İslam’da ibadetlerle ilgili yapılan kategorilerden biri zamansal ve mekânsal olarak tasnifleri şeklindedir. İbadetlerin ezici çoğunluğu zamansal olmakla birlikte, hem zamansal ve hem de mekânsal olanları da vardır. Namaz, oruç, zekât gibi ibadetler zamansal ibadetlerdir. Güneş veya ayın hareketlerine göre farziyetleri, belli saat, gün veya aylarda tahakkuk eder. Bunların mekânsal bir boyutları olmayıp hemen her yerde eda edilmeleri mümkündür. Hac ise zamansal bir ibadet olduğu kadar mekânsal bir ibadet olma özelliğine de haizdir.
Hac terminolojisinde buna bir yönüyle “mikat” adı verilir. Mikat, haccın geçerlilik kazandığı, farziyetinin yerine getirilebildiği zamanlar ve mekânlardır. Zamansal mikatlar, “hacca niyet getirilebildiği vakit” demektir. Bu vakit de, “ hacc, bilinen aylardır” (Bakara: 197) ayetinin işaret ettiği gibi Ramazan ayından sonra gelen Şevval, Zi-l Kade ayları ile Zi-l Hicce ayının ilk dokuz günü gün batımına, yani Arafat tepesinde durulan günün gün batımına kadarki süreyi kapsar. Bu sürede dileyen bir kimse hacca niyet edebilir, hac günleri olan Zi-l Hicce’nin sekizinci günü geldiğinde hac için gerekli olan menasik’e (hac ibadetlerine) başlayabilir.
Haccın bu boyutuyla ilgili olarak İslam öncesi dönemde müşrikler haram aylarla diledikleri şekilde oynuyor, ileri veya geri alıyordular. Kuran bu fiillerine şöyle işaret ediyor: “Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir ki bununla inkâr edenler saptırılır. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah’ın haram kıldığını helâl kılmak için haram ayı bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah, inkârcı toplumu doğru yola iletmez.” (Tevbe: 37) İbadetlerin vakitleriyle keyfi ve kasıtlı bir şekilde oynayanlar, ibadetlerin kabul şartlarından olan “vaktinde edası”nı imkânsız kıldıklarından küfrü zorunlu kılan bir iş yapmış olurlar.
Mekânsal boyutuyla ise hac diğer pek çok ibadetten farklıdır. İfası belli bir zamanla sınırlı olduğu gibi, belli bir mekânla da sınırlıdır. Bu mekân da Mekke topraklarındaki belli bazı yerlerdir. Bu yerlerin dışında her hangi bir yerde - Medine ve Kudüs de dâhil olmak üzere – haccın ifa edilme imkânı yoktur. Bu mekânlara hac veya umre niyetiyle gelen her hangi bir müminin ihramsız geçmemesi gereken yerler vardır. Bu yerlerin adı, hükümleri, kimleri kapsadığı hususu, hacca taalluk eden teknik konular olması hasebiyle irdelemeye hacet olmadığı kanısındayım.
“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah'a ve Resulü’ne icabet edin” (Enfal: 24) ayetindeki genel davet ile, “Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır” (Al-i İmran: 97) ve “İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya, gerek uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler” (Hac:22) ayetlerindeki özel Rahmani davete her renk, dil, ırk, meşrep, mezhepten müminler, vahdet ve uhuvvetin bir insicamı olan takva libasını (A’raf: 26) kuşanıp Rahman’ın misafirleri olarak o topraklara “lebbeyk allahümme lebbeyk … “ diyerek icabet ederler. Neden ve niçinlerin peşine düşmeyen, katıksız, sorgusuz, sualsiz halis bir ubudiyet… Tıpkı Muhammed ve Al-i Muhammed (S.A.S.) ve Onların atası, Beyt’in banisi İbrahim ve Al-i İbrahim’de (A.S.) olduğu gibi…
İlahi fermanla eşi Hacer’i ve geç yaşlarda sahip olduğu biricik yavrusu İsmail’i hayatın idamesinin neredeyse imkânsız olduğu Mekke vadisine bıraktığında dudaklarından şu dua dökülüyordu: ““Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler ” (İbrahim: 37) Hangi vicdan sahibi kendi eşini, çocuklarını dağların arasında veya bir çölde sahipsiz bırakıp gidebilir ki? Böyle bir şeye vicdanı nasıl dayanabilir ki?
