Batı ürünü olan ulusalcılığın İslam dünyasına sirayetinden beri ulusal egemenlik hakkının kullanılması gibi ulusal dillerin kullanılması da tartışma ve yasaklanma konusunu oluşturmaktadır.
Bir önceki yazıda ulusların kendi ulusal egemenlik haklarını kullanmalarının İslam ve ümmet mefkuresi içindeki yerini ele almıştım. Bu yazıda da ulusal dillerin kullanılmasının (bu babtan olmak üzere Kürd dilinin kullanılmasının) İslam, ümmet ve tevhidi mesaj açılarından neyi ifade ettiği, neye tekabül ettiği konuları üzerinde duracağım.
İslam açısından en önemli konu bireyin, ailenin ve toplumların müslümanca yaşamasıdır. İnsanların İslam'ı yaşayabilmesi için de önce onun mesajını anlaması sonra da ona iman etmesiyle olur. İnsanlar, bir konuyu, özellikle de hayati önemi haiz bir konu ya kendi ana diliyle veya çok iyi bildiği bir dille kendisine ulaştırıldığı zaman anlarlar. Doğal olarak insanların en iyi bildiği dil, kendi ana dilidir. İkinci dil ancak eğitim ve öğretim sonucu öğrenilen dildir.Dolayısıyla ikinci ve üçüncü dilleri ancak eğitimli insanlar bilir.
Allah u Tebareke ve Teala İbrahim suresinin dördüncü ayetinde, "(Allah'ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir" diye buyuruyor.
Bu ayetten sarahaten anlaşılıyor ki, bütün kavimlere kendi dillerinden olan peygamberler gönderilmiş, risaletlerini kavimlerinin diliyle eda etmiş, tevhidi mesajı kendi kavmine kendi kavminin diliyle sunmuştur. Bunun aksinin vaki olmadığı yine ayetten anlaşılmaktadır. Çünkü ayette istisna edatı olan الا hasr ve tekidi de ifade etmektedir. Yani hiçbir peygamberi göndermedik ancak kendi kavminin diliyle. Yani bütün peygamberleri kendi kavminin diliyle tebyinde bulunsun, ilahi emirleri açıklasın diye gönderdik. Bir diğer ifadeyle kendi kavminin diliyle hitap etmeyen hiçbir peygamber göndermedik demektir. . Ayette hasrın olduğunu belirttik, bu hasr, Hz. Lut’un istisna edilmesiyle bozulmaz. Dili Süryanice olan Lut (a.s) Hz. İbrahim tarafından, dili İbranice olan bir kavime risalet göreviyle gönderildi. Merhum Alusi'nin ifadesiyle “peygamberler ya kavimlerinin dilerinden seçilir ya da eğer başka kavimden bir başka kavime gönderilecekse o kavimin dilini bilip ve konuşması gerekir". Dolayısıyla Hz. Lut İbranice'ye vakıftı. Gönderildiği kavmin diliyle onlara hitap ediyordu. Hz. Lut'un gittiği kavmin diliyle onlara hitap etmiş olması, hasrın bozulmadığını göstermektedir.
Bütün peygamberlerin kendi kavimlerinin diliyle gönderilmesinin nedeni de yine aynı ayet içinde ifade edilmiştir. Amaç: (لیبین لهم ) Yani onlara tevhidi açıklasın, Allah'ın emirlerini beyan etsin. Teybin fiilinin başındaki ل edatı, illeti, nedeni ifade eder. Peygamberlerin kendi kavimlerine kendi dilleriyle hitap etmek zorunda olmalarının nedeni, onlara tevhidi mesajı sunabilmesi içindir. Başka nasıl olabilir ki? Bir kavme bilmedikleri bir dille hitap etmenin, yaşamsal öneme sahip tevhidi mesajı onların anlamadığı bir dille ifade etmenin nasıl bir anlamı olabilir? Mesajın yerini bulması için tek yol, ilgili insana veya kavime anlayacağı dille o mesajı ulaştırmaktır.
Bu ayetten zımnen ikinci bir anlamı çıkarmak da mümkündür. Bir peygamberin risalet görevini, peygamberlik görevini, eğer kendi kavminin diliyle hitap ederse yerine getirmiş olur. Kendi kavminin diliyle hitap etmediği zaman, o kavim mesajı anlamayacağı, doğru algılamayacağı için risalet görevi de eksik olarak yerine getirilmiş sayılacaktır. İlahi hüccetin tamamlanması için her kavime kendi diliyle tevhidi mesajın ulaştırılması gerekiyor. Çünkü bir kavime kendi dillerinden birisi gönderilmez ise ahirette, mahkemey-i kübrada mazeret getirmeleri tabiidir. Böyle bir ihticacı engellemek için Allah u Tebarek ve Teala, bütün kavimlere kendilerinden ya da onların dilini konuşan bir peygamber göndermiştir. Ulu'l Azm peygamberler ise, bütün insanlar için gönderilmiştir. Bu beş büyük peygamber, temsilcilerini seçerken, onların, gideceği kavmin dilini bilmesine özen göstermişlerdir.
Ayetin devamındaki, "Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir" kısmı, risalet görevinin, ilahi hüccetin ancak her kavime kendi diliyle tevhidi mesajın ulaştırılması sonucu hasıl olduğuna işaret etmektedir. Yani peygamberler aldıkları tevhidi mesajı kendi kavimlerine kendi dilleriyle ulaştırdıktan sonra görevlerini yerine getirmiş sayılıyor ve gerisi Allah'ın takdirine kalıyor. Allah dilediğini doğru yola sevk eder dilediğini de saptırır. Allah'ın bu iradesi ve beşerin sorumluluğu, kendi dilleriyle tevhidi mesajı aldıktan sonra başlamaktadır.
Kur'an'da Rabbimiz tarafından bize en doğru şekilde aktarılan peygamberler tarihini incelediğimizde şu hususları görürüz:
1-Her peygamber bir kavime gönderilmiştir.
2-Her peygamber, kendi kavminin diliyle hitap etmiştir.
3-Her peygamber ile kendi kavmi arasında dil birliği ve kan bağı vardır.
4-Bütün peygamberlerin mesajı ve muhteva dili birdir.
5-Hz. Muhammed'e (s.a.v.) kadar geçen süredeki peygamberler ve tevhid tarihinde mesaj birdir, tevhididir; dil, ulusaldır. Tevhidi mesaj ilgili her kavime kendi diliyle aktarılmıştır.
