O günler… Fitne ve fesadın ayyuka çıktığı günlerdi. Can Hüseyin tek başına kalmıştı. Sevdikleri tek tek göç etmişlerdi. Ne ana vardı, ne baba… Ne de can yoldaşı abisi. O da zulmün mazlumiyeti ile ayrılmıştı yeryüzünden.
Hey hat! Yandaşları olan diğer inananlar, yol arkadaşları nerelerde idiler? Hangi temaşaya dalıp onu ilahi yolda tek bırakmışlardı.
Baskının ve zilletin dolu olduğu günlerdi… Bu günler, sözde kalmış dokunulmazlık günleri olan haram aylardan zilkade günlerine denk gelmişti.
Sanki Hüseyin’im, sığınmaya her zamanınkinden daha fazla muhtaç bu günlerde Rabb’ine… Sanki resulun nefesini hissetmek istiyor o yanık bağrında, belki de onun göğsüne dayanıp doya doya ağlamak… Sanki geride kalmış olan o huzur ve saadet yıllarına geri dönmek istiyor. Belki de Allah’a şikayet etmeye gidiyor, kulluk yapması gerekirken zalim olan bu topluluğu....
Tüm bu düşünce ve duygu yoğunluğunda Kâbe’ye varmak üzere Mekke’ye gidiyor. O kadar yoğun bir psikolojideki, tarifi imkânsız. Bir yandan ilahi sorumluluk ile duran dik duruşu diğer yandan kırılan kalbine akıttığı gözyaşları ile ruhu kaygılar içinde kıvranmakta. Nasıl kaygılar yaşamasın ki… Ümmet tarumar olmuş. Hedefini, önderini, yolunu sapıtmış, saptırmış, saptırılmış ya da unutmuş ya da arkaya sıralara atmış. Fark etmez. Önemli olan bu durumda bu ümmet…
Haram aylardı. Haram belde de idi. Rabbinin şiarları ile belki de teselli bulacaktı. Ama insan bir kere zalim olmaya karar versin. Bir kere şirk ve nifaka pencerelerini açsın, artık sınırları kontrol edebilir mi? Zalimler burada da kendini rahatsız etmeye devam eder. Haram aylarda haram belde de olmasına rağmen. Rabb’ine saygısı olmayanlar, şiar ve emanetlerine duyarlı olur mu? Olmaz elbet.
Zalimler, bir türlü Hüseyin den el çekmiyor. Ya onların yoluna onay verecek ya da onu düşman ilan edip öldürecekler. Her an bir suikasta uğraması kaçınılmaz.
O, Hüseyin’dir. Kendi benliği için yaşamaz. O, Resulün takipçisi. Aynen onun gibi yola devam eder. Bu nedenle ne küfre yüz verir, ne de onların zulümlerinden korkar.
Nitekim bu günler haram aylardı. “İnandım” diyenler, bu günlere hürmet göstermeli idiler. Dedik ya şirke yoldaş olundu mu sınır tanınmıyordu. İşte Hz. Hüseyin, bir yandan Kâbe’ye hürmetin çiğnenmemesi, diğer yandan masum insanları koruma adına…
Hem de Allah’ın yolunu tıkayanlara karşı durulmadıktan sonra, Haremeyn’e hürmet ne anlama gelecekti? Anlaşılan o ki, haccı sembolizeden daha öteye götürmeli idi.
O sene ihramda olduğu halde haccı yapmadan ihramdan çıktı ve yola koyuldu. Öyle bir daldı ki o yola… Bu çıkışı ne tarih anlatabildi, ne de kalemler…
Ey Hüseyin! Seni anlatabilmek, amacını, çıkışını, yolunu, mümkün mü kelimelere sığdırabilmek…
Ama şunu diyebilirim. Senin ceddin resul Hz. Muhammed(saa) de, senin yerinde olsaydı bu durumda ve bu şartlarda, o da aynı şeyi yapardı.
Çünkü yolu bırakmak, zaten haccın amacını çiğnemekti. Önemli olan ilahi ödevler değil miydi? Telbiye ile “Buyurdum buyurdum” derken, ilahi ilkeleri hayata getirmek her müminin görevi değil mi idi? ilahi ilkeleri çiğneyen insanlara direnmezse hangi yüz ile buyurabilirdi Rabb’ine.
Tertemiz bir yüz, ödevler ve sorumluluklar yerine getirilerek ilahi huzura çıkılmalıdır. Bu yüzden yanı başında şirk, nifak ve zalimler tek topluluk olmuş, avazı çıktığı kadar bağırıp dururken, Rabbine nasıl “buyurdum” diyebilirdi.
