|
İnandığın şekilde yaşamak; hem var olmanın hakkını vermektir, hem de Yüce yaratıcıya kul olmanın gereğini teslim etmektir. Yaşadığı şekilde inanmak ise; nefsi ilahlaştırmak, kula kul olmak, fıtratından uzaklaşmak demektir.
İnanç erleri, inandıkları ve iman ettikleri yaşamsal değerleri olan İslami hükümleri yaşamlarının temel kaidesi olarak merkeze koyarlar. Bu hükümler; yani merkez onların değişmezidir, bu değişmezler etrafında İslami daire içersinde kendi değişim ve gelişimlerini pratize etmeye çaba gösterirler.
“İki günü eşit olan ziyandadır” ilkesinden hareketle sürekli bir devinim ve gelişim içersinde Allah’a kulluk vazifelerini ifa etmeye çalışırlar. Kendi değişmezleri ( Kur-an ve Sünnet) ekseninde değişim ve gelişim ortaya koyanlar, insanlık ailesinin ortak ilerlemesinde, kültüründe, değerinde var olabilirler.
Birçok insan her değişimi-gelişimi başkalaşım olarak algılayıp hemen kendince bir set kurmaktadır. Ya da değişim-gelişim meşakkatli bir yolculuk olduğu için, çeşitli bahanelerle bunun gerekli olmadığını, hatta bunun bir çeşit dökülme olduğunu dillendirenler vardır.
Olanın iyi yanlarını korumak ve olması gereken için mücadele etmektir bizim kavgamız. Olması gereken için çalışırken elbette ki olandan güç alacağız, olandan kendimize yol haritası çizeceğiz. Yaşadıklarımızdan dersler çıkarıp, olana yeni açılımlar sağlama cesaretini gösterme çabasında olacağız.
İçinde bulunduğumuz İslami yapılarda herhangi bir sorun ile karşılaştığımızda kenara çekilerek çözüm bulduğumuzu zannetme zayıflığından kurtulmalıyız. Bu yanlışa ortak olmamak için bu sorumluluktan kaçarak kendimizi kandırma kılıfını bırakmalıyız. Ortada teknik veya ilkesel olarak yapılan bir yanlış varsa bunun çözümü sorumluluktan kaçmak değildir, bunun çözümü bireyselliğe kaçış değildir.
Yanlış olanı, eksik kalanı düzeltmek için müslümanca çaba göstermektir inancımızın gereği. Hata gayri İslami bir çerçevedeyse ve gücün yettiği ortaya konmuşsa hatada diretiliyorsa diyecek bir şey yoktur, elbette ki bundan uzak durmak gerekir. Özellikle bireylerin yapmış olduğu hatalardan, bireylerin kendi aralarındaki ilişkilerinden dolayı mücadeleden beri durmak hangi değer içersinde değerlendirilmektedir anlamak güçtür.
Hiçbir cemaat İslam’ın ana paydası değildir, ancak ana paydanın bir parçasıdır. Ancak, cemaatlerdeki (her bireyin kendisine göre değerlendirmesidir veya duruşunu meşru gösterme kılıfı da olabiliyor bazen) bazı eksiklerden yola çıkarak bireysel yaşamayı kendi duruşları için meşru gerekçe yapamazlar. Bunun Kur-an ve Sünnet’te delilleri varsa paylaşsınlar, İslam mütefekkiri Mevdudi’nin dediği gibi kendileri bir birliktelik ortaya koyma çabasında olsunlar. İnandığımız şekilde yaşamak için başkalarının hatalarını değerlerimizin önünde engel olarak koymayalım, biz maslahat için kendi doğrularımızı ortaya koymak için Müslüman’ca çaba gösterelim.