Hz Nuh:
"Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar. Kardeşleri Nuh onlara: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız demişti. Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak Alemlerin Rabbidir" (Şuera/105/109)
Hz. Hud:
"Ad (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Hud onlara (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız demişti. Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak Alemlerin Rabbidir" (Şuera 124/127)
Hz. Salih:
"Semud (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Salih onlara (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız demişti. Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak Alemlerin Rabbidir" (Şuera 141/145)
Hz. Nuh, Hud, ve Salih peygamberlerin, kendi kavimlerinin kardeşleri olarak nitelendirilmesi aradaki kan bağına, kavim birliğine işaret ediyor olsa gerek. Müfessirler bu ayetlerdeki 'kardeş' kelimesinin hangi anlama geldiği konusuna değinmemişler ancak müfessir ve tarihçiler peygamberlerin kahir ekseriyetinin gönderildikleri kavimden olduğunu söylüyor. Adı geçen peygamberler hem bir peygamber olarak hem de onların bir kardeşi, akrabası ve onlarla aynı milliyeti paylaşan biri olarak sesleniyor. Sundukları mesaj tevhididir. Tevhid, nübüvvet ve mead'ı beyan ediyorlar. Farklı zaman ve mekanlarda bulunmalarına ve farklı kavimlere hitap etmelerine rağmen aynı dili kullanıyor hatta aynı kelimeleri seçiyorlar. Eğer dikkat edildiyse, Kur'an, her dört peygamberin kendi kavimlerine söylediklerini tıpa tıp aynı kelimelerle, aynı cümlelerle aktarmıştır. Yani dört peygamber de aynı mesajı vermiştir ama farklı dillerde.
Kur'an'da peygamberler tarihi işlenirken 43 ayrı ayette peygamberlerin kendi kavimlerine "Ey kavmim! ((ی)یا قوم)" diye seslendiklerini görüyoruz. Peygamberler risalet görevlerini eda ederken, tevhid inancını sunarken kendi uluslarına seslenmişler, ulusal dili kullanmışlardır. Mesaj ve muhteva ortaktır, dil ve önderlik ulusaldır. Peygamberler aynı zamanda kavimlerinin, ümmetlerinin önderleridirler. Her bir kavmin dini önderi kendisinden olmuştur ve kendi diliyle hitap etmiştir.
İlgili ayetler, her bir kavmin önderlerinin kendilerinden olmasının, kendi dillerini kullanmalarının tevhid inancıyla, dinle ve ümmet mefkuresiyle çelişmediğini gösteriyor. Muhteva İslam'dır, form, ulusaldır. İslam'dan sonra bütün kavimlerin dini İslam'dır ama dilleri ve önderleri kendilerinden olmalıdır, olacaktır. İslam ümmetini on veya yüz kavim oluşturuyorsa, tümünün söylemi aynıdır, tümü tevhidi, nübüvveti ve meadı işleyecek ama kendi dilerliye ve kendi önderliklerinde. Bu durum, ümmet olmakla çelişmez.Ümmet ile çelişecek olan şey, muhtevadaki farklılıklardır. İslam'a muğayır söylem geliştirenler ümmetin dışına çıkar.
Burada şöyle bir soru gündeme gelebilir: Son din İslam ve onun peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. O'nun kavminin dili Arapça idi ve tevhidi mesajı Arapça beyan etti. Bu durumda diğer kavimler açısından risalet görevi nasıl eda edilmiş olacak?
Beşer hayatı çok uzun dönemler ibtidai idi.İletişim imkanları yok veya çok zor idi. Dünya çok büyük sayılırdı. Tercüme olayı da yok gibiydi. Bu sebeplerden ötürü İslam dönemine kadar (Ulu'l Azm peygamberler hariç ki, onlar sadece bir kavime gönderilmemişlerdi) her kavime bir peygamber gönderildi ki, bütün kavimler, bütün beşeriyet ilahi mesajdan mahrum kalmasın ve ilahi hüccet tamamlansın. Beşer hayatı terakki etmeye başladığı dönemde son din ve son peygamber gönderildi. İslam, muhteva olarak kıyamete kadar devam edecek beşer yaşamını kuşatacak niteliktedir. Beşer tarihi dikkate alındığında İslam'dan sonra çok hızlı bir şekilde terakki sağlandı ve dünya bir köy kadar küçüldü. Artık iletişimsizlik diye bir olay kalmadı. Dolayısıyla her kavime bir peygamber ve ayrı bir şeriat gönderilmesinin beşeri nedenleri ortadan kalktı. Zaten tevhid tarihi boyunca itikadi mesaj aynıydı. Değişen, şeriatlardı. İslam ile birlikte bütün beşere tek ve son din Hz. Muhammed (s.a.v.) aracılığıyla gönderildi. İslam ile birlikte de tevhid inancı aynen kaldı. Sadece şer'i hükümler değişti ve sonraki ihtiyaçların karşılanması için de içtihad mekanizması geliştirildi. Artık her kavime bir peygamber ihtiyacı kalmadı.
Hz. Muhammed Arap idi ve tevhidi mesajı Arap diliyle sundu. Peygamber de insan olduğuna göre bir dili ve bir milliyeti vardır. Son peygamberin Arap kavminden seçilmesinin hikmetini Allah bilir. Son peygamberin Arap olması ve Kur'an'ın Arapça olması mesajın evrensel olmasına ve bu evrensel mesajın bütün kavimlere kendi dilleriyle ulaştırılmasına mani değildir. Eğitim ve öğretim düzeyi, iletişim imkanları bir mesajın kolaylıkla bütün dillere aktarılmasına imkan sunmaktadır.
Tevhidi mesajın son dilinin Arapça olması, bu mesajın bütün uluslara Arapça aktarılmasını gerektirmiyor, böyle bir şey zaten imkansızdır. Tevhidi mesaj her kavime kendi diliyle aktarılmalıdır. Her kavimden bir sınıf da tevhidi mesajı esaslı bir şekilde anlaması için Arap dilini öğrenip Kur'an ve hadisler üzerinde derinlikli çalışma yapıp edindiklerini ve çıkarımlarını kendi ulusunun diline çevirmekle mükelleftir.
Son peygamberin tebliğ, teybin, tebşir ve inzar görevini ulema ve davetçiler üstlendiğine göre, ulema ve davetçilerin İslam'ı kendi uluslarına kendi ana dilleriyle aktarması İslami bir görev ve zorunluluktur. Eğer bir kavime İslam kendi ana diliyle aktarılmadığı için o kavim İslam'ı yeterince öğrenemez ise, o kavmin uleması ve davetçileri sorumluluk altında kalır. Bu çerçevede kendi ülkemizdeki en büyük iki dil Türkçe ve Kürdçedir. Zazaca konuşan önemli bir nüfus vardır. Daha az nüfusa sahip diğer diller de vardır. Nüfus oranı açısından Kürdlerin durumu özel bir önem arz etmektedir. On milyonlarca insan Kürdçe konuşmaktadır. Bu kavime İslam'ın Kürdçe anlatılması şer'i bir sorumluluktur. Eğer davet ve tebliğ görevini ifa edecek kadar insan Kürdçe olarak İslam'ı sunamıyorsa bütün Kürdler sorumluluk atında kalır ve buna imkan vermeyen bütün Türkler de. Hiç kimsenin bir kavime İslam'ın kendi diliyle anlatılmasına engel olma hakkı yoktur. Böyle bir engelleme, İslam açısından savaş nedeni olabilir. Çünkü bir kavime tevhidi mesajın ulaştırılmasını engelleyenlerin varlığı, cihadın temel nedenlerinden birini teşkil eder.
