Mela Hüseyin Marunisi, bir asırlık ömrü geride bıraktıktan sonra Irak Kürdistan topraklarında kendisine verilen malikanede, medrese ritüellerine devam ediyor. Geçen yıl, onu bir şekilde araştırmış ve izini bulmuştum. Dehok kentinde mütevazi bir evde kalıyordu. Eve gittiğimiz zaman, bir asrın vermiş olduğu yorgunluktan dolayı yatağında uzanmıştı, ancak bu haline rağmen bir öğrencisine ders veriyordu. Yıllarcadır devam ettiği ders geleneğinde artık ezberlemiş olduğu birikimden fıkıh dersi veriyordu. Yataktaki bu haliyle, tarihi sürecin önemli aktörlerinden biri olduğunu kim tahmin edebilir? Bazı kesimlerde duyulan isminin geri planında nasıl bir yaşam gizliydi acaba? Ders bittikten sonra elini öptüm ve ismimi söyledim. “Erê hate bîramin” dedi, “mela Yakub. Feqîyê min yê Kerejê...”
Talebelik izafi bir kelimeydi, onun Tahran’a yaklaşık 40 kilometre uzaklıkta Kerec bölgesinde olduğunu duymuş, ziyaretine gittikten sonra onun tavsiyesi üzerine ondan fıkıh ve tefsir dersleri almaya başlamıştım. Haftada bir gün hem Cuma namazı kılmaya ve hem de onun sohbetine katılmak üzere, üşenmeden onu ziyarete gidiyordum. Genel sohbetin ardından sıra bana geliyor ve ders bahanesiyle onun tecrübelerinden istifadenin yollarını araştırıyordum. Her talebesinin ayrılmış bir zamanı vardı. Genel olanlar hariç, tek olarak gelenler ders saatlerini şaşırmıyorlardı. İlk tanışmamda, onunla ilgili olarak içimde şekillenen sorulara parça parça cevap bulmaya başlayacağımın sinyallerini vermişti.
Çocukluğundan beri medrese sisteminin içerisindeymiş. Yirmi yaşlarına doğru İsrail, Filistin topraklarını işgal ettiği sıralarda bir grub arkadaşıyla birlikte gizli bir şekilde Filistin’e gitmiş. Birkaç günlük çevreyi tanıma seanslarından sonra, medreseden dolayı bildikleri Arapçanın yardımıyla iş bulup çalışmışlar. Kısa bir süre sonra gizli bir şekilde bir mavzer satın alıp, bu silahla geceleri Siyonist güçlerin askeri merkezlerine operasyonlar düzenliyorlarmış. Ardından, ganimet veya satın alma yoluyla silahlarının sayısı artıyor ve Siyonistlerin korkulu rüyası haline geliyorlar. Uzun bir süre, hiçbir zayiat vermeden ve yakalanmadan operasyonlarına devam ediyorlar. Sadece kendi grublarının bu olaydan haberi olduğundan, dışarıya istihbarat bilgisi de sızmamış oluyor.
Siyonistlerin saldırılarının, cinayetlerinin toplum içerisinde normal bir hal alması ve genelin umursamaz, ilgisiz davranması Mela Hüseyin ve arkadaşlarını rahatsız ediyor. “Biz, uzak bir yoldan gelip onlar için mücadele veriyorken onların ilgisiz kalması bizi rahatsız ediyordu.” Diyen Mela Hüseyin ve arkadaşları, geri dönmeye karar veriyorlar. “Suvarê xelqê herî peyaye!” anlayışı kabul görünce, silahlarını -yeniden geri dönebilme ihtimaliyle- toprağa gömüp, sınırları kaçak geçerek yeniden Irak’a geliyorlar. Irak’ta, Mela Mustafa Barzani liderliğinde başlayan hareket belirli aşama süreçlerinden geçme hazırlığında, medreseyi bırakıp hemen Kürt hareketine katılıyorlar.
