“Öyle ya, kıyamet kopmuştu. Caniliği, piknik yapmakla eşdeğer gören karanlık çehreliler, böylesine bir gelişmeye hazırlıklı değillerdi. Dehlizlerin en köhne, pörsümüş, rutubetli tünellerinde karanlıkta hareket etmeye alışanlar, beklemedikleri anda karşılaştıkları bu aydınlık karşısında paniğe kapıldılar, kendilerini ele verecek malzemelerini alamadan dehlizlerine geri dönmek için kaçmak zorunda kaldılar. Çıplak ve çorak arazide kurtulmaları imkansızdı, ancak kimse onların peşine düşmedi, düşmeyecekti ve üçgen içerisindeki güvenlik çemberinden rahat bir şekilde kurtuldular. Köylüler, çevrenin sakinleşmesinden sonra bir helikopterin yakın bir tepeye indiğini ve oradan da Kaval taburuna konduğunu söylediler.”
Dağların ötesinde bir köy vardı, ömrüm boyunca gitmediğim, görmediğim. Kendi halinde. Kimi geçimini hayvancılıktan, kimi de koruculuk denen zilletten kazanıyordu. Ne PKK ve ne de devletle bir sorunları vardı. Kendilerine köylerinin içinde, çevresini dağlarla çevreleyen atmosferde bir dünya kurmuşlardı. Köyün içi yemyeşildi, çevreden akan sular onlara yeşil bir alan oluşturmuştu. Çimenlerinin nane kokusuyla donatıldığı, evlerinin kadim ceviz ağaçlarıyla gizlendiği bir köy işte.
Her şey yolunda gidiyordu. Referandum için sandıklar köylerine gelinceye kadar. Kürt oldukları, referandumda kendilerine yönelik bir iyileştirme olmadığına inandıkları için, boykotla ilgili karara uymak zorunda hissediyorlardı kendilerini. Sandık geldi ve 1170 seçmenden tek insan sandık başına gitmedi. Gitmek isteyenler de birbirlerinden utandılar ve ne pahasına olursa olsun gitmeme kararlılığına saygı gösterdiler. “Evet” çıksın istiyorlardı, ancak kendilerini görmezlikten gelenlere de bir uyarı vermek istiyorlardı. Oylamada, sandık görevlilerinin kullandığı 5 oy çıkınca birileri sinirlendi. Korucuydular, ancak Kürtlük bilinçleri yüksekti. Bundan dolayı operasyonlara da gitmiyorlardı. Sadece “köyümüz bizi ilgilendirir” diyorlardı. 130’a yakın korucu da oy kullanmadı.
Referandumdan sonra, Başbakan ve bazı subaylar tehditvari konuşmalar yapmıştı, onlar umursamadılar. Birilerinin bu öfkenin hesabını soracağını düşünmediler bile. Hançer timi, Ergenekon, derin devlet veya örgütlerin iliklerine kadar nüfuz etmiş olan karanlık ilişkilerin, etkisiz hale getirildiklerini zannediyorlardı. 16 Eylül Perşembe sabahına kadar da böyle düşünüyorlardı. Onlar, savaşarak kazanacaklarını zanneden ahmakların aksine, sivil muhalefet yoluyla başarıya ulaşacakları yolundaki inançlarını koruyorlardı, ancak bu inancı olay gününün saat 9’unda yitirdiler. Bu saatin özel bir anlamı var mıydı? Kim bilir! Elazığ, Şemdinli, Çukurca, Beytüşşebap ve benzeri yerlerdeki karanlık eller, dramın hazırlayıcıları olarak yeniden sahnedeydiler.
Unuttukları bir şey vardı, referandumun hemen ardından yıllardan beridir evimizi yakıp kavuran savaşın bitirilmesi sinyalleri verilmiş, taraflardan olumlu sinyaller gelmeye başlanmıştı. Ne hikmetse Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’ndan da olumsuz bir ses çıkmıyordu. Referandumun mahcubiyetini taşıyorlar gibiydiler. Bu kez tamamdı herhalde. Umutlu olmalarının yanında, henüz bile derin devletten korktuklarını, her harekete, köye giren insana kuşkuyla bakmakla hissettiriyorlardı. Bir oyun tezgahlanmıştı, onların haberi yoktu, ama köylülerden bazıları bir şeyler hissetmiş gibi “Kuro ew heronin çine, van roja dîyar naken. Qomitani gotye qorîcîya, ‘hema li du keyfa xwu bin. Xwo gele aciz neken!’ Ez dibêm, şer dê xilas bit. Êdî, mayingera jî ez nabînim! Heylo! Min gele bawer jî nîne. Dibên, aqlê sivik li ser milan giran e!”
