Her insan özel ve özgür yaratılmıştır Rabb’imiz tarafından. Bu duruş üzere gelir yeryüzüne. Yine Rabbimiz, lütfu ve kereminden insanın bu duruşunu devam ettirebilmesi ve teminat altına alabilmesi için vahiy ve resuller gönderir. Kullarına olan sevgi ve rahmetinden dolayı...
İnsana düşen ancak şudur ki; bu tavsiyesini ciddiye almaktır Rabb’inin. Her insanın ruhu, “kalu bela” da yaratıcımızın Rububiyetine “evet” dedi. Bunun üzerine ana rahmine sevgi ve alaka üzere bir hücre olarak atıldı. Ondan sonra Peygamberimizin hatırlatarak “her çocuk İslam fıtratı üzere doğar...” dediği gibi dünyaya geldi. Yeni doğan bir bebeklikten aklı baliğ oluncaya kadar da yanlışlıkları günah olarak kabul edilmedi. Yani aklı baliğe kadar olan bu süreç, masum olarak kabul edildi.
Son nefesten sonra yol ayırımına gelinir. Cennet yurdu İslam üzeredir. Cehennem yurdunda da artık başka bir yol çizemezler. Pişmanlıklarını dile getirirler. “Keşke o resulleri dinleseydik, arkalarından gitseydik” diyecekler. Yani orada da artık istediklerini yapamayacaklar. Tercihler ortadan kalkmış olsa bile, yine de yüce Allah’ı zikredecekler.
İşte tüm bunların arasında doğru olanı yapmak, evvelden ahire giden bu duruşun kırılmaması için aklı baliğ ile son nefes arasındaki süreci, ilahi istek üzere doğru çizmektir. Bu yapıldığı zaman her zaman ki duruş korunmuş olacaktır. Bu da yaratıcımızın sunduğu yaşam tarzı “İslam” ile olur. İşte Allah’a inanmayan, güvenmeyen, itaat etmeyen ve taraftarlığını koymayan bir yaşam tarzı, “İslam”ı koruyamaz. Bu nedenle herkes kendi tercihlerinden sorumludur.
İşte tüm dediklerimizin ışığında şunu diyebiliriz.
İman etmek bir kalp işidir. Ve iman etmek bir tercihtir. Allah rızası tercih edilmedi mi ve insanın kalbi bu tercihine katılmadı mı islamı kabul ediyormuş gibi görünmek önemli değildir. Çünkü sebebiyet Allah için “lillahi” olmamıştır. Allah için olmadıktan sonra İslami figüranlar ve davranışlar önemli değildir Allah katında. Durum bu iken insanları zorlayamayız iman etmelerine ve yaşamalarına. Yaratıcımız bile tercihleri serbest bırakmışken, bilinçli bir inanan insanları zorlayamaz. Çünkü bilir tercih Allah olmadıktan sonra, bunun bir önemi olmadığını.
Örneğin zorla öz çocuğuna namaz kıldıramaz. Anne- baba korkusundan namaz kılmanın bir önemi yoktur. Çünkü sebebiyet Allah için değildir. Ya da sadakaların sebebiyeti Allah rızası değilse yine boşa gitmiştir...
Ama bir mesele vardır. İnanan bir insan, kendisi doğruyu yakaladığı gibi ister ki sevdikleri ve yaratılışta kardeşleri olanlar da doğruyu yakalasın. Onlar da kurtuluşa ersinler. Dünya hayatlarını hayır ve hikmetle geçirsinler. Çünkü gerçekten inanan bir insan bencil değildir. Sadece kendini kurtarmaya çalışmaz. Aldığı ilahi terbiye “biz” olarak düşünmeye ve davranmaya götürür onu. Bu yüzden kendisi için istediği her şeyi başkaları için de ister.
Ancak bu istek sevgi ve iyilik üzere tebliğ edilerek yapılmalıdır. Zaten aklıselim bir insan da sevgi ve iyilik üzere olan eleştiri ve öneriyi kabul eder. Bilir ki gelen talep kendi lehine söyleniyordur.
İnsanların önüne tercih konulmalıdır. İlim ve hikmetle, sevgi ve merhametle ile. Allah’ı tanımadan, maksat ve yol tanıtılmadan olmaz. Alınan ilahi terbiye inanan insana böyle davranmayı gerektirir. Zorlamalar İslami değildir, eğer zorlama oluyorsa amaca nefis karışmış olur ancak. Bu da bilinçli insanların yapacağı bir metod değildir. İnsana düşen ancak güzel bir tebliğdir.
Gelelim madalyonun diğer yönüne. İslama muhalefet edenler neden baskı yaparlar? Bunu düşünelim. İslam adalet, sevgi, merhamet, güven, hikmet, ilim, sadakat, samimiyet, itidal, cömertlik, izzet gibi erdemleri savunur. İnsandan bu erdemleri ister.
