İslami daveti yüklenen bireyler, cemaatler,parti ve hareketler sünnetullah gereği davetin belli merhalelerinde çeşitli bela ve musibetlerle imtihan edilirler.
Heva ve hevesine muhalefet edip, Allahu Teala (cc)'ya teslim olan ve İslami dünya görüşüne göre yaşamak istiyen bir kimsenin, ateşi avuçlamaktan daha zor vazifeleri vardır. Hz. Adem (as)'den itibaren devam eden tevhid mücadelesinin mahiyeti bunun en güzel delilidir. Davet yolu, zor ve meşakatli bir yoldur. Bu yol hiç bir zaman güllerle, çiçeklerle döşenmemiştir. Bu yol basit, kısa ve kolay değildir. Aksine uzun ve zordur. Zira o, Hakk ile batıl savaşıdır. Bu yolda yürürken çeşitli bela ve musibetlerle karşılaşmak onun tabiatinin gereğidir.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de zülüm düzenleri tevhid erlerinin sesini kısmak, Hakka çağıran sesi susturmak ve Hak davetçilerini sindirmek için çeşitili işkenceler, eziyetler, zulümler ve komplolar düzenlemektedir. Müslümanları toplumun gözünden düşürmek için birçok çirkin oyun sergiliyebilmektedir. Bu despot ve zalim düzenler kendilerini haklı göstermek için, çirkin yalan ve iftiralar uydurmaktan geri durmuyorlar.
Bu zülüm düzenleri davetçilerin aleyhine halkı kışkırtmak amacıyla, onları halkın ve toplumun düşmanları gibi göstermek, bölücü, fitneci ve kışkırtıclar olarak lanse etmek için bir çok hile ve desiseye baş vurmaktadır.
İmtihan, fert ve toplumlar için geçerli olduğu gibi, Allah'a dâvet eden, emr-i bi'l ma'ruf yapan müslüman cemaat için de geçerlidir. Allah yolunda cihadları esnasında mü'min bireylerin başlarına gelen belâ ve musibetler aynen müslüman cemaatin de başına gelir. Müslümanlar fert veya cemaat olarak, ellerinden mallarının cebren alınması, hapsedilmeleri, asılsız suçlamalarla işkencelere mâruz kalmaları türünden eziyetler görebilirler. Özellikle zamanımızda, bu konuda aleyhteki propaganda araçları artmıştır. Bu durumda müslüman cemaatin, düşmanlarını istedikleri gibi, etkisiz hale getirebilmeleri için sabır ve takvâya sımsıkı sarılmaları gerekmektedir. “Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.” (3/Âl-i İmran, 186)
"(Ey müminler!)Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennet'e gireceğinizi mi sandınız?! Onlara yoksulluk ve sıkıntı öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki nihâyet peygamber ve beraberindeki müminler, "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" demişlerdi. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır." (Bakara, 214)
Ayette herkesin başına gelmesi muhtemel olan sıkıntılara dikkat çekilmiştir. Yani, insan, sadece iman etmekle imtihanını tamamlamış olamaz. Her gün, her an başka bir durumla karşılaşabilir ve bu durumdan kârlı veya zararlı çıkabilir.
Şu hadis-i şerifte de bu gerçek ortaya konmuştur:
Habbâb b. Erett anlatıyor: Rasûlullah Sallallahu aleyhi Vesellem Ka'be'nin gölgesinde kaftanını yastık ederek dayandığı bir sırada yanına vardık. "Yâ Rasûlallah! Bizim için Allah'a duâ edemez misin? Allah'tan yardım dileyemez misin?" dedik. (Kureyş müşriklerinin işkencelerinden şikâyet ettik) Bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in rengi değişti ve şöyle buyurdu:
"Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler bulunmuştur ki, (zalimler tarafından) yakalanır, onun için yerde bir çukur kazılır, o kişi o çukurun içine gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, onun başı üzerine konulurdu da cesedi ikiye bölünürdü, fakat bu onu dinden döndürmezdi. (Bir başkasına da benzer işkenceler uygulanır); demir taraklar ile etinin altındaki kemiği ve sinirleri taranırdı da, bu işkenceler o mümini dininden çevirmezdi. (Sahabelerim!) Size yemin ederek söylüyorum ki, Allah bu işi (İslâm dinini), mutlaka tamamlayacaktır. Öyle ki, bir süvârî San'â'dan Hadramevt'e kadar (tek başına) yolculuk edecek de Allah'tan ve bir de (yolcu koyun sahibi ise) koyunlarına kurdun saldırmasından başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz!." (Ahmed b. Hanbel, 5/109; Buharî, Menakıbu'l-Ensar,29).