Korucular da hayret etmişler, komutanın “ya şu viraja dikkat edin Peyanıs’ın başına bir şey gelecekse buradan gelecek” demesine rağmen, hiçbir şey yokmuş gibi davranılmasına anlam vermiyorlardı. Her halde, “çocuklar dikkat edin, bölgede dokuz kişilik bir tim grubumuz dolaşıyor. Sakın onlara müdahale etmeyin” demelerinin altında, bölgenin güvenilir olduğu mesajı yatıyor olmalıydı. Köye gece vakti kuşkulu bir şekilde gelen arabalardaki yabancılar bu bahsedilen tim olmalı. Köylüler onların gelişlerinden rahatsız. Kimi zaman da kadim ceviz ağaçlarının perdesi arkasında büyülü bir şekilde kaybolmaları rahatsız ediyor onları. Söylentiye göre, bazen bu kuşku kokan kişileri getiren Tecelli Demir’e yönelik tepkiler de olmuş. Cahit Erol’un tepki gösterdiği dilden dile dolaşıyor. Nane ve kekik kokusunun izole ettiği köye yönelik tuzak hazırlandığından habersiz bir şekilde, normal ölümler için taziyeye gelenler geri dönüyor. Burada yaşayanların tamamı, kendileri için bir tuzak kurulduğundan habersizler.
16 Eylül Perşembe günü, güneşin sonbahar mesajları verdiği bir zamanda, yol boyunca yükseklerden aşağılara doğru akan su sesleri, kekik kokularına karıştığı bir zamanda kırmızı bir arabada, referanduma gitmenin doğru olup olmadığı, haksızlık ve adaletsizliklere karşı durmanın şoven ırkçılık anlamında olmadığı ve benzeri siyası konuşmalar tartışılmıyordu. Sıradan insanlar sıradan ve kendi gerçeklerini ilgilendiren konulara değiniyorlardı. Seviyeleri büyük büyük laflar etmeye yetmese de kendilerince, dünyanın geleceğine dair önyargılarını ve tavsiyelerini sunuyorlardı.
İşte böyle bir günde bu kırmızı araba, yanından köye taziye için gidip geri dönen arabaları selamlamaktan yorulmuşçasına, Türkçe adı Geçitli olan Peyanıs köyünü tepeden izlemek üzere aşağıya doğru akarcasına aheste bir şekilde iniyordu. Köyün girişindeydi. En fazla 3 kilometre sonra yolcularını indirip, kadim ceviz ağacının altına kurulmuş halıların kenarındaki kalın yastıklara sırtını dayayacak ve ateşin üzerinde pişmiş demli çayı içerek yorgunluğunu giderecekti. Tecelli Demir, onun önünde gidiyordu. Keskin viraja geldiklerinde yavaşlayarak inmelerinin kimin işini kolaylaştıracağını düşünmeden, frene basarak, bozuk asfaltın, asfaltı tamamen sökülmüş kısmından ağır bir şekilde indiklerinde, aslında bastıkları toprağın toprak olmadığını anlamaya fırsatları olmayacaktı. Bastıkları yerin, toprak değil iki anti-tank mayını olduğu, cesetleri ve parçaları yüzlerce metre uzaklara fırlatıldığı zaman anlaşılacaktı. Ne zalim bir askeri icatmış bu mayınlar. Hani yasaklanmıştı? Hani dünya buna tepki gösterecekti? Onların parçaları yamaçlara doğru uçuştuğu zaman, olay bitmişti. Mayınları yerleştirip yakın tepenin arkasına gizlenmiş olanlar, kırmızı araba tehlikeli bölgeye girdiği an kabloları birbirine değdirmiş, koca bir gürültü dağlarda yankılanırken, patlama sonucu oluşan duman onların rahatlıkla kaçmalarına yataklık etmişti.
