Soyut olsun somut olsun her varlık kendine mahsus özelliklerle var edilmiştir. Bu özellikleriyle diğer varlıklardan tebarüz edilirler. Gerek birey ve gerekse ümmet bazında olsun İslam cemaatinin de kendine mahsus olan, onu diğerlerinden ayıran vasıfları vardır. Bu vasıfların en bariz olanları aşağıdaki iki ayette öne çıkarılıyor:
(Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık). (Bakara: 143)
(Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam'a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz). (Al-i İmran:110)
Bu iki ayet, İslam ümmetini iki nitelemeyle nitelendiriyor: “vasat ümmet” ve “ en hayırlı ümmet”.
Ümmet kavramı, İslami kaynaklarda aynı inançtan, aynı dili kullanan hatta aynı cinsten olan varlıklar için kullanıldığı olmuştur. Bu ayetlerdeki kullanımın, din merkezli bir topluluk olduğu izahtan varestedir.
Kâbe, İslam öncesi ve sonrasında müşrikler tarafından da tazim ve takdis ediliyordu. Seyyid Kutup (r.h.), (Senin üzerinde bulunduğun (yönü, Ka'be'yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırt etmek içindir) (Bakara: 143) ayetinden hareketle, Müslümanların kalplerinin Allah’a tahsis edilmesi, başkasına bağlılıktan tamamen arındırılması, cahili her türlü tarihi, kavmi ve topraksal bağlardan koparılması için bir süreliğine Kâbe’ye yönelerek namazlarına izin verilmeyip, Mescid-i Aksa’ya yönelerek kılmaları istenmiştir. Cahiliyenin her türden kalıntıları tamamen zail olana ve kimin muhlis bir şekilde Resul’e (S.A.S.)’e tabi olduğu ortaya çıkana kadar…
Ne vakit ki cahili kalıntılar zail oldu ve muhlis olanlar belli oldu, Yahudilerin de, Müslümanların kendi Kıblelerine yönelmeleriyle alakalı olarak üstünlük taslamaları ve Müslümanlarla istihza etmeleri dayanılmaz bir hal aldı, o vakit sadır olan ilahi emirle Müslümanlar, Mescid-i Haram’a yönelerek namaz kılmakla emrolundular.
Müslümanlar hicretten önce ve hicretten sonraki 16 veya 17 ay boyunca Mescid-i Aksa’ya yönelerek beş vakit namazlarını kılmaya devam ettiler. Ardından nazil olan ((Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir) (Bakara: 144) ayetiyle, öğle veya ikindi namazını kılmakta olan Müslümanlar -Medine’ye oranla- kuzeyde bulunan Mescid-i Aksa’dan, 180 derecelik bir dönüş yaparak güneyde bulunan Mescid-i Haram’a yönelirler.
Bu değişim, birer sembol olan yön ve mekân değiştirmekten ziyade, daha büyük amaçlar taşıyordu. Kuran, diğer ümmetler üzerine şahitlik görevini ifa etmesi için İslam ümmetine ayrıcalıklı bir kişilik kazandırmak istiyordu. Varlığa, hayata, bunların Rab’leriyle alakasına ve bu fani hayatın ardındaki baki hayata dair kendine mahsus bir yaklaşım, bir okuma biçimi kazandırmak istiyordu. Ortak değer ve paydaların dışında, hayatın her alanında İslam cemaatini diğerlerinden ayıran bazı hususiyetlerin varlığı, İslam cemaatinin olmazsa olmazlarındandır.
Bunun dışında da, Müslümanların sadece kendileri olmaları, başkalarına ister zahiri olarak giyim, kuşam, yeme-içme vb., ister de düşünce boyutunda başkalarına benzememeleri yönünde elimizde nice ayet ve hadis mevcuttur.
Sadece bir Müslüman olarak var olmak ve diğer ümmet ve milletlere şahitlik etmek… Nasıl ki, Hacer-ül Esved’in yerleştirilmesi hususunda ihtilafa düşen Mekke eşrafının Muhammed-ül Emin’e ve O’nun verdiği hükme can-u gönülden rıza gösterdilerse, Müslümanın, kendi nefsi, ailesi, akrabası ve komşusu; İslam cemaatinin de diğer toplumlarla olan münasebetlerinde belirleyici olmaları, siyasetten ekonomiye, kültürden sosyal ilişkilere kadar tüm meselelerde, herkesin İslam cemaatinin ne diyeceğine dikkat kesilmesi, onun hükmünü beklemesi ve vereceği hükmü peşinen kabul etmesi, ümmetin şahitliğinin şanındandır.
Vasatiyet (Orta yolculuk) şeri anlamda ne demektir?
İki taraf arasında, ne aşırıya gitme (ifrat) ne de geride kalma (tefrit) olmaksızın birinin diğerini ihlal etmeyeceği şekilde denge ve adaleti sağlamaktır.