Ama İbrahim (A.S.) onların sahipsiz olmadıklarını yakinen bilip iman ettiğinden bunda bir tereddüt yaşamadı, neden ve niçinlerin peşine düşerek mazeret üretmeye çalışmadı. Tebük seferine çıkacak olan ordunun donatılması için infak yarışına giren sahabelerden Ebu Bekir (r.a.) malının tümünü Resulullah (S.A.S.)’in önüne koyunca Peygamber (S.A.S.) O’na “ehline ne bıraktın?” diye sormuştu. O da katıksız bir iman ve ubudiyetin gereği olarak “onlara Allah ve Resulü’nü bıraktım” diye cevap vermişti.
İbrahim (A.S.)’ın bu sınavının, oğlu İsmail’i kurban etmeye teşebbüs sınavından aşağı kalır bir tarafı yoktu. Babanın gösterdiği bu fedakârlık ve sabrın aynısı anne Hacer’de de görülüyor. Issız, susuz, bitkisiz bir vadiye ailesini terk etmeye baba ne kadar rıza göstermişse, anne de daha kundaktaki bebeğiyle oraya terk edilmeye bir o kadar rıza göstermişti. Bu rızadan sonra da, İsrail oğullarının yaptığı gibi imanlarını Allah’a minnet edercesine gökten sofraların indirilmesini beklemedi. Peygamber ve ailesinin bu kâmil tevekkülünden sonra da üzerine düşeni yapmaktan geri kalmayıp susuzluktan ağlayan yavrusuna bir yudum su bulabilmek için bir o tepeden bir bu tepeye koşuşturmaya başladı. Allah, yavrusunun susuzluğunu gidermek için bu annenin yaptığı bu koşuşturmayı, bir iltifat ve yâd ediş olarak kıyamete kadar hac veya umre yapacak olan tüm müminlerin yapmak zorunda oldukları bir ibadete dönüştürdü. Su bulamayan Hacer, oğlu İsmail’in yanına vardığında ayaklarının dibinden zemzem pınarının fışkırdığını görür. “Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter”) (Talak: 2-3)
Bununla tevhit şiarlarının ilk kilometre taşı konmuş oluyordu. Artık Safa ve Merve arasında yedi sefer gidip gelmek haccın önemli rükünleri arasındaydı. “Şüphesiz, 'Safa' ile 'Merve' Allah'ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi (Ka'be'yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur.” (Bakara: 158) Safa ve Merve tepeleri arasında “sa’y” yapmak… Uğraşmak, çabalamak, koşuşturmak… Aynen validemiz Hacer’in yaptığı gibi… Ama sadece Allah için, sadece O istediği için… “Şüphesiz insana kendi emeğinden (sa’yinden) başkası yoktur. Ve şüphesiz kendi emeği daha sonra görülecektir” (Necm: 39-40)
İbrahim ve Al-i İbrahim’in (A.S.) bu kutsal yolculuğu artık başlamıştır. İbrahim (A.S.), Şam taraflarında yıllarca süren ayrılığından sonra, eşi ve çocuğuna kavuşur Mekke vadisinde. İbrahim (A.S.), eşi ve çocuğunu bu vadide bıraktığında şu duayı yapmıştı: “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim.” Bu demektir ki Kâbe daha önce vardı. Tarihi itibariyle Âdem (A.S.)’a dayandırılan Kâbe’nin ilk banisinin İbrahim (A.S.) olmadığı bu ayette açık bir şekilde belirtiliyor.
Çünkü şu ayette Kâbe’nin, İbrahim ve İsmail (A.S.) tarafından birlikte inşa edildiği beyan ediliyor: “İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Ka'be'nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): 'Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin' ” (Bakara: 127) İbrahim (A.S.) yukarıda mezkûr duayı yaptığında İsmail (A.S.) daha süt çocuğu olduğuna göre, ikisinin birlikte Kâbe’yi inşası İsmail (A.S.)’ın büyük olduğu bir yaşta vuku bulmuştur. Bu da, İbrahim (A.S.)’ın Şam yöresinden döndüğü dönem anlamına geliyor.
“Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke)’de, o, kutlu ve bütün insanlar (âlemler) için hidayet olan (Ka'be)dir.” (Al-i İmran: 96) Bu ayet ile Ebu Zer ve İmam Ali’den (r.a.) rivayet edilen hadislerin ortaya koyduğu gibi yeryüzünde ibadet için inşa edilen ilk ev Mekke’deki Kâbe olduğu, Mescid-i Aksa’nın ve diğer mabetlerin daha sonra inşa edildiği beyan ediliyor.