İnsan öldürmeyi kutsal bir görev haline getirenler, virajın yanındaki küçük tepenin arkasında belki de günlerce konaklamışlar ve en hassas nokta olmasına rağmen kimse görmemiş! Belki de dokuz kişilik timin güvencesi altında, orada piknik yapmışlar. Doğru ya, dünyanın neresine bu kadar güzel manzaraya, havaya ve suya sahip başka bir yer olabilir ki? En azından, akşam gün batarken dağların ucundaki bulutların kırmızı ve sarı renge boyanması doyumsuz bir tabloyu insanın zihnine nakşediyor. Bunu biliyor olmalılar ki, oradan hiç ayrılmak istemezcesine konaklamışlar. Tıpkı köylülerin daha önce yaylalara konaklaması gibi.
Aralarında bir çocuğun da bulunduğu dokuz kişi bu korkunç ve korkunç olduğu kadar insanlık dışı patlamada parçalandı. Aydın Erol, kırmızı aracın şoförü askerliğini yapmış, babasının çalıştırmaya kıyamadığı nazlı bir gençti. Bir ev ve araba sahibi olmak en büyük özlemiydi. Babası sırtında taşıdığı umut küfesiyle, hayvancılık yaparak onun bütün bu özlemlerini gerçekleştirdi. Şiirdeki fabrika işçisi baba, yüreği burkulması pahasına küçük oğluna oyuncak kırmızı arabayı alamamıştı, ama o bütün engelleri aşarak oğlunun arzusunu yerine getirmişti. Aydın, iki ay sonrasında da elleri kınalı bir damat olmaya hazırlanıyordu. Toprağın altına gizlenmiş, toprağı kirleten anti tank mayınları onun bu arzularıyla mutlu olması önünde kanlı bir bariyerdi. Karanlık el onun yaralı bile olsa kurtulmaması için, mayını ikiye çıkarmıştı. Baba Cahit’in hayallerini kapkara bir toz bulutu esir almıştı ve onun canını kalleşçe bir tuzağın mengenesinde sıktıkça sıkıyordu. Acıya dayanıklıydı. Daha buna benzer nice olaylarla güçlü bir irade sahibi olmuştu, acılarla yoğrulmuş, kederle pişmişti; ama bu kalleşçeydi. Gözlerinden yaşlar, esmer yanaklarından boşandığı zaman kimseye hissettirmemeye gayret gösterdi. Artık inat etmenin bir faydası yoktu. Acısıyla yüreğini parçalarcasına kıvranınca, gözleri daha fazla dayanmadı. Her damla gözyaşı, bir kurşun oldu yüreğini yaraladı. Yüreğinden kopan gözyaşları, oğlunun bedenini parçalayıp çevreye dağıtan mayın çukurunun içine düştü. Düşman bu halini görüp sevinsin istemiyordu. Bir şeyler mırıldanmaya başladı. “Fermane birano fermane. Çiyê mer û mêrxas bin bila di hevara me verin, çiyê mêr û mêrxas nebin bila di himêza jina xwe bimînin!”
Önce “bana bu acıyı yaşatanlara dünyayı dar edeceğim. Onların da kökünü kurutacağım” diyordu. Sonrasında, canilik yapana canilikle cevap verilmemesi gerektiğini düşünerek bu öfkesini dindirmeye çalışıyor “benim evim yıkıldı, başkasının evi yıkılmasın. Eğer Kürt ve Türk kanının akması duracaksa ailemin geri kalan kısmını da feda etmeye hazırım! Kanın durmasını istiyorum. İki taraf da karşılıklı tükeniyor” diyordu. Cinayeti işleyen karanlık ellerin sahibi vicdan azabından kıvranırken, bu erdemli sözler onların kalbine bir havan topu gibi saplandı, beyinlerinde patlayan mayınlar çıldırmalarına vesile oldu. Yüzlerce defa özür dilediler. Yaptıkları haltın farkında olmadıklarını, uyuşturulduklarını, bilinçsizleştiklerini, yeni yöntemlerle beyinlerini başkalarına teslim ettiklerini söylemeye başladılar. Öyle ya, içinde bulundukları zilletin bataklığı onları yutmaya başlamıştı bile. Bu hal eninde sonunda onları yakalayacaktır. Hiçbir şekilde vicdanlarının onları ifşa edebileceği endişesi onların peşini bırakmaz. Kim bilir belki de bir gün kendilerinden öncekiler gibi, ifşa olacaklardır.
