Soğuk Savaş dönemin, Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte sona ermesinin ardından, NATO ürettiği komplo senaryolarıyla dünya üzerinde yeni bir çağ açma çabası içerisinde görünüyor. Komünizm dönemi sonrasında imal ettiği sanal düşmanlara karşı, nerdeyse dünyanın büyük bir kesimini peşine takan ABD/NATO, yine kendi üretimi olan yel değirmenleriyle savaşma bahanesiyle dünya üzerinde yeni bir imparatorluk kurmaya çalışıyor.
Son zamanlarda giderek olgunlaşan gelişmelerden, ABD’nin kesinlikle İran’a saldırmayı dünya üzerindeki imparatorluğu için kaçınılmaz olarak gördüğünü okuyabiliriz. Gelişmelerin içerisinde en ilginci, Türkiye’nin kadim dostu İran’ı ABD projesi karşısında yalnız bırakma eğilimini göstermesidir. Bir taraftan NATO üyesi olması ve diğer yandan medeniyet seviyesini yakalayacağını iddia ettiği AB projesi içerisine girme istekliliği ve bunlardan da önemlisi İran’ın Ortadoğu ve Arap ülkeleri üzerindeki liderlik konumunu kıskanması, böyle bir manevra sergilemesine neden olmaktadır. Daha önce, batılı ülkelerin çekincelerini dile getirerek kabul etmediği Füze Kalkanı projesini, İran topraklarına karşı düzenlenecek askeri operasyonların yeniden gündeme gelmesiyle birlikte Türkiye topraklarına yerleştirilmesi konuşulmaya başlandı. Türk hükümeti, saldırının İran’a yönelik olmadığını savunarak, İran’ın isminin zikredilmesini engellemeye çalıştı. Eğer İran’a karşı bir saldırı olmayacaksa, o zaman NATO tarafından Türkiye’ye antı-füze yerleştirmek fikri ne anlama geliyor?
Irak’a yönelik projede de açık bir şekilde gördüğümüz gibi, uzlaşmaya yanaşmak veya bazı tavizler vermek hiçbir şekilde alınan kararı değiştirmemektedir. Bush döneminde geliştirilen bu savaş konseptine göre, İran veya müttefiklerinden gelebilecek herhangi bir füze saldırısına karşılık, anında müdahaleyi gerektiren savunma ağı projesi yeniden gündeme geldi. Daha önceki teşebbüste, Rusya ve ABD arasındaki anlaşmanın arifesinde, Polonya ve benzeri ülkelerin muhalefetinden dolayı bu proje uygulanamamıştı. Hava savunma hattı düşüncesi gereğince, Bulgaristan ve Türkiye’ye yerleştirilmek istenen anti-füzeler, radarların İran veya Rusya gibi ülkelerden, ABD ve Avrupa kıtasını hedef alan balistik füzelerin ateşlenmesini tespit ettiği anda ateşlenecek ve buna ilave olarak Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de yüzer durumda olan füze gemileri de SM-3 antı-füzelerini ateşleyerek saldırıyı anında engelleyebilecektir. Amerika, 2015 tarihine kadar 38 adet Aegis anti-füze donanımlı gemiyi bu savunma konsepti içerisinde bölgeye konuşlandırmak istediğini duyurdu. Bu gemiler, dünyadaki gerginliğe göre değişik bölgelerde hareket halinde olabilecekler.
Türkiye hem geçen dönem ve hem de bu projenin yeniden gündeme geldiği bugünlerde, İran ve Rusya ile olan yakın dostluğundan dolayı olaya çekimser yaklaştığını deklere etmeye çalışıyor. 2020 yılını hedefleyen ABD, Türkiye’nin bu tavrını anlayışla karşıladığını belirtiyor, zira acelesi yok. İran’ın elinde bulunan füzelerin menzilinin 1200 km. ile sınırlı olması da, projede aceleci davranılmamasına vesile olmaktadır.
İran, Irak tecrübesinden ders almışa benziyor. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Rahim Mihmanpereset yaptığı basın açıklamasında, ülkesinin Füze Kalkanı konusunda duymuş olduğu kuşku ve endişeleri ifade ederek: ''Bu maceranın arkasında şüpheli niyetler var'' diyerek, olayı özetledi. Mihmanperest, İsrail’ın çıkarlarını korumaya yönelik görünen bu savaş konseptiyle ilgili olarak, bölge ve İslam ülkelerinin ciddi endişelerinin bulunduğunu dile getirdi.