Yıllardır Cuma vaazlarının ve hutbelerin sadece Türkçe okutulması İslam açısından kabul edilemez. Buna en çok Müslümanların karşı çıkması gerekir. Dil hakkının kullanılmasını, en çok ve herkesten önce Müslümanların şer'i bir sorumluluk olarak savunması ve bunun kavgasını vermesi gerekir. Vaaz ve hutbelerin Türklerin olduğu yerde Türkçe, Kürdlerin olduğu yerde Kürtçe, Zazaların olduğu yerde Zazaca ve Arapların olduğu yerde Arapça verilmesi İslami bir zorunluluktur. İmamların ve vaizlerin atanması da gidecekleri yerin diline göre olması gerekir. Türk bir köye Kürdçe vaaz ve hutbe veren bir imamın durumu ne ise, Kürd ve Zaza bir köye Türkçe vaaz ve hutbe veren imamın durumu da aynıdır. Tevhidi mesajın doğru anlaşılmasını engelleyen bu zalimane uygulamaya herkesten önce dini kaygıları olan Müslümanların karşı çıkması icab eder.
Mesele vaaz ve hutbe ile de bitmiyor. Müslüman Kürdlerin İslam'ın temel kaynaklarını da Kürtçeye çevirmesi ve Kürdçenin yazı dili olması için de mücadele vermesi gerekiyor. Çünkü bir dil yazı dili olmadığı sürece, iyi bir davet ve tebliğ dili de olamaz.
Her bir kavimden bir grubun veya sınıfın dinde derinleşip kendi kavmine dini sunmasının gerekliliğine dair ilahi hükmün üzerinde düşünmemiz gerekiyor.
Tevbe suresi 122. ayette, "Müminlerin tümünün toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde derinleşmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar."
İnzar ve tebşirin, uyarı ve ıslahın dinde derinleşmiş insanlar tarafından kendi kavimlerine dönük yapılması ve her kesimden bir grubun dinde derinleşerek bu görevi yerine getirmesi emrediliyor. Her kavim ve fırkadan bir grubun dinde derin eğitim görerek kendi kavmini kendi diliyle uyarmasının farz-ı kifaye hükmünde olduğu, bu görevin yapılmaması halinde tümünün mesul olacağı bu ayet-i celileden de anlaşılmaktadır.
(المومنون) kelimesindeki ال edatı umumu ifade ediyor. Yani bu hüküm bütün müminler için geçerlidir. Ayrıca من کا فرقه ibaresi de ayrı bir tekid olarak bütün kavim ve fırkaların aynı hükmün muhatabı olduğunu gösteriyor. Bu ayetteki hüküm sadece o dönem Müslümanlarıyla ilgili değildir. Hüküm, bütün zaman ve mekanlardaki Müslümanları kapsayacak şümula sahiptir. Her Müslüman kavim, kendi içinden dinde derinleşecek ve dini kendi diliyle sunacak bir sınıf oluşturmakla yükümlüdür.
Sonuç itibariyle her bir ulusun kendi dilini kullanması, Müslümanların da ulusal dilleri kullanarak tevhidi mesajı iletmesi müsellem bir hak ve görevdir. Dil hakkı tartışılamaz, pazarlık konusu edilemez. Müslüman bir ulusun ez cümle Kürd ulusunun kendi dilini kullanıp kullanamayacağı müzakere konusu olarak masaya yatırılamaz. Ulusal egemenlik hakkının kullanılıp kullanılmaması maslahat temelinde müzakere edilebilir, bazen bu hakkı kullanmamak maslahata daha uygun düşebilir ama dil konusu için aynı durum söz konusu olamaz. Çünkü her bir ulusun kendi dilini kullanması tartışmasız bir haktır. Dolayısıyla Müslümanların bu konuda ürkek ve çekingen bir yaklaşım yerine İslami temelde çok cesur davranması iktiza etmektedir. Herhangi bir dili tahdit etmek, ilahi ahkama ve hikmete aykırıdır. Dillerin ve ez cümle Kürdçenin tahdit ve tahkirine Kur'ani temelde mukavemet etmek, Kur'an'ı rehber edinenlerin sorumluluklarındandır.
yazinin sonuna bakin (tabiki tamamini okuyun)
http://www.internethaber.com/clintonin-merak-ettigi-gulen-sorulari-336215h.htm
osman
12-03-2011, 12:10:08
Egemenlik hakkı maslahata uygundur; ama dil hakkı maslahata uygun değildir. Sayın Zeki Savaş'ın bu cümlesinde ciddi bir sıkıntı söz konusudur. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı doğal bir haktır. Kendi coğrafyasında tutsak edilip, yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla sömürülen bir ulusun kendini idare etmesi fıtri bir istektir ve maslahat gereği uygulanmaz demekten çok, bu halledilmesi gereken bir haktır; ama şatlar buna izin vermiyor demek daha doğrudur. Bir de üstad Zeki Savaş'ın Kürt alimi Şeyh Ubeydullah'ın aşağıdaki sözlerini nasıl yorumladığını izah etmesini istiyorum:’’Kürdistan’ın bütün halkı, artık daha fazla her iki hükümetle de birlikte var olamayacakları ve bir şeyler yapmak için Avrupa devletlerinin durumunu inceleyerek anlamaları gerektiği konusunda ortak bir görüşe sahiptirler. Bizler bölünmüş bir milletiz. Kendi iç sorunlarımızı kendimiz halletmek, kendi suçlularımızı cezalandırmada bizzat egemen ve bağımsız olmak, bütün diğer milletlerin sahip oldukları haklara aynı şekilde sahip olmak istiyoruz.’’
Abdullah. T
07-03-2011, 22:21:59
Sayın hocam, öncelikle hayal kırıklılığı yaşadığımı söylemek istiyorum. Çünkü ben size yöneltilen soruları çok açık biçimde anladığım halde, sizin verdiğiniz cevabı o açıklıkla anlayamadım. Sorular açıkça Zazaca-Kürtçe diyalektiğinin ne anlama geldiğine yöneliktir. Soranlar diyor ki, Zazaca Kurmancçanın mı Kürtçenin mi karşılığıdır. Örneğin ben çocukluğumdan beri biliyorum, bize Kürtçe biliyor musun demezlerdi, Kurmancça biliyormusun diye sorulurdu. Halk arasında hala hiç kimsenin Kürtçe Biliyor Musun Diye Sorduğunu Sanmıyorum. Bence hala halk arasında Kurmancça ve Zazaca iki ayrı lehçe olarak Kürt genellemesi içerisinde değerlendirilmektedir. Yani halk arasında lehçelerin dışında bir Kürtçe yoktur.