Patlamanın ardından öndeki ve ters yöndeki araçta bulunanlarla, köylüler hızlı bir şekilde olay yerine koşuşturmaya başlamıştı. Öyle ya, kıyamet kopmuştu. Caniliği, piknik yapmakla eşdeğer gören karanlık çehreliler, böylesine bir gelişmeye hazırlıklı değillerdi. Dehlizlerin en köhne, pörsümüş, rutubetli tünellerinde karanlıkta hareket etmeye alışanlar, beklemedikleri anda karşılaştıkları bu aydınlık karşısında paniğe kapıldılar, kendilerini ele verecek malzemelerini alamadan dehlizlerine geri dönmek için kaçmak zorunda kaldılar. Çıplak ve çorak arazide kurtulmaları imkansızdı, ancak kimse onların peşine düşmedi, düşmeyecekti ve üçgen içerisindeki güvenlik çemberinden rahat bir şekilde kurtuldular. Köylüler, çevrenin sakinleşmesinden sonra bir helikopterin yakın bir tepeye indiğini ve oradan da Kaval taburuna konduğunu söylediler. Ne kimse onların sesini duyabildi ve ne kimse onlardan bahsetti. En vicdanlıları, ‘yürek devleti’ iddiasında olanlar bile onların acısından çok, bulunan çantaların kime ait olduğu tartışmasıyla meşgul oldular. Okyanusların ötesindeki adamın medyası da, Hakkari’deki cinayetin aydınlatılmasını istemez bir edayla “Kandil” dedi. Yaptıkları yorumlarla zihinleri karartmaya çalışanlarla, ortadan kalan delilleri imha edenler arasında bir bağlantı kurmak zordu, ama sanki aynı amaç uğrunda çaba gösteriyorlardı. Kürt çocuklarının “istismar” bahanesiyle devşirme akıncılar haline getirilmesi için, basit bir sosyal olguyu dini bir vecibe haline dönüştürenler de onlardı. Mezardaki ölüyü bile sandık başına götürenler onlar. Ne yaptıklarından haberdar değillerdi. Bundan dolayı pusulasız gemici gibi, gemileri hergün yeni bir limana demir atıyordu. Olayın altından hangi karanlık el çıkarsa çıksın, tarih hiçbir şekilde onları af etmeyecektir. Ancak daha baştan beri delilleri karartmak veya zihinleri kirletmek, faillerin izini kaybettirmek amacıyla dikkatleri başka yöne çekmek de büyük günahtır.
Kara düşünceli adamların, kara asfaltın altına gizledikleri mayınlar patlayınca, bagaj kısmında olan Berivan, Sudenaz, Özgür patlamanın etkisiyle etrafa saçıldılar. İnsanları öldürerek, köyün mütevazi hayatına benzin döküp yaktılar. Kimseyle sorunları yoktu. Askerle araları iyiydi, onların davetlerine katılıyorlardı. Köye gelen/getirilen bazı şüpheli şahısların dışında, hayatları bir önceki günden farksız değildi. Bu sıradan yaşamın zarar görmemesi için, Tecelli Demir’in tanıdık olmayan bazı şahısları köye taşımasına da tepki göstermişlerdi. Demir, patlama ve ardından dumanın, toza karıştığı yere yakındı ve hemen dönüp, yaralılara yardım etti. Ondan sonra yetişenler, doğu ve güney tepelerinde silahlı insanların hareket halinde olduklarını söylediler. Ama hiç kimse onların peşine düşmedi. Askerler, olay yerine geç geldiler ve geldiklerinde ise unutulan çantalarla ilgilendiler. Parçaları, etrafa saçılanlar ise unutuldu. Kimse onlara bu zulmü yapanların peşine düşmedi. Ellerini kollarını sallayarak, olay yerinden uzaklaşanlar daha ilk andaki beyanlarla korunma altına alındılar. Medya, olmayan şeyler yazmaya başladı. Ülke sorumluları daha ilk saatten itibaren adres gösterdi. İçinde olduğumuz, yaşadığımız bir olayı medya usta bir zihnin projesiyle, olduğundan farklı anlatabiliyordu ve ne yazık ki buna inananların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktu!