Ancak dikkate değer olan şu ki; Kuran, Kâbe’nin ilk olarak kimin tarafından ve ne zaman inşa edildiğine değil, İbrahim ve Al-i İbrahim’le (A.S.) başlayan Kâbe serüvenine ve sonrasına odaklanır. Bu yüzden hac, Kâbe veya Kâbe kast edilerek kullanılan Beyt (ev) kelimelerinin geçtiği ayetlerin nicesinde İbrahim, İsmail (A.S.) veya ‘Makam-ı İbrahim’e vurgu yapılmaktadır. Hal böyle olunca Kâbe İbrahim (A.S.) ile özdeşleşmiş, ilk banisi olarak O bilinir olmuştur. Aşağıdaki birkaç ayet bunun örnekleridir:
“Hani Evi (Ka'be’yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. 'İbrahim'in makamını namaz yeri edinin', İbrahim ve İsmail'e de, 'Evimi, tavaf edenler, itikâfa çekilenler ve rükû ve secde edenler için temizleyin' diye ahit verdik” (Bakara: 125)
“Hani biz İbrahim'e Evin (Kâbe’nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) 'Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükûa ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut.' “ (Hac: 26)
“Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke)’de, o, kutlu ve bütün insanlar (âlemler) için hidayet olan (Ka'be)dir. Orada apaçık ayetler (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz, Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır.” (Al-i İmran: 96-97)
İbrahim ve Al-i İbrahim’in tevhidin şiarlarını bir bir yerleştirme çalışmaları devam ediyor. Sırada tevhidin, vahdetin, uhuvvetin, müsavatın (eşitliğin) sembolü ve İslam’ın yeryüzündeki en muazzam ve en müşerref yapıtı olan Kâbe-i Muazzama’nın inşasındaydı. Âlemlere bir bereket, yol gösterici ve hidayet kaynağı olarak insanlık için konmuş ilk İlahi mabet… Tavaf edenler, itikâfa çekilenler, kıyama duranlar, rükû ve secde edenlerin kıblegâhı… Haremine giren beşer, hayvanat ve hatta nebatatın bile emn-u emanda olduğu, Onun yanında yapılan bir ecrin yüz binle karşılık bulduğu kıyam evi… Mekke’nin siyah kayalarından yontulmuş basit birkaç taş parçasından oluşmuş yapısıyla müminin dış görünümüne ve müminin bu fani dünyanın metaına yaklaşım tarzına; esasında ve mesajında taşıdığı derunilikle de müminin iç dünyasına ve aşkınlığıyla fena fillah oluşuna örneklik teşkil eden bir ev… Beyt-ül Haram… Beytüllah - Allah’ın evi… Övgü mahiyetiyle, Allah’ın bir varlığı kendi zatına nispet etmesinden daha şerefli ne olabilir ki… Allah’ın evi, Allah’ın Resulü, Allah’ın kulu, Allah’ın devesi (Naqetüllah)… İnananların, onu merkeze alarak etrafında döne döne ibadullah (Allah’ın kulları) sıfatına nail oldukları ve sırtlarını ona dönmedikleri yüce Kâbe (küp)… (Kâbe etrafında yapılan tavaftaki turlarda sırtın Kâbe’ye dönmemesi gerekiyor. Aksi takdirde o tur sayılmamış olur.) Mevlana’nın pergel metaforu misali… Allah’ın şiarlarını hayatın merkezine alıp ona sırtını dönmeyerek hak yol üzerinde sabitkadem olmak… Hayatın merkezine oturtulmuş bir Kâbe ve bu Kâbe etrafında şekillenen mübarek bir hayat… Kadim İslam mimarisinde de Kâbe’nin yeryüzündeki birer şubeleri hükmünde olan camiler merkez alınarak şehir planlamaları yapılmıyor muydu? Ve her konu oralarda karara bağlanmıyor muydu? Siyasi, iktisadi, içtimai, kültürel, yargısal ve daha nice konuların hükme bağlandığı merkezler… Müminin kalbinin oralarla müteallik (bağlı) olması gereken merkez/ler… Gönlü mescitlere bağlı olan kimse,Allah’ın gölgesinden başka bir gölgenin olmadığı Kıyamet gününde, Allah’ın kendi gölgesiyle gölgelendireceği yedi sınıftan biri… (Buhâri, Müslim, Tirmizi, Nesâi, Müsned)
İsmail (A.S.) gürbüzleşmiş, oynar, koşar, babasına yardım eder yaşa gelmişti artık… Bu haliyle gittikçe İbrahim’in (A.S.) gönlünde daha çok yer edinir olmuştu. Hâlbuki sevgide de nefrette de ölçü Allah olmalı değil miydi? Allah için sevmek ve Allah için nefret etmek… Sevgide de nefrette de haddi aşmamak… Allah’ın şiarları kalbe nakşedildikten sonra, Allah’ın sevgisine mani olabilecek her türlü sevgiden beri olmak, kalbe nakşedilen o şiarların bir gereği değil miydi?