İhramını çıkardı. İlahi yolu tıkayanlara, yüce Allah’ın zikredilmesini umursamayanlara ve ilahi ilkeleri çiğneyenlere karşı kuşandı.
Kıyamı Kerbela da düşünmeyin. Kıyam, Kâbe’nin mesajı ve her inananın yüreğindedir. Bu yüzden Hüseyin’im, mesajın yoluna koyulur. Çünkü Hüseyin, her zaman ki gibi, ayaktadır ilahi yükümlülüğünü yerine getirmede. Hazmedemez, küfrün bu kadar cesaretine…
Ne yapmalı? Belki bu parça parça olmuş ümmet içinde, hâlâ kalbi ve aklı selim olan inananlar vardır. Onlara sesini duyurmalı, onlarla birleşmeli ve ilahi yolda ümmet ile üzerine düşen görevi yapmalı… işte her inanan, imanının sorumluluğunu üzerine alarak kıyamı düşünmeli…. Çünkü gayri ihtiyari bir iş yapmaz o. Hislidir ama duygusal davranmaz. Vahiyin ruhu onu böyle davranmaya yönlendirir. Resulden böyle bir terbiye almıştır. Zillet ile yaşamaktansa izzetli olan, sonu ölüm bile olsa o yolu seçer.
Hicri 61, muharrem 10.
Sonu şahadet olan o izzetli yol... O yolun mümtaz insanı. O yola şahit olur. Bitirilmek istenen o yol, onun duruşu ile bitmez. Hürmetlerin çiğnendiği o günlerde, Hüseyin’imin duruşu ile yeni bir tarih yazılır. Zalimler tescillenir. Ayakta uyuyan inananlar uyanır. Ümmet dirilir. Yollarına sahip çıkmaya başlarlar.
Bir de şöyle düşünelim. Hz. Hüseyin “haram aylardayız ve haram beldedeyiz” deyip yola koyulmasaydı, ne olurdu? Belki Hz. Hüseyin, hac farızasını yapacaktı. Rabb’ine “buyurdum buyurdum” diyecekti. Ama nasıl? Belki de Allah, “bu nasıl davete icabet” diyecekti. Ya da en kötü ihtimalle, hac sahası kana bulanacaktı. Hz. Hüseyin orada şehit olacaktı. Ama yolu ve amacı anlaşılmayacaktı. Belki de insanlar Kâbe’ye gelmeye bir daha cesaret edemeyeceklerdi, Kâbe kanlı mescid olacaktı. İnananlar daha da zillete razı olacaklardı.
Hem de kendi mescidlerine saygı göstermeyenler, başka insanları inançlarına nasıl davet edebilecekti? Hem gelecek nesil Hz. Hüseyin’i pasif duruş ile suçlamayacak mıydı?
Tüm bu pasif duruşlardan kendini sıyıramayacaktı o zaman Hz. Hüseyin.
İşte ilahi terbiye ve resulü metod ile Hz. Hüseyin bu günlerde, bu şekilde yola koyularak aktif iman duruşunu sergilemiş oldu. Bilerek, isteyerek, ilkeli ve planlı olarak Rabb’ine olan gerçek yürüyüş ve davete icabetini gösterdi.
Kerbela kıyamının zilhicce ayının hemen akabinde olması bir tesadüf değildir. Burada verilmek istenen ilahi hikmetleri gözden kaçırmamalıyız. Belki de haram beldenin en güçlü mesajı budur. “İmanı hayata getirmek”.
Söz ile “buyurdum, buyurdum” yeterli değildi elbet. Hem hepimiz biliyoruz ki bu kıyam, sözde inananlara karşı yapılmıştır. Hz. Hüseyin’i sıkıştıranlar sözde inananlar idi.
İşte Hz. Hüseyin, korku ve menfaat ile sindirilmiş bu ümmete söz ile imanın yeterli olmadığını, mutlak olarak imanın hayata gelmesi gerektiğini göstermiştir. Resulün çizgisini yeniden başlatmış, ilahi ilkelerin yeniden gündeme gelmesini sağlamıştır. Bu yüzden Kerbela olayını her boyuttan incelenmesi gerektiği gibi, zaman ve belde açısından da birçok hikmetleri saklamaktadır içerisinde. Bu nedenle bu tarihi gerçeği her açıdan incelemekten geri durmayalım. Kendi İmanımızı hayata getirmek namına! Hem de Hz. Hüseyin’e vefa namına!