Vasatiyet, her şeyde en hayırlı ve en adaletli olanını yapmaktır. Bu ister akidede, ister ibadette ve ister de başka herhangi bir hususta olsun.
“Vasat” kelimesi farklı türevleriyle birlikte Kura’da beş yerde geçmektedir. Bunların hepsi de açık bir şekilde maddi olsun manevi olsun iki şeyin arası ve ortası manalarını taşımaktadır.
İslam ümmeti, şeriattan kazandığı hayırlı ve insaflı olma, itidal ve yücelik gibi methe şayan özelliklerinden ötürü ümmetlerin efendisi, milletlerin öncüsü ve kıyametteki şahitleri olma derece ve şerefine nail olmuştur.
Bundan kasıt, müslümanın ibadetinde, işinde, ahlakında, ilim tahsilinde vs. vasatın üstüne çıkmaması, bu alanlarda ilerleme kaydedip ayrıcalıklı bir hale gelmemesi değil elbette. Bilakis, tüm bu alanlarda olabilecek en iyi dereceyi yakalamaya çalışmak, ama bunu yaparken de itidali elden bırakmayarak nefsinin, başkasının, hatta diğer nebatat ve cemadatın hukukunu ihlal etmemektir.
Kuran’ın “doğru yol (es-sırat el-müstakim)” diye tanımladığı ve ifratın veya tefritin mümesilleri olan “buğza uğrayan” ve “dalalet ehli-sapkın olanlar” gibi, diğer din ve felsefelerden bu ümmetin ayrıldığı yön budur.
Bununla ilgili delillerden biri; Peygamber (S.A.S.) Veda haccında Müzdelife’de İbn-i Abbas’tan (r.a.) cemeratlara atmak için kendisine küçük taşları toplamasını ister. O da toplayıp eline verince Peygamber (S.A.S.) “evet bunlar gibi istiyorum. Dinde aşırıya gitmekten kaçının. Sizden öncekilerin helak olmalarının nedeni dinde aşırıya kaçmalarındandır.” Bunun o mekânda söylenmesinin hikmeti, hızını alamayacak olanların daha büyük taşları cemeratlara atma kaygısıdır.
Ancak İbn-i Teymiyye’nin ifadesiyle dinde “ğüluw (aşırılık)” itikatta, alışverişten aile ilişkilerine kadar her türden muamelede, ibadetlerde vs. tüm yaşantıdaki ilişkileri kapsar. “Ğüluw;” haddi aşmaktır. Bunu da en fazla yapan Hristiyanlardır. Bu yüzden Kuran onları ve onların şahsında ümmeti daima uyarır ve der ki: (Dininizde aşırıya gitmeyin) (Nisa: 171)
Başka bir hadiste; “Kendi nefsiniz üzerine baskı ve sıkıntı oluşturmayın. Bunu yaparsanız size sıkıntı ve darlık oluşturulur.)
İslam’da görülen bu vasatiyet, materyalist, kapitalist ve Yahudilerin her şeyleriyle üzerine titredikleri maddecilikle, Hıristiyan ve Budistlerin içinde boğuldukları ruhbanlık ve ruhaniyetçiliğin ortasıdır.
Seyyid Kutup (r.h) bu ayetin tefsirinde şunu dile getiriyor: “Biz(İslam ümmeti) zaman ve mekân açısından orta yerdeyiz. Yeryüzü itibariyle ortadayız. Ne uzak olan ne de yakın olanlardan kılmadı. Bilakis bizi vasat kıldı.
Zamansal olarak da ortadayız. İnsanların ilki olarak gelmediğimiz gibi, dünyanın sonunda gelecek şekilde gecikmemişiz. Bilakis öncekilerin tecrübelerini alıp diğerlerine doğru gidiyoruz.
Dinin ıslahtaki yöntemiyle ilgili özelliklerinden herhangi bir özelliğe işaret eden Kuran ayetlerini okuduğumuzda, İslam ümmetiyle ilgili hayatın bir alanıyla ilgili değil, hayatın tümünde kapsamlı ve kuşatıcı bir vasatiyeti görüyoruz. Diyor ki Kuran: (Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur) (Furkan: 67), (Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma) (İsra: 26), (Elini boynunda bağlanmış olarak kılma (eli sıkı olma), büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalakalırsın) (İsra: 29).