Hadi diyelim ki, işin gerçeği daha farklıdır. Zazaca Kürtçenin karşılığıdır ve Zazaca ayrı bir dildir, lehçe değildir. Böyle bile olsa bunun böyle olduğunu ne Kurmançlar ne de Zazalar ortaya atmamıştır. Halende ne kurmanclar arasında ne de zazalar arasında bununla ilgili yoğun hiçbir çalışma yoktur. Yani bu farklı dil olayını gündeme yoğun olarak AKP ile birlikte girmiştir. Hatta zazalardan bingölden bir grup bu olayı ak pli bir vekilin konuyla ilgili bir açıklaması dolayısıyla protesto etmişlerdir. Yani kurmançlar değil zazalar kürt olduklarını ve devletin bir oyunu olarak farklı dil propagandası yapılmakta olduğu söylenmiştir. Daha ilginç olanı mesela siz henüz daha çok yoğun olarak tartışılmamış bir konuyu, bu biçimde ele alarak bir mesaj mı vermek istediğiniz konusudur.
İkinci bir konu maslahat konusudur. Bir lehçenin dil olduğunu ispat etmesi onun müstakil kavim olarak egemenlik hakkı doğmaktadır ve “.Egemenlik hakkını kullanmak veya kullanmamak, maslahat ile ilgilidir. Bir kavmin ayrı bir egemenlik kurması maslahata uygun değilse, egemenlik farkına, maslahat temelinde karşı çıkmalıyız; onların farkını inkar ederek değil. Farkı inkar, inhiraftır.” Diyorsunuz. Fakat bir toplum kendisinin müstakil bir kavim olduğunu ispatlasa ve sonrada o toplum genel kanaat olarak egemenlik hakkını talep etse, bu talebin maslaha uygun olmadığını o kavmin dışındakilerin tayin etmesi doğru olurmu. Maslahata uygun bulmayan kendileri olabilir belki, ama maslahata uygun olmadığını başkalarının söyleme hakkı olabilir mi? Açıklamanız yeterli dayanaklara sahip değil. Pek olacağını da sanmıyorum.. Özellikle maslahat kısmı çok proplemli ve korkutucu.
Zeki SAVAS
07-03-2011, 15:56:33
'Sayın Halid ve BOZDEMİR'e bu yazının fitrat.com'daki nüshasına yorum göndermişti. İki yoruma ortak cevabı burada vereceğim. Zamanında cevap vermeye fırsat oluşturamamamı arkadaşların hoşgörüyle karşılayacağını umuyorum.
Sayın Bozdemir'in yorumu şöyleydi:
"Türklerin olduğu yerde Türkçe, Kürdlerin olduğu yerde Kürtçe, Zazaların olduğu yerde Zazaca ve Arapların olduğu yerde Arapça verilmesi" zaza ve kürt ayırımının bu kadar keskin yapılmasını doğru bulmadığımı kurmanç, zaza, soran gibi ayırımların ulusal değil alt lehçeler şeklinde olduğunu düşünmekteyim. ayrıca kürd ve zaza ayırımının türk islamcı kesimin son zamanlarda özellikle üzerinde durdukları gizli bir harp aracı olarak kulanıldığından bunun daha dikkatlice kullanılması, böyle bir ayırıcı uslubun kürt milletine hayır getirmiyeceğini ortadadır. eğer ki zazaların ayrı bir ırk ve millet olarak düşünmekteyseniz bunu da bilmek isterim...tşk."
Evvelen yazının konusu, hangi kavmin hangi kavimden olduğu, hangi dilin hangi dilin alt veya üst grubu olduğu, hangi dillerin aynı kökten geldiği şeklindeki meseleler değildir. Hakeza yazının konusu doğrudan siyasetle ilgili de değildir. Bir önceki yazı, ulusların egemenlik hakkı etrafında olduğu için tamamen siyasiydi ama ikinci yazıyı, siyasetle bir tür ilişkisi olsa bile, daha çok davet ve tebliğ açısından ele almaya çalıştım ve dil hakkının ümmet mefkuresiyle ilişkisi üzerinde durdum ki, bu bakımdan konu siyasi mahiyet taşıyordu.
Bu sitede veya bir başka bilimsel site veya dergide bu konuları tartışabilir, kendi payıma Kürdçe, Zazaca ve Farsça'nın birbiriyle ilintisini, aralarındaki benzerlikleri, aynı kökten olduklarını ama bu üç dili konuşanların birbirlerini anlamakta ciddi güçlük çekecekleri kadar bu dillerin farklılaştıklarını bilimsel bir makale çerçevesinde etimoloji ve morfoloji bilim dalları temelinde savunabilir ve tartışabilirim. Bu yorumda ve bu yazı etrafında o konulara girmeyeceğim.
Bir toplumun çocuklarının annelerinden öğrendikleri dil, o toplumun ana dilidir. Bir Zaza, annesinden Zazaca'yı öğrenir ilk olarak. Kürdçe ve Türkçe'yi sonradan öğrenir. Kürdçe ve Türkçe'yi öğrenmemiş bir Zaza, adı geçen bu iki dille kendisine yapılacak daveti anlayamaz ve muhatabıyla doğru ilişki kuramaz. Aynı durum Kürdçe'nin iki ayrı dalı olan Badıni ve Sorani için de geçerli duruma gelmiştir. Güney Kürdistan'da Soranilerin çoğunluğu kendi dillerinde mutaassıptır ve bir Badıni ile Badıni lehçesini bilse bile konuşmaz. Eğitim ve öğretim kitapları ilk önce Sorani dilinde yazıldı ve Güney Kürdistanın tümünde uygulandı. Badıni bölgesindeki çocuklar öyle bir zorlandılar ki, sonunda Arapça eğitime geçme talebinde bulundular. Bunun üzerine Badıni bölgesindeki eğitim kitaplarının dili değiştirilmek zorunda kalındı. Böyle bir durumda Badını ve Sorani lehçeleri arasındaki ilişkiye dair bilimsel tartışmaların bir anlamı yoktur. İki tarafın Kürd olması, sorunu çözmüyor. Mesele, bölmek veya bölünmek, iki ayrı ulus olmak veya olamamak da değildir. Bir topluluk, bir diğer dili anlamıyorsa, anlamıyordur. Öteki dille olan akrabalığı veya kan bağı yaşanan sorunu çözmez. Bir Zaza, Badıni, Sorani veya Farsça'yı anlamıyorsa, diller ve kavimler arasındaki akrabalıktan yola çıkarak onları ötekileştirirsek, mesele doğallıktan çıkar ve siyasileşir.