Şu halde İslâm ümmeti de gerektiğinde bu tür sıkıntılardan geçeceklerdir. Nitekim eski peygamberler ve onların ümmetleri gibi Hz. Muhammed ve onun ashabı da imanlarını ve akideden kaynaklanan değerlerini rahatlarının üstünde görmüşler, bu değerleri koruma ve güçlendirme uğruna maddî ve bedensel yararlarını sonuna kadar feda etmeyi göze almışlar, büyük bela ve sıkıntılara katlanmışlardır. Allah'ın rahmetinden asla ümitlerini kesmemişler, aksine "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek!" diye sarsılmaz bir imanla onu bekleyerek, şartların gerekli kıldığı yöntemlerle mücadelelerini sürdürmüşlerdir.
Sıkıntılarla, musibetlerle karşılaşmak kişinin nefsiyle baş başa kalıp, imtihanın en zor döneminin yaşandığı bir zaman dilimidir. İnsanın bazen bu zaman zarfında kazanımları olabildiği gibi büyük kayıpları da olabilmektedir...
Musibete karşı takınılan tavır, aynı zamanda iman ile nifakın arasını imtihan aracıdır.
Musibetleri hazırlayan etkenlerden birinin de korku olduğunu biliyoruz. Korku, insana zarar veya musibet dokunacağı ya da menfaat kaçırılacağı endişesinden doğar. Bugün daveti taşıyan müminler korkuyla imtihan ediliyor. Maalesef günümüzde Müslümanların çoğu, İslam davetini yüklenirken beraberinde getireceği tehlikelerden korkuyorlar. Zalimlerden her an musibet geleceğinden veya menfaatlerini kaybedeceklerinden korkuyorlar.
Müslüman bir cemaatın başına böylesi bir bela ve musibet geldiğinde hergün dizlerine vurup dövüneceğine, onu bunu suçlayacağına akıllıca bir şekilde geçmişin muhasebesini yaparak biz nerede hata yaptık diyerek eksikliklerini tespit edip ileriye yönelik akıllı plan ve projeler geliştirmelidir. Birbirini suçluyarak faturayı sadece birilerine kesip işin içinden sıyrılmaya çalışmak akıllı insanların yapacağı işler değildir.
Müslüman cemaat bilmelidir ki, başına gelen her türlü imtihan, ilâhî dâveti kendisine dâvâ edinmiş müslüman cemaatleri hazırlamada geçerliliğini koruyan Allah'ın bir kanunudur, yani sünnetullahtır. Bu zorlu ve meşakkatli imtihan, cemaat için büyük bir hayırdır; çünkü bu imtihan sayesinde fertlerinin metânetli olanı zayıf olanından, iman dâvâsında dürüst olanı yalancı veya iki yüzlü olanından ayrılır. "Allah mü'minleri (şu) üzerinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir; temizi pisten ayıracaktır. Ve Allah sizi gaybe vâkıf kılacak değildir..." (3/Âl-i İmran, 179) Gaybe vâkıf olamadığımızdan, kimin münâfık, kimin samimi mü'min olduğunu anlamamız için âfetler, sıkıntılar, musibetlerle imtihan oluruz ki münâfık mü'minden ayrılmış olsun.