Aslındaysa usul böyle değildi. 96 yılında köprü yapımcısı Fevzi Özbek’e karşı yola bırakılan mayın olayında, asker hızla bölgeye gelmiş, bölge taranmış, deliller çok dikkatli bir şeklide toplanmıştı. Yine birkaç yıl önce bir askeri araca karşı düzenlenen mayınlı saldırıda da, büyük bir hassasiyet gösterilmişti. Soruşturmalar, bölge taranması, delillerin korunması büyük bir ustalıkla yapılmıştı. Şimdiyse, suçüstü yakalanmanın bir mahcup cani rolü oynanıyor. Bu günahsız insanlar, neden görünmez bir elle silinmek isteniyor? Olay yerine hiçbir şey olmamış gibi gelen güvenlik birimleri, rivayet edilen çantaları halkın elinden alabilmek için büyük bir çaba gösterdi. Belki suçüstü yakalandığını gördüğünden ve belki de isminin kirli oyunda zikredilmesini istememesinden böyle bir davranış sergiledi. Ancak eksik parçaları yanyana koyduğunuzda, hiç de masumane bir davranış olmadığı ortaya çıkıyor. Namlularıyla çantaları almaya geliyorlar, ancak köylülerin yüreği yaralı, acı itidal manialarını de aşmış durumda. Sert tepki gösteriyorlar. Askerleri hiç kimsenin tahmin edemeyeceği şekilde taşlıyorlar ve asker onları korkutmak amacıyla ateş açıyor. Bir yere toplanıp, uzlaşma kapılarını aralayabilmek için bekliyorlar. Savcı gelinceye kadar malzemeler verilmiyor. Savcıyla birlikte gelenler, sırt çantalarını köylülerin içine gelişi güzel bırakıyorlar. Olayın önemsiz olduğunu göstermek ve bu arada diğer malzemeleri bununla birlikte alabilmek için. Bütün ısrarlara rağmen parmak izi alınabilecek malzemeler imha ediliyor ve bir güvenlik gücü elemanı kabloyu kendisi yerleştirmişçesine, çekinmeden toprağın içerisinden çıkarıyor ve tepeye kadar uzatılan kabloyu topluyor. Madem deliller imha edilecekti, o zaman neden namlulara rağmen bekletilmesinde ısrar edildi?
Bu oyalama yaşanırken, failleri bulmak maksadıyla hiçbir kovalamaca yaşanmadı. Peyanıs, Kaval ve Dize karakollarının bulunduğu güvenlik üçgeninden bir suçlunun kurtulmasının imkansız olduğu büyüsü de bu şekilde bozulmuş oldu. Asker de peşlerine düşmedi, helikopterler de. Katliam derecesindeki bu olayda korucular da harekete geçirilmedi. Belki failler, yolda dokuz kişilik timle karşılaştı. Onlarla selamlaşıp, kucaklaştı, ama kimse bunu görmedi. Aşağıya doğru gittikleri, Sıleh bölgesinde iki kişinin Dıze yolunu sordukları, iki kişinin de köyün yukarılarında hareket halinde görüldükleri ve siyah bir dublo arabanın telaş içerisinde tepeye kadar hızla çıkıp geri döndüğü, telsiz anonsunda çantaların unutulduğu, bir helikopterin onları bir tepeden aldıkları, bulunan hançerin üzerinde “Hançer Timi” ibaresinin yazılı olduğu, siyah poşetin içinden çıkan beyaz poşet üzerinde İsmail isminin yazılı olduğu, PKK bölge sorumlusunun patlamayla ilgilerinin olmadığını bildirdiği türünden rivayetler köylülerin arasında dolaşmaya başladı.
Patlama öncesi ve sonrasındaki rahat davranışlar, bilinen bir elin devrede olduğunu rivayet ediyordu. Eskiden darağaçlarında insanlar öldürülüyordu, şimdiyse namertçe savaş makinelerinde. Sırtımızda taşıdığımız mazlumiyet küfemizle, zalimlerin kadim kırbaç izleri birbirine karışmış bir halde darağaçlarına astılar bizi ve ardından da yere akan kanlarımızı yıkayıp caniliklerinin izlerini kaybetmeye çalıştılar. Sahnelenen bu oyunlara yabancı değiliz. Hırant Dink’in öldürülmesinde Nişantaşı’nda çalışıyordum. Cinayet öncesi ve sonrası gelişmelerin bir benzeri bu dokuz kişinin katledilmesinde yaşanıyordu. Olay öncesi bölgenin durum, olay anı ve sonrasındaki açıklamaların bir benzerini burada okumak zor değildi. Nişantaşı’nda olay öncesi elleri telsizli birikimli sivil polis oldukları rahatlıkla anlaşılan şahıslar, bizim mağazada da saatlerce oyalandılar. Hatta benim için gelmiş olabilecekleri ihtimaliyle Ağrılı Erhan arkadaşımı bilgilendirmiştim. Olay olunca onların neden mağazada oyalandıklarının ipuçlarını zihnimde netleştirmiştim. Bir benzeri burada yaşanıyor.