İnanç, yaşantı ve ahlaki konulara son derece kuşatıcı ve kapsayıcı bir vasatiyetle yaklaşan İslam, bu yaklaşımıyla ruh ve ceset, dünya ve ahret, din ve devlet, fert ve toplum, fikir ve olgu, amaç ve araç, sabit ve değişken, yeni ve eski, akıl ve nakil, hak ve kuvvet, içtihat ve taklit, din ve bilim… gibi ‘çiftler’ arasında en sağlıklı ve tutarlı bağın teşekkülünü mümkün kılmıştır. Antik Yunan çağından günümüze kadar Batı medeniyetinde ve ‘Batıcı’ mukallitlerde bu ‘çiftler’ arasında bağın doğru sağlanamaması sonucunda ciddi sorunlar baş göstermiş, hayatın bütün bu alanlarında bölünmüşlükler zuhur etmiştir.
Vasatiyet, birilerinin sandığı gibi, her türden soruna karşı duruşun belirli ve net olmaması, nabza göre şerbet vermekle tüm tarafları memnun etme ve hiç taraf olmama, hem nalına hem de mıhına vurma şeklindeki bir duruş değildir. Böyle bir duruş, olsa olsa “hüviyetsiz” ve “kişiliksiz” bir duruş olarak nitelendirilebilir.
Ya da; duygusal etkileşim neticesinde, gelişen sorunları sağlıklı tahlil edemeyip kısa yoldan taraflardan birine yamanmak ve özgün bir duruş sergileyememek de değildir.
Bugün, AK Parti – sistem ve Kürt sorunu merkezli olarak PKK-AK Parti konusunda İslami kesimin yaşadığı ikilem ve özgün duruş sergileyememe sorunu, dinin ön gördüğü vasatiyetin yanlış telakkisine mebni olduğu anlaşılıyor. Herhangi bir sorun karşısında o soruna taraf olanlardan birinin yanında yer almak kolay olan iştir. Çünkü bu, o tarafın üzerinde kafa yorup oluşturduğu düşünce ve buna bağlı olarak geliştirdiği söylem ve eylemin, “kopyala-yapıştır” kolaycılığıyla taklit edilmesinden ibaret olacaktır. Ama özgün bir duruş sergilemenin maliyeti bu kadar düşük değildir. Üzerinde uzun süre kafa yorup düşünsel alt yapının, buna bağlı olarak da söylem ve eylemin teşkili ve bunun sürdürülebilirliği sanılanın aksine çetin bir iştir.
Diğer taraftan vasatiyet (orta yolcu olmak) herkesin kendi kafasına göre konuştuğu, her kafadan bir sesin çıktığı, herkesin kedi telinden çaldığı, kimsenin kimseyi dinlemediği, başı sonu belirsiz, nerede durduğu ve neyi savunduğu belli olmayan bir yaklaşım tarzı da değildir.
Herkesin konuşabildiği, ama söylenenlerin nihayette tek bir düşünce etrafında yekvücut olduğu, kimseye konuşma yasağı getirmek yerine, herkesin düşüncesinden istifade etme yoluna gidildiği, fikir beyanında bulunanların da bir yapı, bir cemaat ve bir ümmet sorumluluğuyla hareket ederek neyi, nerede dile getirmesini bilecek kadar bilinçli ve onurlu bir yaklaşımın tebarüzüdür vasatiyet…
Kâinat da bir muazzam bir denge üzerinde yaratılmış, birinin diğerine galebe çalması söz konusu değildir. İşte bazı delilleri:
(Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık) (Kamer: 49)
(Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk’ (tefavüt) göremezsin) (Mülk: 3)
(Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir) (Yasin: 40)
İslam, bu ümmetten kâinattaki dengenin kendi hayat, düşünce ve yaşantısına sirayet etmesini istemektedir. Böylelikle diğer ümmetlerden bir farklılığı oluşmuş olur.
Aşırılık (ifrat) ve gerilik (tefrit), dinin dışındaki diğer dinlerde var olduğu gibi dinin kendi içinde de vaki olmuştur. Dinin dışındaki diğer dinlerde, dinin tahrif edilmesi ve/veya beşer düşüncesinin ürünü olmasının getirdiği fazlalık veya noksanlıkların bir neticesi olması bu ifrat veya tefritte başat rol oynarken, dinin içindeki ifrat veya tefrit ise, gerek Peygamber (S.A.S.) daha hayattayken ve gerekse vefatından sonra dini argümanların yanlış anlaşılması veya algılanmasının bir sonucu olarak tezahür etmiştir. Bu yanlış anlama veya algılamanın altında su-i kasıt olduğu kadar hüsn-ü kasıt da etkili olmuştur.
Vasatiyeti kaybeden şeriatların yerine yeni vasat şeriatlar gönderilmiştir. Bu dinin tebdil, tahrif ve tashiften korunması İlahi fermanla ilan edildiğinden, bu şeriatın vastiyeti kaybetmesi söz konusu değildir. Bu da, bu dinin son din, Muhammed (S.A.S.)’in de son nebi ve resul olduğunun bir diğer hüccetidir.
Konuya önümüzdeki yazıda devam edilecektir inşallah.
We billahi et-tewfiq…