O halde bu erdemleri kim veya kimler istemez? Bu dünyayı paylaşmak istemeyenler, kendilerine en büyük pasta payı isteyenler, toplum içinde ayrıcalıklı olmak isteyenler, cehalete gark olanlar, istek ve arzularının peşinde dolaşanlar, insanlara haksızlık yapanlar, sadece kendilerini düşünenler, zulme rıza gösterenler....
Ancak bu çerçevelerde duranlar islama muhalefet ederler. Tüm bu muhalefetlerinin temelinde menfaat ve korkuları yatmaktadır. Çünkü elde edeceklerine engel görmek istemezler ve bunları kaybetmeyi göze alamazlar. Ve bu korkular onları kuşatır. Bundan dolayı islamı savunanlara baskı yaparlar.
En acı olan ne biliyor musunuz? İnananlara bu baskıyı yapanlar da “ Müslüman” olduklarını söylerler. Ama korku ve menfaatlerinden de vaz geçmezler. Hâlbuki onlarda bu ümmetin bir parçasıdırlar. Bu büyük ailenin birer bireyidirler. Ortak tarih, ortak hayat vardır ortada. Ne yazık ki sanki başka bir cephede duruyorlarmış gibi davranırlar. Yadırgarlar, dışlarlar, ötekileştirirler ailelerini, kardeşlerini, atalarını....
Tercihlerin serbest olmasını savunurlar, ama kendileri bu tercihleri başkalarına vermezler. İmanı tercih edenlere fırsatlar eşitliğini istemezler. Hâlâ başörtüsü, eğitim, çalışma hakkı sorunları çözülmedi. Faizi istemedikleri halde hayatlarının her alanına bulaşmıştır, içtikleri suya kadar. Daha hâlâ istedikleri gibi ibadetlerini yapamazlar...
Bunları listelesek, inananlara yapılan mahalle baskısının büyüklüğü dehşet verici olarak çıkar karşımıza. 28 Şubat süreci yaşadığımız bir mahalle baskısı değil miydi? Ve hâlâ devam etmektedir ne yazık ki uzantıları...
Tarih hep tekerrür etmekte. Bu günlerde gündemimizde olan Kerbela olayı da bir mahalle baskısı idi. Bir yanda Yezidçe beklenti ve yaşantı...
Diğer yanda Hüseyince bir çizgi, duruş ve hayat.....
Ama ne yazık ki cennetle müjdelenmiş ve kurtuluş gemisi olarak gösterilen bu aile sadece menfaat ve korkulardan kaynaklanarak katledilmiştir. Bu vahşet ve dehşetin sebebi sadece dünya kaynaklıdır. Şimdi aradan yıllar geçti. Olayların tablosu değişti mi? Hayır elbette. Zaman ve şahıslar değişse de maalesef sebepler, duruşlar ve yöntemler değişmiyor.
Bu yaşananların en acı olan yönü de “müslümanım” diyenlerin gerçekten islamı yaşayanlara mahalle baskısı yapmalarıdır.
Mahalle baskısı neden oluyor? Belki de bu olayı oluşturan en önemli temel, insanların kendi tercihlerini netleştirmemesidir. Siz kendinizi İslam üzere olarak gösteriyorsunuz. Onlarda size bu çerçeveden bakıyorlar. Aynı durum inananlar içinde söz konusu. Onlarda dünyalık değerler peşinde iştahlı görünüyorlarsa onlarda sizi kendilerindenmiş gibi görüp bu şekilde davranabilirler. Ama netlik, kimin hangi duruşta olduğu belli olsa herkes ona göre davranabilir. Ve bu baskının önü açılabilir.
Ne dünya ehliler kabullenmedikleri ve yaşamadıkları halde Müslüman olarak kendilerini göstersinler. Sonrada İslam üzerinde ahkâm kesmesinler. Ne de inananlar onları onaylıyormuş gibi dünya beklentilerinin peşinden koşmasınlar... Duruşlar net olursa, elbette kimin kime nasıl yaklaşacağı belli olur.
Tercihleri Allah serbest bırakmış iken kimse kimseyi kısıtlamaya hakkı yoktur. Tabii ki bu sadece islama muhalefet edenler açısından değil, aynı pencereden inananlara da bakılmalıdır. Onlara da aynı fırsatlar verilmelidir. Yani iman ettikleri gibi yaşamaya hakları vardır.
Her şeye rağmen şunu unutmamalıyız. Vekil ve hesap görücü olarak Allah yeter. Ve hiç şüphe yok ki her yaratılanın yine dönüşü O’na olacaktır. Bu yüzden tercihlerimizi ve taraftarlığımızı, duruşumuzu ve hayattan beklentilerimizi yeniden gözden geçirelim olur mu? Bunu da düşünmeden geçmeyelim lütfen! Sorun mahalle baskısından daha büyük.