Mayın patlamasıyla ilgili haberin ulaşmasının ardından, aşiret olarak bir araya geldik ve konvoy halinde Hakkari’ye hareket ettik. Eşref Gür, baba tarafından akrabamdı, diğerleri de anne tarafından taziye çadırına vardık. Mazlumder adına İHD Hakkari sorumlusunu aradım, heyet olarak Peyanıs köyüne gidileceğini söyledi. Ben de hayatımda yapmadığım bir şeyi yapacaktım. Rapor hazırlayacaktım. Ben kim, rapor kim! BDP yöneticileri, milletvekilleri, belediye başkanları, sivil toplum kuruluşları ve belli şahsiyetlerin olduğu konvoy Depin köprüsüne yakın bir yerde bekliyordu, biz ulaşınca hareket ettik. Üzümlü’den sağa toprak yola sapınca farklı bir dünyaya doğru gittiğimizi rahatlıkla görebiliyordum. İki tarafı yüksek dağlarla çevrili derin bir vadiden, suların bolca aktığı, yüksek ağaçlarla yeşile bezendiği yoldan yukarılara doğru çıktık. Yol bozuktu. Her alanına rahatlıkla mayın bırakılmış olabilirdi. Patlama yerine geldiğimiz zaman, köyün buraya karşılamak için taşındığını gördüm. Köylüler BDP lehinde sloganlar bağırıyorlardı. Dahası da var, hepsi ağız birliği etmişçesine olayın ‘devletin karanlık güçleri’ tarafından yapıldığını söylüyordu. Taziye çadırında da büyük bir izdiham vardı ve taziye tamamen PKK propagandasının yapıldığı miting alanına dönüştü. Bu köylülerin hepsi PKK’li ise o zaman gizli fail bire iniyordu. Doğru ya, bölgedeki halk atılan tek kurşunun kimden geldiğini, uçan her kuşun nerden kalkıp nereye ineceğini bilmiyor muydu?
Bu kadar güvenli bir bölgede mayın bırakmak, ancak güvendiği, dayandığı güçleri olanların işi olabilir. Yakalanma ihtimali olanlar, boş ve eyleme uygun vadideki toprak yol varken burayı neden seçsin? Böyle bir düşünce nasıl bir mesaj içerebilir ki? Yoksa bütün bu olanlar tesadüfü mü? Köye gelen konvoy geri dönmeye karar verdiği zaman, ben kaldım. İşin aslını öğrenebilme ihtimaliyle. Bulabildiğimle konuştum. Sorularımın cevabını bulmaya çalıştım. Öldürülenlerin yakınlarıyla, akrabalarıyla, korucularla, BDP temsilcileriyle ve kendi akrabalarımla. Dokuz kişiden biri baba tarafından ve geriye kalan sekizi de anne tarafından akrabam olunca, taziye yerine bir gün daha kalmam gerekiyordu. Kaldım. Köylü korucu olmasına rağmen PKK’ye düşman gözüyle bakmamış ve iddialara göre her alanda yardımcı da olmuş. Hiçbir zaman düşman saflarda olmamışlar. Ve olayın hemen ardından kurdukları diyalogla, PKK olayla hiçbir ilgilerinin olmadığını bildirmiş. Köylünün askere tepkisi de buradan kaynaklanıyor. Cahit Erol, oğlunun ve yakınlarının ölümünden dolayı acılıydı, ancak itidalli olmaya da dikkat ediyordu.
Köy karakolundan haber geldi ve Cahit’le görüşmek istediklerini bildirdiler. Cahit dönüşte, görüşmesini bize özetledi. Taziyeye gelmek istiyorlarmış, ancak halkın tepkisinden dolayı cesaret edemiyorlarmış. Karakolda nasıl onlara tepki gösterdiğini anlatıyordu. Onlara, ‘failleri bulmamaları durumunda silahları bırakıp, başka bir ülkeye göç edeceklerini’ söylediğini; onların da faillerin bulunması için çalışacaklarını bildirdiklerini anlattı. Referandumun hemen ardından, boykotçu olan bir köye yönelik mayın saldırısının düzenlenmesi, olay öncesi ve sonrasındaki gevşeklik/rahat davranma, rivayetler, bulunan malzemeler, askerin faillerin bulunması için herhangi bir teşebbüste bulunmaması herkes gibi, onun da canını sıkmıştı.