Müslüman cemaatin saflarını arındırmak; fert ve üyelerinin imanlarında sahtekâr, ikiyüzlü veya metânetsiz olanın bilinmesi; dürüst ve sağlam olanlarının seçilmesi, ancak cemaatin eziyet ve sıkıntılara mâruz kalması sonucunda gerçekleşebilir. Sıkıntılar, dayanıklı ve tutarlı olanı olmayandan ayırdığı gibi, dürüst olanlarla olmayanların birbirine karışmalarını, aralarında bir yanlışlık ve hatanın olmasını önler. Bu seçim/ayırım, müslüman cemaat için cidden zaruridir. Çünkü, cemaate birtakım insanlar katılır, cemaatin üyesi görünür. Bazen dürüst mü'min, bazen yalancı ikiyüzlü, bazen imanında metânet sahibi, bazen zayıf ve korkak, bazen de cemaate aşırı ve samimi mensubiyet arzeden tavırlarla dengesiz bir görünüm sergilerler. Yine, cemaatin gerçek maksatlarına ters düşen istismar, para ve menfaat toplamak, fitne çıkarmak, casusluk ve başka sebeplerden dolayı da topluluğa katılmış olanlar da çıkabilir. İşte burada, gerçek cevherin, içine karışan metal parçalardan ayrılması için ateşin gerekliliği gibi, cemaat üyelerinin iyi ve kötüsünü ayırmak için de sıkıntı ve zorlukların olması zaruridir.
Müslüman cemaatin denenmesindeki hikmet: Müslüman cemaatin sıkıntılarla denenmesi sayesinde cemaat, gerçek gücünün ölçüsünü anlar. Cemaatin gücü, doğruluk, ihlâs ve sebatı çeşitli sınavlardan geçerek belli olan üyelerin gücü ile doğru orantılıdır. Aslolan cemaatin üye sayısı değil; gerçek gücüdür. (Abdülkerim Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri, s. 118-120 )
Mü'minin belâlarla imtihanı, onu içinde kaldığı takdirde helâk olacağı ve ecrinin azalacağı hastalıklardan kurtaracak olan bir ilâçtır. Belâ ve sıkıntılarla imtihan, onu bu hastalıklardan kurtarır, mükâfatının tamamlanmasını, derecesinin yükselmesini sağlar. Bilindiği gibi mü’min için bu imtihanın varlığı yokluğundan daha hayırlıdır. Rasulullah (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki O, bir mü’min için hayrına olmayan bir şeyle hükmetmez. Bu, ancak mü’minler içindir. Şayet mü’mine bir iyilik isâbet ederse o buna şükreder ve kendisi için hayırlı olur. Şayet bir sıkıntı isâbet ederse sabreder. Bu da kendisi için hayırlı olur.”
Bu imtihanlar ve belâlarla sınanmalar zaferi, şerefi ve âfiyeti tamamlamak içindir. Bu sebeple insanlardan en çok sıkıntıyla karşılaşanlar peygamberlerdir. Sonra derece olarak onlara yakın olanlar gelir. Kişi dinine sahip çıktığı oranda belâlarla sınanır. Şayet imanı sağlamsa başına gelecek olan belâlar şiddetlenir; imanı azsa belâlar hafifler. Hiçbir hata yapmasa bile yeryüzünde yaşadığı müddetçe mü’minin belâlarla sınanması son bulmaz.
Belâlarla imtihan zarûrî bir şeydir. Bu dünyada mü’minin başına gelen belâlar düşmanlarının kendisine saldırması, ona galebe çalması ve ara sıra onu zelil düşürmeleri gerekli bir iştir. Ondan kaçınmak mümkün değildir. Bunlar, şiddetli hastalıklar, sıcaklar, sıkıntılar ve kederler gibidir. Bunlar tabiat için ve insanın bu dünyada gelişimini tamamlaması için gerekli bir iştir. Allah bu konuda şöyle buyurur: “Allah temizi murdardan/pislikten ayırır. Sonra murdarları/kirlileri birbiri üstüne yığar. Ve hepsini birden cehenneme atar. İşte onlar, hüsrâna uğrayanlardır.” (8/Enfâl, 37)
Mü’mininlerin zaman zaman düşman tarafından mağlup edilip ezilip kırılarak imtihan edilmesinde çok büyük hikmetler vardır. Bunları tafsilâtlı bir şekilde Allah’tan başka kimse bilemez.
Bunlardan birincisi; Allah’a karşı olan kulluklarının, O’nun huzurunda âcizliklerinin, O’na muhtaç oluşlarının ve düşmanlarına karşı O’ndan yardım dilemek zorunda olduklarının ortaya çıkması içindir. Eğer daima düşmanlarına karşı muzaffer olup onları yenseler, şımararak hakkı inkâr ederlerdi. Yok eğer sürekli ezilseler, mağlup olsalar din ayaktan duramazdı.