İbrahim (A.S.), yine çetin bir imtihan ve iptila ile karşı karşıyaydı. Daha önce de böyle bir imtihanı Hacer ve İsmail’i (A.S.) Mekke vadisine yalnız başlarına terk ederken yaşamıştı. “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça asla iyiliğe erişemezsiniz.” (Al-i İmran: 92) Layüsel (sorgulanamayan) olan Allah, İbrahim’den biricik yavrusu İsmail’i Kendisine infak etmesini istiyordu. “Böylece (çocuk) yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): “ey oğulcağızım! ” dedi. “Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun.” (Saffat: 102) Bir peygamberin rüyasının sadık olduğunu, vahyin rüya yoluyla da geldiğini en iyi bilecek olan yine kendisiydi. İsmail (A.S.) ne düşünecekti ki? İbrahim (A.S.) neden ona danışma ihtiyacı his ediyordu ki? Ya kabul etmeseydi? O vakit İbrahim (A.S.) bu infaktan vaz mı geçecekti? Mülkün yegâne sahibinin Allah olduğunu, onda dilediği gibi tasarruf hakkına sahip olduğu halde hiç kimseye zerre kadar zulmetmeyeceğini en iyi bilenlerdendi kendisi. Çünkü O Allah’ın elçisiydi, O Halilullah’tı…
“İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine, onun gerçekten Allah'a düşman olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak huyluydu” (Tevbe: 114) Allah’ın düşmanı olan babasına bile bağışlanma dileyebilecek kadar yumuşak huylu ve duygusal olan İbrahim (A.S.)’ın, masum yavrusuna bu ilahi fermanı acınası bir dil ve şefkatli sözcüklerle “ey oğulcağızım! ” diye seslenerek bildirmesinden daha doğal ne olabilirdi ki?
Peki İsmail…? Babasına mazeretler yetiştirmeye, babasının duygusallığını istismar etmeye mi çalıştı? Tam tersi; babasının duygusallığına mağlup olmaması için bu isteği tereddütsüzce kabul edip ‘boynunun’ İlahi ferman karşısında kıldan ince olduğunu şu ifadelerle keskin bir şekilde ortaya koyuyordu: “(Oğlu İsmail) Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah, beni sabredenlerden bulacaksın.” (Saffat: 102) Babasının da daha önce Nemrut tarafından ateşe atıldığında aynı sabır, sebat ve metaneti gösterdiğini yine babasından defalarca dinlememiş miydi? “Ahdine vefa gösteren” (Necm: 37) Peygamber oğlu vefakâr Peygamber… “Kitap’ta İsmail’i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi. Bir resûl, bir nebî idi.” (Meryem: 54)
Baba-oğul, bu ilahi talebe yek ağızdan “lebbeyke allahümme lebbeyke” diyerek icabet edince, bu fermandaki sırr-ı ilahi tecelli etti. Gaye İsmail’in değil, İbrahim’in gönlünü çelmeye başlayan İsmail’e duyulan aşırı sevginin boğazlanmasıydı. Bunun boğazlandığı tescillenince de, rahmeti her şeyi ihata eden Allah, bir koçu kurbanlık olarak yollar: “Nihayet her ikisi de (Allah’ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır. Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail’i) kurtardık. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık. İbrahim’e selam olsun. Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.” (Saffat: 103 – 110)
Bütün bu yaşananlarda Hacer nerede peki? Adsız kahraman… Çocuğunun susuzluktan ağlamasına dayanamayıp su bulmak için bir o tepeden bir bu tepeye koşturan ana yüreği, bin bir meşakkatle büyüttüğü gözünün nuru yavrucağının boğazlanmasına nasıl dayanabilirdi? Yavrusuna karşı Babasının şefkat ve merhametinden daha büyük bir şefkat ve merhamete sahip bu anne de, daha önce eşinin ilahi emir gereği kendisini ve yavrusunu, ziraatın bitmediği bir vadiye bıraktığında nasıl sabretmiştiyse şimdi de aynı sabır ve metaneti gösteriyordu. Takva elbisesini giymiş ve en hayırlı azık olan takvayla azıklanan numune bir mümin aile… “Doğrusu biz, İbrahim ailesine kitabı ve hikmeti verdik; onlara büyük bir mülk de verdik.” (Nisa: 54)