Bir ara bütün bu olanların, duyduklarımın ve yaşadıklarımın hayal olduğunu düşünerek tabiatın duyumsuz güzelliği içerisinde kayboldum. Ölen dokuz kişi hiç olmamış, bizden değilmiş veya önemsizmiş gibi davrandım. Abdest almak için gittiğimiz çeşmenin hemen yakınlarında kurulan bayan taziye çadırından yükselen feryatlar, beni o büyülü dünyadan hızla kopardı ve azarlarcasına köyün tozlu yollarına çarptı. Dayanamazdım. Yürek parçalayan ağıtlar, figanlar dayanılacak gibi değildi. Bir saniye bile onların yerinde olmak istemezdim. Erkekler daha metanetliydi. “Allah’ın taktiridir, elden ne gelir!” deyip birbirlerini teselli ediyorlardı. Burada teselli fayda etmiyordu. Bu kısa zamanda yaşadıklarım, benim gerçeklerimdi. Birilerini ikna etmek zorunda da değildim. Elbette iyi biliyordum, birileri benim bu gerçeklerimi anlamayacak. Hayal ettiği dünyasında benim gerçeklerime yer vermeyecektir. Vermesin. Benim gerçeklerimi onaylamasın, onaylamasınlar da yüreğimizi parçalayan mayın döşeyicileri gibi, önümüze kendi düşüncelerini bariyer olarak koymasınlar. Onlara benzemek zorunda değiliz. Her söylediğimiz, bizim onları kabul etmemiz gibi onaylamasınlar, ama gerçeklerini mertçe, yiğitçe söylesin. Korkmasın. Hiç kuşkusuz bu ortaya konan gerçekler, liberalizm ve yeni muhafazakar burjuva, kapitalist hayata yönelen pusulasız İslamcıların gerçekleriyle bağdaşmayacaktır. Savaş uçaklarının, helikopterlerinin üzerimizde uçtuğu, tanklarıyla, panzerleriyle bizi korkutmaya çalıştıkları, köy yollarımıza mayınlar döşedikleri, ağır toplarla bizi bombaladıkları, hergün operasyonlarıyla bizi oldürdükleri bir dünya ile onların dünyası büyük farklılıklar içermektedir. Şimdiye kadar devam eden süreçte, gerçeklerimizin bu pusulasız burjuva özentisi İslamcılar tarafından meşru görülmesi için, birkaç takla atmamız gerektiğini traji-komik duruşlardan rahatlıkla anlayabiliriz. “Her telden” karakter haline geliyor. Hükümlerin üstünde yeni bir hüküm belirleniyor. İçinde yaşadığımız gerçeklerin, sözkonusu bu İslamcılar tarafından meşru görülmesi için ilk önce birkaç takla atmanız ve daha sonra da onların hassas gördükleri alanlarda onlar gibi düşünmeniz ve onların kendilerine karşıt olarak belirlediklerine karşı savaş açmanız gerekir. Onların muhalefet ettiklerine, biz savaş açarsak meşruluğumuz onaylanır. Ben takla atmayı bilmem ki! Onlar ne diyorsa “doğrudur, amenna…” demeyi de. Kıvırmanın soysuzluğunu da iyi biliyorum! Hayat acılarla, gerçeklerle doludur; bunu olduğu gibi anlamaya çalışıyorum. Siz bunu yapmayın.
Yoksa ağabeyler ne der! Siz hiçbir zaman hakikat gördüklerinizi savunma hakkına sahip değilsiniz. Sizin gerçeğiniz, onların gerçeklerinin süzgecinden geçtikten sonra gerçek/meşru olabilir. Her konuda, onlar yargıçtır ve savunmaya ihtiyaç duymadan hükmünü verebilirler. Hiç beklemediğin bir anda kalemin kırılabilir. Sizin gerçeğiniz karşısında onların yürek devletleri var. Dinin yüreğe hapsedilmesi projesi anlamında. Onlar dinin otoriteleri, siz ise türevlerisiniz. Aman! Gerçeklerin ortasında iştigal ettiğimiz konuya bak! Ne olmuş ki? Türkiye’de her gün onlarca insan trafik kazasında, toplumsal çatışmalarda, felaketlerde ölüyor, bu olay da onlar gibi düşünebilir. Hayır! Durum daha farklı. Bunların ölümlerinin arka planında koca bir dünya yatıyor. Tarih, sosyal olgu, kültür, hak, özgürlükler, adalet, eşitlik, kardeşlik, ümmet anlayışı gibi kavramların tamamının bu cinayetle ilişkisi var. Bu bir siyasi cinayettir!