Sayın Bozdemir," kürd ve zaza ayırımının türk islamcı kesimin son zamanlarda özellikle üzerinde durdukları gizli bir harp aracı olarak kulanıldığından bunun daha dikkatlice kullanılması, böyle bir ayırıcı uslubun kürt milletine hayır getirmiyeceğini ortadadır" derken Sayın Halid de "Değerli hocam asimilasyon ve inkarın fayda veremeyeceği vaki olmuş iken ,kürtleri hiç olmazsa kendi aralardında bölme/parçalama gayretlerinin yoğunluk kazandığı bir dönemden geçmekteyiz. Başbakan,g.kurmay başkanı ve devletin diğer yetkilileri ağız birliği yapmışçasına biz kurdı/zazaki lehçesinde konuşanları kürtlerden ayırmaya/ayrı tutmya çalışmaktalar" diyor. Türkler, Farslar ve Araplar da aynen böyle söylüyorlar. Farkımızı açıklayabilir misiniz? Türkçe ve Arapça ile Kürdçe arasında hiçbir kök bağlılığı olmadığı için bu iki kesimi bir kenara bırakalım. Aynı kökten olan Farsça, Kürdçe ve Zazaca açısından bakarsak aynı iddiayı bu üç dili konuşanlardan her biri, diğer ikisi için gündeme getirebilir. Farslar da bu iddiada bulunabilir ve bilimsel olarak da bunu güçlü bir şekilde savunabilirler. Hatta Zazalar, Kürdçenin ve Farsçanın Zazaca'nın alt lehçeleri olduğunu iddia edebilir, ana kökün zamanla azınlıkta kaldığını, dallarının genişlediğini söyleyebilir.
Konuya böyle yaklaştığımız zaman, yarın Kürdistan'daki tüm farklı dil sahiplerini her sabah "Kürdüm, doğruyum, çalışkanım" demeye zorlarız. Yıllarca karşı çıktığımız güçlerin kötü bir kopyacısı olur çıkarız.
Değerli arkadaşlarım! Asimilasyon ve inkara karşı çıkarken farkında olmadan aynı yaklaşımı bir başka zaviyeden aynı kelimelerle savunuyor konumuna düşmeyelim.
Dil konusundaki bu türden inhirafların ana nedeni şudur:
Bir dili müstakil kabul ettiğiniz zaman, o dili konuşanları da müstakil bir kavim olarak kabul etmek gelir arkasından. Müstakil kavmin arkasından da egemenlik hakkı gündeme gelebilir. İşte ana mesele buradadır. Egemenlik hakkının gündeme gelmemesi için kavimlerin ve dillerin bağımsızlığına karşı çıkılıyor. Her kim egemenliği ele geçiriyorsa, aynı kaygılarla dil ve kavim farklılıklarını benzer gerekçelerle teke indiriyor.
Ben her iki yazıda da dil hakkıyla egemenlik hakkı arasındaki farkın altını çizdim. Her kavim, ayrı bir egemenliği zaruri kılmaz. Egemenlik hakkını kullanmak veya kullanmamak, maslahat ile ilgilidir. Bir kavmin ayrı bir egemenlik kurması maslahata uygun değilse, egemenlik farkına, maslahat temelinde karşı çıkmalıyız; onların farkını inkar ederek değil. Farkı inkar, inhiraftır.
Dil hakkı, kesin ve tartışmasızdır. Dil hakkını kullanmak, mutlaka ayrı bir egemenliği gerektirmez. Zazaların dil hakkını savunurken onların da ayrı bir devlet olmaları gerektiğini söylemedim.
Egemenlik ve dil konusundaki mezkur iki esası kabul eder ve bunu şer'i ve akli temelde savunabilirsek ki, rahatlıkla savunabiliriz, o zaman inhirafa sürüklenmez, karşı çıktıklarımızı taklit etme konumuna düşmeyiz. İslam'ı dışlayan ulusalcılar, fikri temellerinin zayıflığı ve tenakuzu nedeniyle böyle bir yaklaşıma cesaret edemezler ve etmediler. Peki İslam'a iman etmiş insanlar? Onların korkması gereken bir şey yoktur. Çok güçlü bir şekilde doğruları ve hakkı savunabilir, farklılıkların hakkını teslim ederek farklılıkları ümmet bütünü ve kendi bünyeleri içinde tutabilirler. Bu cesareti Müslüman Kürdler başta gösterebilir, taklit yerine ihya, üretkenlik ve yenilikçilikte öncü rolüne talip olabilirler.
mahmut
05-03-2011, 15:56:17
Bir kaç aydıır kürdlerle ilgili, yazmış olduğun makeleleri takip ediyorum.dilne sağlık allah ecrini versin.kimetdar bir adımdır .hala bizim camianın bazı ferdeleri kürd sorunun idrak edememişlr.sizin bu çabanız onlar için, güzel bir usve-i hasene olur inşaallah.
Emîn
04-03-2011, 22:59:38
Biz kendine yerden yere Zaza, Kırd, Kırmanc veya Dımıli diyenler ile bizim kendilerine Kırdas dediğimiz, ancak Kurmanc veya Behdini/Behdinani diye bilinenler Kürd kavmini oluşturan iki toplumdur. İslami cemaatlerin ve diğer örgütlerin, partilerin kendi halklarını iyi tanıması gerekir. Nasılki "soranlar ve kürtler" ifadesi yanlıştır (doğrusu: soran ve kurmanc kürtleri) aynı şekilde "zazalar ve kürtler" tabiri yanlış olup doğrusu "zaza kürtleri ve kurmanc kürtleri" olmalıdır. Dillerimiz de Kürdçe'nin kurmanci lehçesi ile zazaki lehçleridir.
Ayrıca biz zazaların kendi literatüründe ismimiz "KIRD" olup, kurmanc kardeşlerimize ise "KIRDAS" deriz. KIRDAS kardeşlerimizin KURD kavramını ele geçirip biz kendini gerçek kurd olarak gören KIRDleri kavram kargaşasıyla farkında olmadan kürdlüğün dışına itmeleri telafisi güç sonuçlara ilerde yol açabilir.