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُتَمَّدٍ وَ عَلَى ﺁلِ مُتَمَّدٍ * كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى اِبْرَاهِيمَ وَ عَلَى ﺁلِ اِبْرَاهِيمَ * اِنَّكَ تَمِيدٌ مَجِيدٌ
اَللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَى مُتَمَّدٍ وَ عَلَى ﺁلِ مُتَمَّدٍ * كَمَا بَارَكْتَ عَلَى اِبْرَاهِيمَ وَ عَلَى ﺁلِ اِبْرَاهِيمَ * اِنَّكَ تَمِيدٌ مَجِيدٌ
Başından beri bu ailenin peşini bırakmayan, her fırsatta vesvese vermeye çalışan şeytan, kurban olma yolundayken İsmail (A.S.)’a musallat olur, O’na şeytani hileleri fısıldar. Canını ve benliğini Allah’a adamak için giden İsmail onun vesvese ve desiselerine kulak asar mı? Her kendisine geldiğinde, ele geçirdiği taşlarla üç farklı yerde onu taşlar. Ve küçük, orta ve büyük Cemeratların taşlanması o günden bu güne ve kıyamete kadar haccın birer parçası olarak devam ede gelmiş ve edecektir. Aklımızda, kalbimizde ve hareketlerimizde her an bizimle beraber olan nefis ve şeytanın oklarının bertaraf edilebilmesinin, İsmail (A.S.) gibi olmaktan geçtiği mesajını ihtiva eder.
Mina’da, Arafat’ta ve Müzdelife’de duruş ile hacla ilgili diğer bazı hükümler Peygamberiz (S.A.S.) tarafından belirlenmiş ve şöyle demiştir: “Menasikinizi (hac ibadetlerinizi) benden alınız.” (Müslim)
Görüldüğü gibi hacdaki pek çok ibadet artık birer sembol haline gelmiştir. Sadece ibadet niyetiyle yerine getirilebilir. Bunlardan biri de; Kâbe’yi tavaf ederken ilk üç turda ihram elbisesinin gövdeye sarılan üst kısmının sağ kolun altından geçirilerek tavafın yapılmasıdır. Bu uygulamanın Hudeybiye anlaşmasına dayanan bir mazisi vardır. Hudeybiye anlaşmasının maddelerinden biri de Müslümanların bir yıl sonra silahsız olarak umre için Kâbe’yi tavaf edebilecekleri şeklindeydi. Bir yıl sonra, yapamadıkları umrenin kazasını yapmak için Mekke’ye gelen Müslümanlar bazı söylentiler duyarlar. Müşrikler kendi aralarında Müslümanların zayıf, çelimsiz, hırpani kılıklı olduklarını konuşuyorlarmış. Bunu duyan Peygamber (S.A.S.), müşriklere karşı güçlü olduklarını göstermek için sahabeden tavaf esnasında sağ kollarını ihram elbisesinin üstüne çıkararak, tabiri yerindeyse caka satmalarını, hava atmalarını, pazularını şişirmelerini ve tozu toprağa katarak koşarcasına tavaf etmelerini ister.
Bu uygulama günümüze kadar yapıla gelmiştir. O günün şartlarında etraftaki müşriklere karşı geliştirilmiş olan bu taktiğin, Mekke’nin fethinden sonra yapılmasının bir hikmeti kalmış mı? Kuşkusuz hayır… Ancak bir sünnet olarak yapılabilir, yapılıyor. Çünkü artık etrafta hava atılabilecek herhangi bir müşrik değil, rahmet ve tevazu kanatlarının sonuna kadar serilmesi gereken mümin kardeşler var. Dolayısıyla o uygulama, asıl maksadının tam tersi bir niyetle en ufak bir kibir, hava atma, gözdağı verme vb. bir amaç olmaksızın zahiri şekliyle bir sünnet olarak ifa edilmesi gerekmektedir.
Öyle inanıyorum ki; hac konusu üzerinde en fazla kafa yorulabilecek, konuşulabilecek, yazılabilecek ibadetlerdendir. Çünkü her bir adımı ibretlerle dolu iman ve tarih kokuyor. İbrahim ve Al-i İbrahim (A.S.) ile Muhammed ve Al-u Ashab-i Muhammed (S.A.S.)’in ektikleri, yeşerttikleri ve büyüttükleri bu iman ağacı kıyamete kadar dimdik kalıp birer hidayet menbaı olarak meyvelerini vermeye devam edecektir inşallah…
Allah bizi ve tüm müminleri bu iman ve hidayet menbaından mahrum bırakmasın.