Mela Mustafa Barzani, Mela Huseyin’e çok değer veriyor ve onu yanından ayırmıyor. Savaş, çatışma ve operasyonların dışında kalan zamanda hep birlikteler. Kısa bir süre sonra hareket şekillenince, Barzani ondan bir şeriat mahkemesi şurası oluşturmasını ve peşmergeler içerisinde geçen olaylarda bu mahkemenin başkanlığını yapmasını istiyor. Ortak siyasal Kürt aklının oluşması için, Barzani her düşünceden insanı kendi bünyesinde toplamaya çalışıyor. Dolayısıyla Müslümanlar olduğu gibi, sol kesim de ciddi manada kendisini ifade edebiliyor.
Saddam’a karşı başlatılan büyük savaşta, Amerika’nın da onayıyla İran Barzani hareketini destekliyor. Lojistik, silah ve diğer bütün askeri imkanlar İran’dan sağlanıyor. İran ile Irak arasında devam eden rekabette, Şah rejimi bu şekilde intikam almaya çalışıyor. Ancak, Barzani’nin başarı kazanması durumunda İran’ın da zarar göreceği birilerince Şah’ın kulağına fısıltıyla ulaştırılıyor. Barzani komutasında başlayan Kürt hareketi büyük başarılar kazanıyor. Şah gelişmelerden dolayı tedirgin ve bunun neticesinin kendisine de zarar vereceğini hesaba katarak, Saddam’ın konuyla ilgili taleplerine yeşil ışık yakıyor. Türkiye de boş durmuyor ve ikisinin arasını bulmaya çalışarak, ileride kendisinin de sıkıntı yaşayabileceği gelişmelerin önünü kesmeye çalışıyor.
Bölgenin as aktörü kovboy ABD de hemen ikna ediliyor ve onun öncülüğünde Cezayir’de bir toplantı yapılmasına karar veriliyor. Körfezde birkaç adanın İran’a verilmesi karşılığında peşmergelere verilen desteğin kesilmesi ve sınırın lojistik desteğe kapanması sağlanıyor. İran’dan destek kesilince, Irak topyekun bir saldırı başlatıyor. Büyük katliamlar başlıyor. Kürt hareketi bu büyük saldırı ve mahrumiyetler karşısında daha fazla direnemiyor. Barzani, beşyüz peşmergeyle birlikte İran’a sığınmak zorunda kalıyor. İhanetin nereden geldiğini iyi biliyor. Daha önceki tarihi yanılgıdan dolayı Sovyetlere sığınmaktan çekiniyorlar. Sovyetlerin onlara yönelik ihanetlerini, cinayetlerini unutmuyorlar ve bundan dolayı da yeniden aynı sorunlarla karşılaşmak istemiyorlar. Kendilerini basit çıkarlar karşısında satan Şah rejimine sığınıyorlar. Çaresiz olarak başlattıkları bu göçte, Mele Huseyin de var. Şah, Savak merkezinin bulunduğu büyük bir bahçeye onların kalması ve kontrol altında tutulmaları için barınaklar yaptırıyor. Saddam’ın savaş ateşinden kurtulabilen çaresiz aileler buraya yerleştiriliyor. Barzani, hastalığından dolayı ABD’ye gidiyor.
Savak merkezine bağlı bahçede kalanlar da değişik bölgelere dağıtılıyorlar. Barzani ailesi ve Mela Huseyin ailesi Kerec’in Azimiye mahallesine yerleştiriliyor. Mela Huseyin, yerleşir yerleşmez ders halkasını yeniden kuruyor. Irak’ta hareketin kırılmasıyla birlikte onlarda kırılmış bir halde hayatlarını yeniden düzene sokmaya çalışıyorlar. Yoksulluk, mahrumiyet, göçten dolayı oluşan sorunlar, yabancı olmanın psikolojisi onları baskı altında tutmaya başlıyor. Mela Huseyin, İran-Irak savaşıyla birlikte yeniden peşmergelere katılıyor. Onların, ortak siyasal Kürt aklına karşı geliştirdikleri konseptten dolayı rahatsızlık duyuyor ve muhalefet etmesine olumlu cevap verilmeyince yeniden Azimiye’ye dönüyor.
