunlarla alakalı olmayı başkalarına havale etmesi, başkaları ilgileniyor bizler geç kaldık diyerek sıyrılmaya çalışmaları kabul edilebilir değildir.
Müslüman aklın her coğrafyaya, her zaman dilimine söyleyecek sözü vardır. Müslüman iradenin, yaşamın her yönündeki sorunlar ile alakalı olabilecek bilgi, tecrübe ve potansiyeli vardır. Yeter ki bu potansiyeli güç birlikteliğine çevirebilecek adımları iman etmiş olduğu ilahi mesajın teori ve pratiğine uygun atabilsin.
Bir önceki yazımızda yeryüzünün, özellikle İslam coğrafyasının büyük değişimlere gebe olduğuna değinmiştik. O değişim dalgası başlamıştır, bu değişim dalgasında herkes gücü nispetinde yararlı-zararlı şekilde etkilenecektir. Bu değişim, kendi coğrafya ve halklarının sorunları ile alakalı olanların denetiminde yön bulacaktır, kendi halklarının dilinden hak olanı haykıranların rengi ile boyanacaktır bu değişim.
Düşünce, ideoloji, inancına bakılmaksızın, kim olması gereken alakayı pratize etmiş ise sünnetullah hak olanı takdim edecektir. Hak olanın halka takdim edilmesinin hizmet edenleri olmak için ilke ve çabalarımızı halkımızın sorunlarına alakalı olacak şekilde disiplinize ederek somutlaştırmalıyız. Somutlaştırılmayan düşünceler sadece aydın, entelektüel ve eğitimli kesim içersinde dar alanlara mahkum kalarak halklaşamayacaktır.
Bu değişimin etki edeni, yön vereni olmak için hayatın içinde olmak, düşünce ve değerleri halklaştırabilmek önemlidir. Halka yabancılaşan her düşünce ve inanç yalnızlığa ve ya küçük gruplara mecburdur. Neticede düşünce/inançların insanlara, halka hizmet edebilmesi için halkça kabul edilebilirliği kıyas noktası kabul edilmektedir. Ne kadar halklaşabilinirse o kadar güç, o kadar değer kazanılmış olunur. Her ideoloji ve inancın hedefi daha çok insana ulaşabilmek, daha çok halklaşarak kendi renginin tonunu fazlalaştırma çabası değil midir?
İslam’da tebliğ, zekat, fitre, sadaka, infak, adalet, iyiliği emr-kötülüğü neyh, vb. ilkeler, sorunlarla alakalı olarak kendi içinde adalet tesis etmenin yanında daha fazla insana ulaşmanın vazgeçilmezleri değiller mi? Bunlar halklaşabilmenin yolunun halkının sorunları ile alakalı olunması gerektiğini haykıran temel emirler değiller mi?
İslami düşünce ve hareketler, bulundukları coğrafya ve zamana dair yaşanan sorunlarla alakalı olduklarını halkın anlayacağı dilden somutlaştırmalıdırlar. Yaşamın her alanında yaşanan sorunların çözümünde çözüm gücü olduklarını ilk cesur düşünceleri ile gösterecek ve gücü nispetinde yaşama küçük dokunuşlar ile eylemselleştirecektir. Ne halk ne de bizim sahip olduğumuz inanç çekimser ve cesur olmayan dokunuşları kabul etmez. Sahiplenilmesi gereken doğrular sahiplenilmeli, terk edilmesi gereken yanlışlar terk edilmelidir.
Atılması gerekip de atılmayan her adım bize yerimizde saydırır iken, yürümeye devam eden zinde güçler(!) ile kıyasta daha da geriye düştüğümüzü göstermektedir. Bizler yerimizde sayarken, birileri hareket halindedir bu nedenle mesafe giderek açılmaktadır. Birileri yapıyor diye yapalım mantığı ile değil, zaman ve mekanın sünnetullah gereği boşluk kabul etmemesi ilkesi gereği düşünmek gerekir. Sürekli devinim ve aksiyon halinde olan yaşamın mecrasına insanın yön verdiğini belirtmek amaçlı düşünelim. Belli bir mecraya oturan yaşamın değişimi için şartlar her zaman olanak sağlamaz. Oluşan olanakları yerinde ve zamanında değerlendirmek müdahil olmak demektir.
Değişim ve mecranın yeni yeri için şartlar gittikçe daha fazla kendini dayatmaktadır. Sözde zinde güçler ısrarla kimsenin müdahil olmaması için her tarafa baskı kurmaya çalışmaktadırlar. Küresel çapta ABD-İsrail kimseyi yanaştırmamaya çabalamakta, Türkiye’de İttihatçılar ile Osmanlıcılar kendi aralarında kapışmakta ve kendileri dışında kalanları hiçe saymaktadırlar. Fethullah Hoca çevresinin Müslüman camianın hiçbir ortak platformunda yer almaması buna örnektir. Kuzey Kürdistan parçasında KCK ve İlim çevreleri tek temsilci biziz, biz bedel ödedik demogojiisyle farklı her rengi düşman ilan ederek imha etmeyi halk nazarında meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.
Her yapı, ideoloji, inanç hareketi ödediği bedeli kimse için değil, kendi inandığı değerler için ödemiştir. Ödediğim bedeli ben halk için ödedim ve halk bana mahkumdur zihniyeti ilk önce kendi değerlerine/mücadelesine ve daha sonra kendi halkına ihanettir. Ödenen bedel gerçekten halk için canı gönülden, yürekten ödenmişse halk nazarında eninde sonunda hak ettiği teveccühe mazhar olacaktır.
Bu teveccüh her zaman bilindik şekilde zafer ile değil, çoğu zaman zamanın şahitliği ve insanoğlunun özgürlük mücadelesinde yol işareti olarak kabul edilerek ölümsüzleştirilmesiyle de olur. Yeter ki yaşamın sorunları ile alakalı olduğumuzu ve insana hizmetimizin iktidar için değil, iman ettiğimiz değerler için olduğunu yaşamın orta yerine eylemsel olarak sunalım. Bizler sunalım, halkın teveccühü Rabbimize tevekküldür.