İslam kimsenin tekelinde olmadığı gibi, hiçbir İslami mücadele de kimsenin tekelinde değildir. Yanlış yapanlar yüzünden mücadele alanı terk ediliyorsa bu çok büyük bir yanlış ve sorumluluktur. Çünkü bildiğin halde birçok insanı o yanlışa bilerek terk ediyorsun, bilerek yapman gerekenden kaçıyorsun. Mücadele sadece dış etkenlerle değildir, en güçlüsü içte olanladır, tabi ki yıkıcı değil yapıcı eleştiri çerçevesinde bir mücadele ile sorunlar giderilebilir. Bireylerimize de hata payı tanımalıyız, herkese hata yapabilme hakkını verebilmeliyiz.
Hatalarda herkesin şahadet parmağı başkasını gösterirken, güzelliklerde genelde başparmakları kendilerini gösterir. Güzellikler nasıl hepimizinse, hataları da hep beraber sahiplenip düzeltmek için inandığımız şekilde yaşamanın gereğini sorumluluk atfetmeliyiz. Sorumluluktan kaçarak, yaşadığı şekilde inanma zilletine düşmekten Allah’a sığınmalıyız. M. İkbal “kervanla yürü, ama özgür ol” sözünü ne güzel söylemiştir. Ortak akılda var ol, ama aklını kimseye kiraya verme. Başkasının heyecanıyla heyecanlanmamak gibi, başkasının yanlışlarıyla da yanlışa gitmemeliyiz.
Kendi doğrularımızı tek doğru olarak görmek, zaten inandığımız değerlerle ters düşmek demektir. “Başkasının doğrularından bana ne” yanlışına da düşmemek lazım, “mümin müminin velisidir” “ilim Çin’de bile olsa gidip alınız” hadislerinden anladığımız gibi insanlığın ortak aklından ve değerlerinden tecrübe edinmek bizleri daha güçlü kılacaktır.
Hani bir söz vardı; “Zeki insan aklını kullanır, çok zeki olan insan ise başkalarının da aklını kullanır.” Bir binanın tuğlaları gibi saf saf dizilmek, Allah’ın ipine toptan sarılmak için bireysellikten vazgeçmek ve cemaatleşmek zorundayız. Neden, Allah’ın ipine tek tek sarılın denmiyor, her biriniz bir köşe taşı olun denmiyor da, saf saf ve toptan diyor ayetler. Cemaatleşme derken; sistemli bir şekilde Allah rızası eksenli bir arada olmayı kast ediyorum. Yoksa dernek, vakıf, kültür merkezi vb. olabilir.
Bu gün yaşadığımız coğrafyada Müslümanların bir güç ve denge unsuru olmamasının müsebbibi bireysel yaşama sevdasında olan bireylerdir. Etrafınıza bir bakın Müslümanlarda olan nitelik ve nicelik hangi düşünce veya dünya görüşünde mevcuttur. Müslümanlardaki birikim, tecrübe, potansiyel güç toplumun gündemini belirleyen, toplumu kanalize edip yön veren hangi sistemde bulunmaktadır.
Ama gel gör ki Müslümanlar kapıldıkları bireysellikten dolayı hiçbir yerde varlık gösterememekte ve hiçbir sistem tarafından muhatap bile alınmamaktadır. Bunun hesabını Allah’a nasıl vereceğimizi hiç zihinlerimizde değerlendirdik mi? Güçlü iken mazlumu oynamanın veya hak olanın mazlum konumuna düşmesine sebep olmanın da Allah katında bir hesabı vardır. Mazlumiyetten kurtulmanın çabası içersinde olmak için birliktelikleri hak üzere korumak ve genişletmek için mücadele etmek inandığımız şekilde yaşamanın vazgeçilmezlerinden biridir.
Birbirimizin farklılıklarını düşmanlık ve tefrika sebebi değil, daha güzeli ve doğruyu yakalamak için elimizdeki en değerli hazine ve yaşam kaynağı atf ederek hak ettiğimiz değeri kendimize verme erdemliliğini gösterelim.
Sözümüzü şehit Ali ŞERİATİ ile bağlayalım; “ Ya Rabbi sen bana nasıl yaşayacağımı öğret ben nasıl öleceğimi inşallah bilirim.”
05.12.2007 |