Yenildiklerinde Rablerine yalvarıp O’na sığınsınlar, O’na boyun eğsinler ve O’na tevbe etsinler, yendiklerinde ise O’nun dinini, prensiplerini yerine getirsinler, iyiliği emredip kötülüklerden sakındırsınlar, O’nun düşmanlarıyla cihad etsinler ve dostlarına yardım etsinler diye.
Diğer bir hikmet de şudur: Şayet daima muzaffer, galip ve üstün olsalardı aralarına amacı din ve peygambere uymak olmayan çok sayıda kişiler de girerdi. Şerefleri ve üstünlükleri sebebiyle müslümanların yanına üşüşürlerdi. Daima yeniliyor ve eziliyor olsalardı, bunlardan hiç birisi onların yanına girmezdi. Allah hikmetiyle, üstünlüğü bazen onlara bazen de düşmanlarına verdi. Böylece Allah’ı isteyenle, muradı bu olmayıp yalnızca dünya malını ve makamı isteyenleri birbirinden ayırmış oldu.
Hikmetlerden birisi de; Allah’ın kullarının sıkıntı ve bollukta, âfiyet ve belâ halinde, galip ve mağlup olduklarında kulluklarını tam yapmalarını sevmesidir.
Bir başka hikmet de, mü’minlerin düşmanlarının galebesiyle imtihan edilmeleri, onları tevbeye ve samimiyete sevkeder. Onların ahlâklarını güzelleştirir. (Ahmet kalkan kavram tefsiri)
Allahu Teala şöyle buyuruyor:
“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten iman etmiş iseniz, üstün gelecek olan sizsiniz. Eğer size bir sıkıntı isâbet etmişse (biliniz ki) benzeri bir sıkıntı düşmanınız olan kavme de isâbet etmişti. Bunlar (yengilgi ve zafer) insanlar arasında sırayla değiştirdiğimiz günlerdir. Tâ ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehidler/şâhitler edinsin. Allah zâlimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak ve kâfirleri de helâk etmek ister. Yoksa, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (3/Âl-i İmran, 139-142 Bu konuda Hz. Alî(r.a) şöyle buyuruyor:
“Altın, ateş ile; iyi kul da belâ ve musibet ile tecrübe edilir.” (Hz. Ali r.a.)
“Başkalarının acılarından, geçmiş felâketlerden ders alanlar, gerçekten mutlu kişilerdir.” (Hz. Ali r.a.)
Evet bela ve musibetler zorlukların ve yoklukların kendisi, varlıkların kemale doğru hareket etmelerinde en önemli ve zorunlu etkendir. Öyle ki, bu zorluklar özellikle de insan aleminde olmasaydı, en üstün değerler sayılan kemale yönelik hareketler ve çabalar da olmazdı. Acılar, musibetler ve zorluklar insanlar arasında olgunlaşmaların, dahiliklerin ve kemallerin meydana gelmesine vesile olur. Öyle ki, bu zorluklar, acılar ve musibetler olmasa, böyle dahilikler, olgunlaşmalar, gelişmeler ve kahramanlıklar da olamaz.
Zorluklar içerisinde bulunan bir millet iradeli ve kahraman bir millet olur. Bolluk ve nimet içerisinde olup, rahatlık peşinde olan bir millet de ateşten, sudan çekinen tembel ve ürkek bir toplumu oluşturur.
Eğer, açlığın acısı olmazsa, tokluğun lezzeti de olmaz. Eğer, çirkinlik olmazsa, güzellik de bir anlam taşımaz. Eğer, heva heves peşinde gitme ve sapma imkânı olmazsa, takva, doğruluk ve iffet de bir değer ifade etmez. Eğer, rekabetler ve düşmanlıklar olmazsa, hareketlilik ve yarışma da olmaz. Eğer, savaş olmazsa, gelişme ve medeniyet de olmaz. Eğer, baskı ve diktatörlük olmazsa, hürriyet ve hürriyet talebinin de bir değeri kalmaz.
Şu halde islami bir camiada görülen zorluklar, bela ve musibetler, olumsuzluklar ve sıkıntılar o camianın gelişip tekamüle ermesi için en önemli bir etken olup varlığı zorunludur. Gerçek cevherlerin ortaya çıkması, davaya samimi bir şekilde inananların ortaya çıkması için bu tür bela musibetler rahmet ve zorunlu unsurlardır.