ABD Savunma Bakanlığı sözcüsünün "Balistik füze tehditlerinin nereden gelebileceğine baktığımızda, bize göre Türkiye çok fazla ön cephelerde yer alıyor. Dolayısıyla coğrafi açıdan, Türkiye, füze savunma sisteminin bazı bölümlerine ev sahipliği yapmada iyi bir yer olabilir. Ankara şimdi bir karar verecek." Şeklinde konuşması da Füze kalkanının kimlere karşı kullanılmak istendiğinin ipuçlarını fazlasıyla veriyor. Ankara yetkilileri konuya çekimser baktıklarını açıklasalar da, ABD ve batılı diplomatların baskısıyla çekimserliklerini uzun süre sürdürebileceklerine ihtimal verilmiyor. Daha önce Patriot PAC3 önleme füze almayı düşünen Türkiye, Nato’nın bu yeni projesini kendisi için de bir güvence olarak görmektedir. Dünya üzerinde ve özellikle Türkiye’ye milyonlarca doları çekmeye yarayan Arap ülkelerindeki Osmanlı imparatorluğunun veliahdı konumunu, NATO’nun taleplerine feda etme gönüllüsü görünen Türkiye, bu dar vizyon anlayışıyla baltayı kendi ayağına vurmaya hazırlanıyor gibi.
Belli bir süre önce NATO’nun Siirt ve Van’ın Çatak bölgesinden Urfa’ya kadar uzanacak otobanın yapılmasının yeniden gündeme gelmesi ve Van Kurumbaş bölgesinde büyük bir mülteci kampının yapılması için çalışmaların hızlandırılması, olayla ilgili olarak belirli ipuçları/sinyaller veriyor gibi. ABD’nin bu süreyi 2020 tarihine kadar uzatabileceği ve bu süre içerisinde Pakistan ve Azerbeycan’ı da denetimi altına alabileceği ihtimali de büyük. Ayrıca, İran içerisinde de geniş bir muhalefet cephesi oluşturacağından kuşku yok. Elbette bu masumane muhalefet yapanlar açısından büyük bir tehlike oluşturacak. Ülkeye hakim rejim, Amerika’nın muhaliflere destek verdiğini iddia/bahane ederek, büyük zulümleri hayata yansıtması da uzak bir ihtimal değildir.
İran ile ABD, Irak toprakları üzerinde de kıyasıya bir rekabeti bütün boyutlarıyla sürdürüyorlar. ‘Irak Şiiliği’ özelliğiyle Sistani, hernekadar İran yönetimine muhalif görünse de, Irak Kürtleri İran yönetimi için büyük bir siyasi potansiyel gibi duruyor. İran’ın ülke içerisindeki yoğun istihbarat ve taraftar bulma faaliyeti karşısında, ABD sadece askeri çalışmalarla sınırlı kalıyor. Şimdiki Irak yöneticileriyle, İran yönetiminin liderleri arasında eskiye dayanan ciddi bir diyalog sözkonusudur. Şöyle ki, İran İslam İnkılabından ve İran-Irak arasında başgösteren savaştan sonra, Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği diyalog ve destek arayışlarını bu yöne çevirdi. Yurseverler Birliği, iki ülke arasındaki savaşta İran askeri güçlerini destekledi ve onlara bütün alanlarda büyük yardımlarda bulundular. Saddam rejiminin büyük kayıplar vermesinin önemli sebeplerinden biri de hiç kuşkusuz, Irak Kürtlerinin her alanda yoğun bir destek sağlamasıydı. Halepçe’ye yönelik gerçekleştirilen kimyasal bombardımanın, yine bu gerekçelerle gerçekleştirildiği söylenmektedir.