Bana vermiş olduğu dersleri Kürtçe veriyordu. Türkçe düşünen, hayal eden, konuşan ve Kürtçeyi bilmeyen biri olarak en fazla onun derin dil örgüsünden istifade ediyorum. Cuma namazı esnasında, yıllardan beridir savaş cephelerinde peşmerge olarak savaşanlarla tanışıyorum, konuşuyorum. Barzani öncülüğünde geliştirilen Irak Kürdistan hareketinin yapılanmasını, sürecini ve tarihi süreç içerisinde işlenen ihanetleri, yanılgıları öğreniyorum. Derslerden geriye kalan zamanlarda, bana bir ömre sığdırmış olduğu fedakarlıkları, mücadeleyi, yiğitlikleri, hayatını inandıklarına harcamayı anlatıyor. O da Hakkari bölgesinden. Aynı mıntıkadan olmamız ve onun bizim aşireti yakından tanıyor olması aramızda ciddi bir dostluk oluşmasına vesile oluyor. Mela Huseyin Marunisi, Hakkari’nin Marunus (Lêwin) bölgesinden. Hani şu Peyanis köyünün girişinde yola kalleşçe yerleştirilen mayın sonucunda dokuz kişinin öldüğü bölge. Yok sayma, imha etme, asimilasyona uğratma, tahkir etme, her türlü zulmü reva görme konseptinin ortak bir şekilde saldırı alanı haline getirdiği ve olayın gerekçesini, sebebini ve köklü planlarını gizlemek maksadıyla aynı cephede yer aldığı ve aynı dili kullanarak sonuçlara dikkatleri çekerek, sebepleri gizlemeye çalıştıkları patlama olayı. Dokuz masum insanın sinsi bir planla katledilmesi ve ardından da unutturulduğu Peyanis köyü.
İlginçtir, ondan önce de o bölgede dokuz gerilla yine sinsice bir planla öldürülmüştü, onlar da bu ülkenin insanları değilmişçesine unutuldular. Ama devletin mutabakat içerisinde desteklemiş olduğu Mavi Marmara yardım gemisine saldıran Siyonist güçlerin öldürmüş olduğu insanlar unutulmadı/unutturulmadı. Devlet erkânı, dış siyasetinin bozulmasına rağmen unutturmadı. Bu yanlışlığa, bu çelişkiye, bu çirkef yüklü kirli zihniyete, politikalara işaret ettiğimiz zaman birileri, bizi İslamcılığa eleştiri getirmekle suçladı ve sanki bu olayların üzerinden birilerini dövmek gibi bir seviyesizliğe düşebileceğimizi tasavvur etti. Bu zavallı mantığın bize nasıl bir düşünce geleceği bıraktığını iyi biliyoruz.
Her platformda, İsrail güçlerinin canilikleri anlatıldı. İsrail’in dünya üzerindeki güçlü lobisine rağmen devlet erkânı her alanda bu cinayeti gündeme getirdi ve İsrail devletinin özür dilemesini; tazminat ödemesini istedi. Unutulmadılar, unutturulmadılar. Peyanis köyündeki insanlar unutuldular. Ne kimse onların haklarını savundu, ne kimse onlardan özür dilenmesi gerektiğini ve tazminat ödenmesini istedi. Ortak bir politik konsept onların unutulmalarını sağladı. Geçmişte işlenen onlarca olay gibi onlar da unutuldular. Mayın yerleştirilen asfalt yeniden onarıldı, asfalta akan kanlar yıkandı, etrafa saçılan parçalar toplandı, hurdaya dönen araç uzaklara taşındı ve izler silindi. Sebep sonuç konusundaki kafa karışıklığıyla olay ustaca hazırlanan medya bombardımanın sisleri arasında kaybettirilmeye çalışıldı. Akan kan, puslu bir zihniyetle yok sayıldı. Sanki ağustos sıcağında yere düşen bir damla su gibi toprakta buharlaşıp kayboldu. Cahit, yüreği yanmış bir halde başını sağa sola vurdu ama çaresiz bir şekilde acıyı sinesine gömmeye karar verdi. Hukuk devleti olmaya muvaffak olamayan sistem, kendisini herhangi bir yasayla sınırlamayan örgütten hukuka uyulması beklendi.