Kürdlerin kendi içlerinde bir lehçe politikası oluşturmaları gerekir.
muhammet
26-02-2011, 20:46:42
merak ediyorum mekkede kız çocukları diri diri toprağa gömülürken peygamberimiz arap kızları mı diyordu yada ezilen,zülum gören araplardan mı söz ediyordu.hayır !o insan ve islam merkezli konuşuyor du çünkü biliyordu ki islam hayata hakim olursa dğer sorunlarda kendiliğinden çözülür,ayrıca bir sorunun önemli olması da öncelik li kılmaz ,insanlar ölünce ahirette Allah siz hangi dili mi konuştunuz soracak yoksa hangi dini ve nasıl yaşadığınız mı?islam evrensel bir din olduğu için dili yoktur ,rengi yoktur coğrafyası yoktur, islam dilleri renkleri inkar etmez ,fakat islam ın esas meselesi dil geğil din dir?yaratılış gayeside bu değil midir,o halde bir kavmiyetçi gibi değil bir müslümanca duruş lazım ,müslümanlar kendi gündemlerini bilmeyince aşağılık psikolojisiyle başkısının birinci sıradki gündemini kendi gündemi sayabiliyor ve hemen savunmaya geçerek asıl gündeminden sapıyor ,bazıları kalkıp benim filistinim şurası da diyebilir ama müslüman bencil olanların dini değil ki önce kendini düşünsün ,müslümanların ilk kıblesi olan bir yerle yada kabe yi kendi yaşadığımız yerle aynı sayabilirmiyiz ,islamın öncelikleri ile tamamen kavmiyetçi düşünenlerin önelikleri farklıdırikisini ayırt etmek lazım diye düşünüyorum vesselam
halid
26-02-2011, 00:00:27
selamlar,
Değerli hocam asimilasyon ve inkarın fayda veremeyeceği vaki olmuş iken ,kürtleri hiç olmazsa kendi aralardında bölme/parçalama gayretlerinin yoğunluk kazandığı bir dönemden geçmekteyiz. Başbakan,g.kurmay başkanı ve devletin diğer yetkilileri ağız birliği yapmışçasına biz kurdı/zazaki lehçesinde konuşanları kürtlerden ayırmaya/ayrı tutmya çalışmaktalar .Bu husus zaten canmızıı yeterinde sıkmışken siz değerli hocalarımızın da istemeyerekte olsa bu duruma düşmeleri bizi daha bir üzmekte. lütfen açıklık getirin bu duruma ...selamlar saygılar
bayram
22-02-2011, 10:39:42
sevgili kardeşlerim.türkçe konuşmak Kürtler için bir artıdır. meseleye biraz pragmatik açıdan bakmak gerekmez mi?Yani Kürtlerin Türkçe bilmesini,Türkçe öğrenmesini teşvik edelim. Kürtçeyi de vaazlarda kullanalım. Hatta her iki dilde de vaaz verelim. türkçe önemli bir dil. Lütfen kürtçeyi savunacağım derken kendi hitap alanımızı daraltmayalım.Hitap ettiğimiz kitlenin boyutlarını daraltmayalım. Selametle
sermest
20-02-2011, 12:29:39
Kürtçeye verilmesi gereken değer, sözden çok icraatle mümkündür. Kürdistani bir hareketin mensuplarının sohbetlerinde, halkıyla olan iletişiminde Kürtçe konuşma gayretini göstermesi gerekir. Hatta Kürdistan'a gelen Türkler ""biz Kürtçe bilmiyoruz, Türkçe konuşun" türünden ifadelerine karşın "öğrenin" dememiz çok uygun düşer. Biz Kürdistan'dan Türkiye'ye gidip Türklere Kürtçe konuşun dememiz ne kadar inancımıza ve ahlakımıza aykırıysa bir Türk'ün de bize bu şekilde hitap etmesi o kadar inanca ve ahlaka aykırıdr.
bahir
19-02-2011, 14:43:37
ibrahim kardeş bdp nin neden yüksek oy almadığı bu kavramla ifade edilir.bu kavramda kürt halkı müslüman bir halktır.kim islami değerlere sahip çıkacaksa vede o değerleri yaşayacaksa kürtler işte o zaman onlara oy verir.korucuların nurcuların fethullahçıların türk islam sentezcilerinin ihanetçilerin kafası karışıkların dünyayı kurtarma maceracılarının partisi yokki ibrahim kadeş.bu bölgede ya ak parti yada bdp ikisinin dışında üçüncü bir parti yok.biraz aklı selim düşünsünler.kendi yanlışlarını doğru diye dikta etmekten vazgeçip bu halkın doğru bildiği değerlere sahip çıksınlar gerisi gelir
ibrahim
18-02-2011, 16:11:04
Bahir kardeş, soru olmasaydı cevap yazmayacaktım. Neden BDP oyların az bir kısmını alıyor? Çünkü, kürtlerin bir kısmı korucu, bir kısmı fetullahçı, bir kısmı dünyayı kurtarma macaraları peşinde, bir kısmı AKP’li, bir kısmı nurcu, bir kısmı MHP’li, bir kısmı için dünyası herşeyden önce gelir, bir kısmı itirafçı, bir kısmı korucu, bir kısmı Türk İslam sentezinin takipçileri, bir kısmı ihanetçi ve bir kısmının da kafası karışık. Bunun toplamı aslında çoğunluk, ancak bu çoğunlu kim organize ediyor, kim şekillendiriyor, kim finansa ediyor, kim yol gösteriyor? Bütün bunlar varken, BDP’nin neden yüksek oy almadığını söylemek nasıl bir kavramla ifade edilir?
bahir
18-02-2011, 12:50:59
ibrahim kardeş bildiğim bir şey var oda kırmızı çizgilerimiz dediğimiz çizgilerin dışına çıkmamamızın şart olduğu veya çıkarken rabbimin tehditleriylen karşı karşıya olduğumuz ve cezalanacağımızdır.bu bir gerçektirki yaşadığımız topraklarda islam hiç bir zaman mazluma bir tekmede biz atalım mantığını kabul etmediğidir.mazlumun dininin sorulmadığıdır.fakat ne varki mazlumluğu bazen karıştırıyoruz .bir ırkın bir başka ırk tarafından ezildiğini sömürüldüğünü defalarca dile getirmemize rağmen o zülme uğramış olan ırk kendisini yok sayan zihniyetten çok hiç kendisine zülmetmeyen islami çevreye kin tutması.hatta bazen ikisininde islami düşünceye karşı yekvücut olduklarıda tarihte vuku bulmuştur.ben inanıyorumki kürtler ne zaman allahın ipine sımsıkı sarıldıklarında hem dünyalarını hemde ahiretlerini kurtarırlar.dünyalarına gelince islam dini hiç bir zaman dinlerini kürtçe okuma yazmalarını kürtçe şarkı ve türkülerini kürtçe giyimlerini yerel kıyafet kültürlerini dillerini örf ve adetlerini kimliklerini tarihlerini ırklarını islami değerlere muhalefet etmemek şartıyla yasaklamadığıda gerçektir.ve kürtler müslümanlığı seçerlerken kılıç zoruylanda seçmemişler.o zaman kürtlere ve bizlere düşen görev sahibimize layıkıyla kul olmak ve bu uğurda çalışmaktır.kürtler ne zaman islami değerlere sahip çıkacaklarsa o zaman kurtuluşa ererler.hiç düşünmezlermi ki bu bölgede nüfusun yüzde 90 ı kürt olan bir bölgede niye oyların tamamını almadıklarını nedeni belli değilmi düşünen beyinler için elbette nedenler belli .ama birilerinin aklı fikri sosyalizmde ve din afyondur söyleminde olunca müslüman kürt halkı bunlara inanmaz ve primde vermez.biz onların yanlışlarını kabul edeceğimize onlar tarihi doğruları kabul ve analiz etme başarısını gösterseler sorun biterdi.müslüman kürt halkının yüzüne baka baka yalan söylemekle bir yere varılmaz.ne var ki müslümanlar doğru kimden gelirse gelsin doğruyu kabul ederler ama diğerleri doğru olanı bırakıp nefsi ve çıkarlarının peşine düşerler.