Saddam, cezalandırma yöntemine yönelmeden önce, Talabani karşıtı Kürt grublarla ilişkiye girdi ve bazı tavizlerle Barzani’yi yanına çekmeye çalıştı. Bunda kısmen başarılı olduğu da söylenebilir. 1994 yılında Irak Kürdistan Demokrat Partisi ve Yurtseverler Birliği arasında büyük boyutlarda iç çatışmalar çıkmıştı. Irak tarafından desteklenen Demokrat Partisi bağlısı peşmergelerle, İran tarafından desteklenen Yurseverler Birliği peşmergeleri arasında, o dönemde şiddetli çatışmalar yaşandı. Çatışmalarda, Devrim Muhafızları Talabani güçleriyle birlikte Irak rejimi tarafından desteklenen Irak Kürdistan Demokrat Partisi peşmergelerine karşı ortak operasyonlar düzenlediler ve bu sayede Süleymaniye ve etrafındaki bölgelere nüfuz ederek, buralarda istihbarat üslerini kurmaya muvaffak oldular.
İran’ın katkısıyla Mesut Barzani ve Celal Talabani arasında 1988 yılında bir barış antlaşması imzalandı ve bu anlaşma ışığında 2003 yılında Amerika’nın askeri operasyonunda ortak hareket ettiler. Kürt halkının kardeş kavgasına karşı duydukları yoğun tepkiden dolayı, bütün alanlarda anlaşmazlıklarını, kavgaya dönüştürmeme gayreti içerisinde oldular. İran ve Irak Kürtleri arasındaki kadim irtibata rağmen, İslam İnkılabı güçleri ABD operasyonundan önce Kürdistan bölgesine, -yabancı olmaları gerekçesiyle- yeterli oranda nüfuz edemiyorlardı, operasyonun hemen ardından Erbil, Dehok ve Süleymaniye bölgesinde yoğun bir istihbarat ağı oluşturdukları gözlenmektedir. İran ve ABD arasındaki rekabette, ABD’nin askeri başarısı karşısında İran’ın da siyasi bir üstünlük sağladığı bütün çevrelerce bilinen bir gerçektir. ABD’nin, askeri alanda yenilmemiş olduğunu varsaysak bile, siyasi alanda mağlup olduğunu kabul etmek gerekir. ABD yetkilileri de artık bunu açık bir şekilde itiraf ediyorlar. Amerikan yetkililerinin açıklamasına göre, İran bir taraftan Irak içerisinde istikrarsızlığı sağlamak için bütün imkanlardan istifade ederken, diğer yandan da Celal Talabani ve diğer hükümet yetkilileriyle üst düzey antlaşmalar yapıyor. Irak’lı bir gözlemci yaptığı açıklamaya göre, ülke içerisinde patlayan bombaların her iki ülke tarafından gerçekleştirildiği, artık halk arasında seslendirilmeye başlanmıştır.
İran’ın, Irak rejimi üzerindeki etkisine bir önemli bir örnek daha. Halkın Mücahitleri, İran-Irak savaşında Irak güçlerinin yanında yer almış ve savaş boyunca İran güçlerine önemli kayıplar verdirmiştiler. Onların Irak topraklarındaki varlıklarının en başta gelen garantilerinden biri de hiç kuşkusuz ABD olmuştu. Bu destekten dolayı, Irak içerisinde yoğun bir destek görmüşler. Daha önce her türlü askeri teçhizatla donatılan bu güçler, İran ve Irak yönetimi arasındaki dostluktan dolayı, özellikle silahsızlandırıldıkları dönemden beri, mücadele tarihlerinin en zor günlerini yaşıyor. Birkaç kez yapılan baskınlarda, onlarca Halkın Mücahidi öldürülmüş ve kamp ciddi bir ambargo altında tutulmaktadır. Kamp içerisindeki hastalar hastanelere gönderilmemektedir.
Irak güvenlik güçlerinin silahsızlandırılmış Halkın Mücahitleri Örgütü bağlılarının bulunduğu kamplara silahlı saldırılar düzenlemesi, temelde İran muhalifi diğer örgütlere de gözdağı niteliğindedir. Yapılan bu uyarı, İran yönetimine olan bağlılığın bir nişanesi olarak değerlendirilmektedir. ABD ve Birleşmiş Milletler bu saldırıları önleyici tedbirler almazlarsa, daha tehlikeli sonuçlar doğurabileceğinden kimsenin kuşkusu yoktur. Aynı saldırıların, yarın İran muhalifi Kürt güçlerine karşı düzenlenemeyeceğini hiç kimse garanti edemez. Irak’ın bunu yapacağından da kuşku yok, zira İran istihbaratının Irak’taki gücü ve etkisi ABD güçlerinden daha fazladır. Bunun etkisi de bütün alanlarda rahatlıkla görülebilir.