Köylüler, açlıktan, çaresizlikten dolayı göç edemediler. Korucular, geçim korkusundan dolayı silahlarını bırakamadılar. Devletin vermiş olduğu üç kuruşa, onurlarını, mertliklerini, korkusuzluklarını feda ettiler. Yine onurları kırılmış, yürekleri kanamış bir şekilde bir kayanın veya tepenin arkasında boyunları bükük bir şekilde nöbet tutmaya devam ettiler. Ortaya çıkan bütün deliller karartıldı. Yok sayıldı. İhanetin çemberi içerisinde olanlar, canilere toz konmasın diye bir sürü efsane ürettiler. Toplumun zihninde karanlık bir sayfa oluşması için bütün imkânlarını seferber ettiler. Vicdansızlar konjektöre teslim olmayı yeğlediler. Bütün bu cinayetlerin, yoksullukların, ihanetlerin müsebbibi sistem yerine sonuçlarla oyalananlar adaletsiz bir şekilde bir olayın unutulmamasını ve bir diğer olayın de unutulmasını sağlayan argümanları bolca kullandılar ve bunu yaparken de referanslarını tükettiklerinin farkında olamadılar.
Mela Huseyin-i Marunusi işte bu bölgedendi. Dehok kentinde görüşmeye gittiğimiz zaman yüz onsekiz yaşını doldurduğu söylendi. Bedenen dinçti, ancak yorgun düşmüştü. Yılların acısı içerisinde yaşadıkları onu yıpratmıştı. Kerec’teyken banyoda ayağı kaymış ve kırılmıştı. Senelerce kırık kemik istenilen gibi kaynamadı. Sürekli olarak değnekler yardımıyla yürüyordu. Buna rağmen sorumluluklarını unutmadı. Azimiye mahallesindeki Cuma imamlığını sürdürdü. Talebelerine ders vermeye devam etti. Şimdiyse yüz onsekiz yaşında yatağında uzanmış bir halde hafızasından talebelerine ders vermeye devam ediyor. Sadece ismimi ve sesimi duymasıyla birlikte kim olduğumu çevredekileri hayretler içerisinde bırakarak duyurabildi. Allah’ın kendisine vermiş olduğu bütün özellikleri son anına kadar kullanabilen ender insanlardan biri. Onun huzurunda olduğum zamanlarda her kesimden insanlar sadece onu ziyarete geliyor. Cumhuriyetten bu yana bütün Kürt ayaklanmalarına katılmış olan Mela Abdullah veya Mela Abdurrahman’ı da onların yanında tanıyorum. Bana Mela Abdullah’ın itikadının düzgün olduğunu, ancak Mela Abdurrahman’ın iyi bir alim olduğunu ancak komünist düşünceden etkilenmiş olduğunu ve dolayısıyla sol siyaset ve ekonomisini İslam’ın değerlerine karıştırmasından dolayı sıkıntılı bir düşünceye sahip olduğunu söylüyor. Onlarla, konuşmadan önce beni uyarıyor, yol gösteriyor. Zihnindeki bütün sahte putları devirip, sadece Allah’a iman etme çabasında olan koca çınar neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatıyor. Putlaştırılmış her türlü kişiliğe, hurafe yüklü retoriklerle hareket eden şeyhlere, tarikatlara, mezhepçi taasuba, güce, paraya, makama, mevkiye tenezzül etmeyen, görünen sükunetin altında trajediler gizleyen tarihin şahidi, dünyaya bakış açısını da sıklıkla tekrarlıyor.