İBRAHİM
18-02-2011, 11:34:49
Bahir kardeş anlattıklarımı ve anlatmak istediklerimi anlamış olmandan dolayı teşekkür ederim. İkimizin söylemiş oldukları yaklaşık 30 yılda nasıl bir kültürel, siyasal ve entelektüel bilince ulaştığımızı gösteriyor. Benim bunu görmeme yardımcı olduğun için teşekkür ediyorum. Irkçılık, İslamcılık ve ümmet anlayışımı yeniden pekiştirdiniz. Evet, bizim kutsallarımız dünyaya bakış açımızdaki kırmızı çizgilerimizdir. Biz bu değerlerimizi hiçbir cahiliye kalıntısına, ırkçılığa, onursuzluğa, feda etmeyiz ve bunların bir kişiliğin pazarlanmasında referans olarak kullanılmasının da en büyük onursuzluk olduğunu kabulleniriz. Bu zihniyetin çorak topraklarında neşv ü neva bulan anlayış, kendi orjin ve özgün değer skalasına yaslanmak yerine, modernitenin giderek yükselen siyasal bilinçlenmesi karşısında çark etmeyi, çuvallamayı, hedefini ıskalamayı ideolojik bir ritüel haline getirmeyi tercih etmiştir. Bu pragmatik duruşu eleştirdiğimizde, kökten reddetme konumuna düştüğümüz gibi bir savunmaya sarılmak ne kadar dürüstlük olarak gösterilebilinir? Pusulasız ideolojilere ve çürüme jargonuna karşı duyulan öfke, direnç motivasyonu ile başlayan eylemlerle kendisini ortaya koymaya başlamıştır. Sol kesimin, PKK veya başkalarının Kürtleri, özgürlükleri, adalet ve eşitliği savunuyor gibi görünmeleri de fazlaca inandırıcı gelmiyor. Hepimiz iyi biliyoruz. Bunu tartışmamız bile abestir. İnce bir çizgi var, Erdoğan bile Kürtleri savunmaya başladı. Şıvan Perveri, İbrahim Miroğlunu, Mehmet Metiner’i savunucu açıklamalar yapıyor. Yakın bir zamanda Mustazaf Deri savunursa şaşmamak gerekir. Realite bunu gerektiriyor. Birçoğunun savunduğu, sahiplendiği gibi o da savunabilir. Biz de savunmalıyız, ısrarla. PKK karşısında onların elini güçlendirmeliyiz. Aslında bütün bunlar fasa-fiso. Sizin de buyurduğunuz gibi İslam devletleri kurulduğunda Kürtler zaten kurtulacak. Elbette bu adaleti, bugün vitrinde bulunan İslamcılar sağlayacak. Ben buna eminim. Örneklerini görüyorum. Filistin, Cezayir, Yemen, Doğu Türkistan, Eritre, Mora, Filipin, Azerbeycan, Kerkük, İran ve aklıma gelmeyen bütün ülkelerde yaşayanlar bizim kardeşimiz. İşte bu kardeşliği pekiştirdiğimiz zaman sorun bitiyor. Allah, bütün müminler kardeştir metodunu hayatın ana dayanağı olar getirmiştir. Kardeşlik, adaleti doğurur. Adalet, sosyal, siyasal, egemenlik alanlarında eşitliği getirir. Bunun karşıtı zulümdür. Kürtler ile ilgili olarak da bu teo-sentrik, literalist paradigma aynı tutumu takip etmiş ve tarihi yanılgıya düşmüştür. Realiteye gözlerimizi yumup, kulaklarımızı tıkamamız ve adaleti söylemekten kaçınmamız, sahip olduğumuz doğru bilginin etiğiyle bağdaşmaz.
bahir
15-02-2011, 20:09:24
ibrahim bey sence yavuz delal i eleştirirken ne gibi bir maksatım olabilir.maksatım şuki ezilen sömürülen hakkı elinden alınan asimile edilen bir mazlum halkın hakkını savunuyorum derken diğerlerini haksız bir şekilde eleştirmek yada diğer zihniyetin zihniyetiylen zihinlenmekten başka nedir.sistem bir halkı ezmişse ve ohalkta ezilmişliği islamcı kesime bağlıyorsa buda sistemin zihniyetiylen aynı olmazmı.bu ülkede kürt sorununun önündeki tek engel islamcılarmı sizce.islamcılar bu sistemde acaba kürt ulusalcıları kadar onlarda sistemden çekmemişlermi.adam sarığından kadın çarşafından kız başörtüsünden memur namaza gidişinden bunlar doğru değilmi.biz bunların ortada kalkması için uğraş verirken sistemin dışından başka bir zihniyeti veya grubu eleştiriyormuyuz.tıpkı bazen zora girdiklerinde şayet biz olmazsak doğu ve güneydoğuya şeriat gelir diyen zihniyet gibi.birazda onları eleştir.hamd olsun biz müslümanız ne sistemci ne kürtçü nede türkçü yüz.bizdeki inanç ümmeti temsil eder.biz zalime karşı devamlı mazlumdan yana tavır almasını biliyoruz.ama mazlumun yanındada yer alırken mazlumun yapacağı yanlışları ve inancımıza aykırı olan eylemleride tasvip etmez ve yanında yer almayız.bizim amacımız kürt devletinin kurulması olmadığı gibi olabilecek bir devletede karşı oluşumuz yok.birde şahsım olarak bırak bu ülkeyi dünyanın her tarafına islamın hakim olması şiarımdır.zaten islamın hüküm sürdüğü yerdede her ırk hakkına kimliğine benliğine ulaşır.bir defa bu gün kürt kimliği üzerinde siyaset yapan zatlar bir defa kendi kendileriyle çelişir durumdalar.en basiti kürt kadının giyimi ahlakı örfü 100 yıl öncekiylen aynımı.bir defa bir şeyi savunacaksan giyim konuşma yaşam tarzı inanç hepsini bir arada istemelisin.hoşuna gideni iste gitmeyeni isteme olmaz.kot pantolon giydir kızına sonra deki kürt kızı kim inanır hiç kimse.