Hal böyle iken, Türkiye’nin Füze Kalkanlarına onay vermesi gerçekten de baltayı kendi ayağına vurması anlamına gelecektir. Nato’nun hatırına hem bulunduğu konumu terk etmek ve hem de ileriye dönük kaos/tehlikelere zemin hazırlamak akıl işi değil. ABD’nin İran’a saldırmadan dünya üzerindeki imparatorluğunu pekiştirmesinin de imkansız olduğu ortadadır. Anlaşıldığı kadarıyla ABD, İran konusunda fazla acele etmeyecek. Bütün şartlar oluşmadan, gerekli kamuoyu hazırlanmadan böyle bir macera içerisine girmeyeceği görülüyor. O zamana kadar da İslamcı gelenekten gelen milli dindarlığın, sistemin bütün temellerini sağlamlaştırması ve Türkiye’nin, Arap ülkelerine muhtaç olmayacak seviyeye gelmesi de ihtimal dahilinde sayılmaktadır. Hıristiyanlığın yoğun bir faaliyet zemini bulduğu, liberalizmin zirvede olduğu böyle bir dönemde, Türkiye’nin Avrupa birliğine girmemesi içinde ciddi bir engellin olacağı ihtimali de zayıf görünüyor. Ülke içerisindeki kamburlarından kurtulmuş olan ve temelleri de dünya üzerindeki dengelerde önemli rol oynayacak kadar sağlamlaşan bir ülkenin, dünyadaki bütün gelişmeleri yeni(!) Türkiye’nin lehine inşa etmesi kaçınılmaz olacaktır. Türkiye ve ABD, İran’ı hedeflerine ulaşma noktasında önemli bir tehdit olarak görmektedir ve bundan dolayı da dünya sathında İran’ın sahip olduğu bütün konumlara karşı mücadele ve rekabet başlatılmıştır. Uzun vadede, İran’ın açılımları karşısında ortak bir savaş konseptinin oluşmayacağına hiç kimse garanti veremez. Dünyada önemli bir rakip olarak görülen Rusya’nın bile ABD güdümünde hareket etmesini bu çerçeve içerisinde değerlendirmek gerekir.
Temelinde İslam’a karşı bir tepki olarak geliştirilen ve “Haçlı Seferleri”nin devamı olarak görülen bu savaş konsepti karşısında, Müslümanların tavrı da yeterince etkili ve anlaşılır değildir. NATO’nun Irak, Afganistan ve devamında gelecek olan ülkelere yaptığı/yapacağı müdahalelerin temelinde İslamcıların varlıklarını tehdit olarak görme anlayışı ve propagandası yatmaktadır. Bundan sonrasında Türkiye, NATO ve Batı yanlısı bir tutum sergileyecek ve hükümetin icraatlarını kendi başarısı olarak değerlendiren pusulasızlar da hükümetin dümenine takılmış bir halde cılız yorumlar yapmakla yetineceklerdir.
Öteyandan, Türkiye uzun zamandan beridir kendi savunmasına yönelik füze kalkanı projesi üzerinde çalışıyor ve birçok ülkeden bu konuda teklif almış durumdayken, bu yeni projeye sıcak bakmaktadır. Yaklaşık 4 milyon doları bu alana harcamaya ayıran Türkiye, NATO’nun bu projesine entegre olmaya daha dünden razı. Türkiye’ye dünyada ve özellikle de İslam ülkelerinde prestij kazandırmaya yönelik çalışmalarda, neredeye İsrail’in feda edildiğine inanacağımız bir zamanda, Haçlı Seferlerinin modern ayağı olan dünya emperyalizminin savaş konseptinde yer almak, hükümetin ne kadar dar bir vizyona sahip olduğunu göstermeye yetiyor aslında. Hedef sadece, İsrail’i, İran’dan gelebilecek balistik füzelere karşı korumak gibi basit bir vizyonla sınırlı olduğunu düşünmek saflıktır. İsrail, zaten uzun zamandan beridir böyle bir koruma sistemine sahip ve NATO ismi altında oluşturulan bu konsepte, üyesi olmayan bir ülkenin savunmasını düşünmek gibi bir gayesi de yoktur. Hedef Irak, Afganistan ve onun devamında gelecek olan mücadele gücünü imha etmek ve emperyalizmin imparatorluğunu kurmaktır. Bunun başka da izahı yoktur.