Kaçımız tanıyor? Kaçımız ismini duydu veya yaşamış olduğu bir asırlık süreçte geçirmiş olduğu acı dolu tarihten, mücadeleden haberdar oldu? Belki de çok azımız ondan haberdar olduk. Filistin, Irak, İran ve yeniden Irak topraklarında canını Allah’a teslim etmeyi beklemek… Bu özetin içerisinde yüzlerce ayrıntı var. Mutluluklarla, acılarla dolu bir ömür. Bir dava uğruna bütün bir ömrü feda eden koca bir çınar. Başka yerde, başka ortamlarda olsa dünya ondan haberdar olur. Medya günlerce onun hayatını irdeler, ödüller alırdı. Elbette böyle bir beklentisi olmazdı. Olmadığına da eminim. Belli değerleri, ilkeleri, inandıkları, ümitleri vardı. Bunlardan hiç taviz vermediğine eminim.
Mela Huseyn-i Marunusi, hayatımızda örneklik teşkil edecek derin bir birikime sahip bir ulu insan. Mücadele tarihinin ender insanlarından biri. Son görüşmemizde, nerdeyse yirmibeş yıl önce söylemiş olduğu görüşünü, şekillendirdiği tezini yeniden tekrarladı. “Ewil din… Paşê xilasîya milletê mirov, ji bindestîyê, rebenîyê. Piştî wan aborîya dunyayê…” Acıyı, ihaneti, fedakârlıkları, göçleri yaşamış bir insan. Normal insanlardan farklı. İnsan olmanın özelliklerini bütün boyutlarıyla üzerinde taşıyor ve onun gereklerini yerine getiriyor. Zamanı dolu dolu yaşadı ve hayatının her anını inandığı ilkeler uğruna biçimlendirdi, kendi halkının mutluluğu için fedakârlıklar sergiledi. Yılmadan, usanmadan, yorgunluk göstermeden, içten pazarlıklara sapmadan, umudunu, sevdasını yitirmeden kararlı bir şekilde yürüdü ve en sonunda huzura kavuştu. Yıllarca hayaliyle yaşadığı Kürdistan topraklarına bir kahraman gibi geri döndü. O ne Kandil’den dönenlerin ve ne de cezaevinden serbest bırakılanların karşılanması türünden bir törenle karşılandı. İdealize edilen özlemin sebep-sonuç ilişkisinde çok ciddi bir anlamı ifade eden, medrese kökenli âlimlerin mücadele ve fedakârlıklarının yeterli etkiyi göstermemesinin altında derin trajediler/dramlar yatıyor, kuşkusuz. Güç, egemenlik, maddiyat ve ahlaki erozyonun efsununa kapılanlar, onların ilkeli duruşları karşısında kaçışı, teslimiyeti tercih ettiklerinden onların toplumsal alandaki etkileri geri plana itildi ve bugün içinde bulunduğumuz bilgisizlik ve savaşmadan mağlubiyeti kabullenme ruhu hâkim kılındı. Başka alanlara serpilmenin, ortak bir ruha sahip olmamanın, parçalanmanın, başkaları için nefes tüketmenin ve insanın kendisine yabancılaşmasının altında bilgiyi inşa etmeye uyarlanabilecek bu kaynaklardan uzaklaşmada aramakta fayda var. İnsan kendisi olmayınca kaçınılmaz olarak başkası olur. Başkalarının amaçlarını araçlaştıranlar, başkalarının hedeflerine varmaktan öteye gidemezler. “Suvarê xelqê herî peyaye!”