ibrahim
14-02-2011, 14:05:14
Dilin meşruluğunu savunma açısından güzel bir değerlendirme. Ancak, sorunun dille sınırlı olmadığını da kabullenmek gerekir. Zira, kim egemense dil üzerindeki hakimiyet de ona aittir. Dili yozlaştırma, içini sulandırma veya çekiciliğini yıpratma her zaman hakim güçler tarafından uzun zamana yayılan projelerle hayata yansımıştır. Tarih boyunca bu karekter değişmemiştir. Değişmez de. Eğer bu dilin köklü bir şekilde varlığını koruması, gelişmesinin önün açılması sağlanmazsa yozlaştırılarak etkisiz kılınır. Bu dili kullananların da korunması gerekiyor. Eğer onlar bütün alanlarda korunmazlarsa, o dili kullanacak kimse de kalmaz. Dil hayatın tamamında kullanılmazsa yine unutulmaya bırakılan, terk edilen bir argüman haline gelir. Eğitim, yargı, yasama ve yürütmeyle birlikte sosyal alanlarda da kullanılmadıkça gelişme göstermez, kendisini kullanacak bir alan da olmaz. Dolayısıyla bir iki nesil sonrasında nostaljik bir dil olarak kalır. Sosyal alandaki baskı varlığını hissettirdikçe, dile ihtiyaç duyulur. Resmi bir dil olarak kullanılmadıkça hayatiyeti her zaman tehlikede olacaktır. Egemenlik, egemenliği koruyan güç ve dili cazip kılacak argümanlar oluşturulmadıkça, bu tehlike uzun vadede varlığını daha güçlü hissettirecektir. Konuşma özgürlüğümüzü kısıtlayan, sınırlayan yasak kavramlara yaklaşmadıkça da bunun ne anlama geldiğini anlamamız zor olacaktır. İşin doğrusunu söylemek gerekirse, özgür bir Kürt devleti olmadıkça bu özelliklerin korunabileceğine de inanmıyorum. Kürt özellikli. Irkçılık yapmayan, bir ırkın üstünlüğünü savunmayan, kafatasçılıktan uzak mütevazi bir devletin yapabileceği bir şeydir bu. Bunu başka bir devlet yapmaz. Yapmak istemez. Misakı milli zihniyetinde olan bir sistem buna müsaade de etmez. Zira hakim olduğu toprakların parçalanmasından korkar. Onun için ne yapar? Oyalar, geleceğe ümit verir, bir dilin kullanılma alanlarını daraltır. Cazibesini yozlaştırır. Bir dili dönüştürmenin yollarını araştırır. Bunun nasıl yapıldığını en iyi Zeki kardeş biliyor olmalıdır. Yaşadığı topraklarda neler olduğunu bizden iyi analiz edebildiğine inanıyorum. Nasıl dönüştürül, nasıl asimile edilir, nasıl yozlaştırılır, nasıl başkalaştırılır, nasıl itici hale getirilir? Bir de yorumcular arasından Bahir isminde bir kardeşin yazdıkları dikkatimi çekti. Hangi maksatla yazdığını bilmiyorum, ancak Yavuz kardeşe yönelik ifadelerini yakışıksız bulduğumu söylemek isterim. Kürdistan’ın kendi aydınlarına sahip çıkması gerekir. Bunu yaparken cemaat sınırlamalarına takılma gibi bir ilkellik göstermeyeceğimiz de açıktır. Yavuz, olayları analiz etme açısından önemli bir değer. İslamcı, muhafazekar, milli dindarlık, sağcılık, milliyetçi İslamcılık (yani kişi) eleştirisini, sanki haşa İslam’a yapılmış gibi algılamak ve dillendirmek türünden bir hata bağışlanır değil. İnsanların, cemaatlerin, kişilerin, aydınların yapmış olduğu hataları İslam’a malletmek veya mal edildiğini söylemek cehaletin en büyüğüdür. Birbirimize saygılı olmazsak, kimse bize saygı duymaz ve haddini de bilmez.
bahir
13-02-2011, 13:27:34
hocam yazınız tam anlamıyla mükemmel ve anlaşılır bir uslupla yazılmış.islamın bir topluma vermiş olduğu bir hakkın yine islami çerçevede kendilerine sunulması gerektiğini yazmış ve bunun kurani bir gereklilik olduğunu söylüyorsunuz.ve bizde bunun böyle olduğuna inanıyoruz.ama ne varki bu sitede bazen öyle yazılar çıkıyorki (yavuz delal)mazlum olan bir milletin geri kalmışlığının tek sebeplerinin islam ve müslümanlar olduğunu dolaylı olarak yazıyorlar.tabi bunun iftira olduğunu herkes bilir o ayrı.özellikle sizden ricamız bu zatın yazılarının takip edilip eleştirilmesi gereken yerde onu eleştirmeniz.
Bawermend Mevan
13-02-2011, 12:51:59
Evet Kuran'ın bilgisine az çok vakıf olan her müslüman yukarıda bahsi edlilenlerden haberdardır. Mutlaka haberdardır. Fakat nedense bizim ellerdeki müslümanların kahirisi yada tırnak içi ifadesi ile dindarların kahiri ekseriyeti kitabı saklanbaç oyunu paralelliğinde kimi yerlerinde gözlerini yumarak okudukları için, kimi kısımları atladıkları için bu hakikati bilinçli olarak geçmektedirler ve kitapta geçen -hakkın gerçek şahitleri olma- vasflarını böylece savsaklamaktadırlar. Bunu asla bilmeyerek yapmıyorlar. Çünkü Kuran tüm konularla ilgili onu her okuyana anında en açık ifadelerle ve çokça tekrarlarla işin ilahi olanını/doğruyu adeta kanıksatır. Kişi ister uysun ister inkar etsin her iki durumdada karşılaşacağı sonuda hemen aktarır.
Yani islamı anlatım gerekçe kılınmaksızında sonuçta diller Allah'tandir ve müdahaleyi caiz kılmaz İslam. Yani İslami isimde yoktur motifte ama içerik ve muhteva vardır.Bir yerde insanların hepsi İslama girse ve orada ki klisenin hiçbir işleyişi kalmasa yani gayri müslim kalmamışsa Müslümanalar yapacağı şey kökten yıkmak değil sadece kıble tarafına mihrap ve minber eklemekten ibaret. Buradan alınacak çok şey var ders olarak bence. Eğer ortada müslüman olan bir Maykıl varsa ve ilk iş olarak adını Ali, Hüseyin, Ahmet değiştirmişsek saklanbaç kürsülerine kulak kesilişimizdendir.
Zaman "özü" izahın ve kuşanımın zamanı olmak zorunda.
Selam ile..
şükrullah uğurlu
13-02-2011, 11:36:26
hakikaten son yazılarınızla yıllarca süren mücadele sürecindeki belirsizliği iyice giderdi.Sizi seven sizinle kader birliği yapan ve yapmak isteyen insanların beyin pasını siliyorsunuz.Evet herkesin bu düşünceleri hemen kabul etmesini beklemek gerçekçi değildir.Benim kanım insanlar kulislerde reddiyeler dizmek yerine bunu site üzerinden yapsalar daha anlamlı olcaktır.Böylece hem kenetlenmek daha kolay olacak hemde hedef ve strateji birlikte belirlemek daha anlamlı olacaktır.