Olay gecesi köye şüpheli şahıslar gelmiş ve kimlik sorulması üzerine köylülerle tartışmışlar. İkinci gece ise üç aracın köye geldiğini gören kişiler, araçlarda şüpheli şahısların olduğunu söylediler. Saat dokuz civarında ise, köy içinde bazı şahısların görülmesi ve kimliklerini beyan etmemeleri üzerine korucular bu şahısları yakalamak üzere dağılmışlar, kısa bir zamanda karakol hariç her taraftan silah sesleri gelmeye başladı. Karakoldan gelen talimatta “bize taraf ateş etmeyin, köye 3 kişinin girdiği termal kameralardan görülmüştür” denilmesine rağmen asker karakoldan çıkmadı ve saat 12’ye kadar da aydınlatma fişeği kullanmadılar. Her taraftan kurşunlar uçuşuyor, eli silahlı olmayanlar normal yaşamlarını sürdürüyorlar. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar. Korku, panik, geleceğe dair endişe kaybolmuş. On ikiden sonra askerlerin kullandığı 4 aydınlık fişeğinin ortalığı aydınlatması, “acaba?”ları da kendisiyle birlikte getirdi. Köylüler hemen yorum yapıyor, tanıdıkları insanların köyden çıktığına emin olduklarından aydınlatma fişeklerini attıklarını söylüyorlar.
Tüm bu gözlemler ve görüşmeler neticesinde söz konusu olayın, daha önce Şemdinli Olayları olarak bilinen karanlık eylemlere benzerlik gösterdiğini düşünüyorum. Son birkaç aydır, Hakkari bölgesinde yaşananlardan bölgede karanlık güçlerin tekrar devreye girdiğini açık bir şekilde söyleyebiliriz. Patlama bölgesinde askeri malzemenin bulunması, bölgedeki en küçük hareketten haberdar olan köy halkının genel tepkisi, güvenlik güçlerinin olaya ilgisiz kalması, son birkaç gün içerisinde düzenli bir şekilde yapılan mayın taraması ve benzeri güvenlik önlemlerinin gevşetilmiş olması, patlamadan sonra arama operasyonlarının yapılmamış olması, delillerin imha edilmek istenmesi görünümünün verilmesi, devlet yetkililerinin olayı önceden biliyormuşçasına beyanatlar yapması, medyanın dikkatleri saptırma gayretleri, daha önce de müzakere sinyallerinin duyulması esnasında buna benzer olayların yaşanmış olması bütün kuşkuları derin devlet üzerine çekmektedir. Köy halkının tamamının açıklamaları, PKK ile hiçbir sorunlarının olmadığı yönünde olmuştur. Peyanıs köylülerinin BDP tabanlı olması ve referandumu boykot etmesi de “acaba birileri bizi cezalandırmak mı istiyor?” şeklinde kuşkular uyandırmasına yol açmıştır. Gerekli önlemlerin alınmaması durumunda, bu tarz olayların devam edeceği ve birçok masum insanın canının yanacağı kaygısı ortak bir kanaat.
Kürdistan’ın en yüksek yaylalarında yer alan bu köyün tamamı imha edilse, kim seslerini duyacak. Onların haksızlığa uğradıklarını, adaletsiz bir uygulamayla karşı karşıya olduklarını kim savunacak. Geç kalındığını söylediğimizde öfkelenen, çevresini azarlayan düşünce imparatorları mı onlara sahip çıkacak. Pusulasız İslamcıların duyarsız, tutarsız, muğlak ve gerçekçi olmayan davranışı bu köy yoluna bırakılan mayın patlamasında bir kez daha tescillendi. Referandum olayında gösterdikleri “ibadet mesabesindeki” çabalarını, hassasiyetlerini bu olayda göstermediler ve sadece medyanın onları parmaklarında oynatmasına namzet oldular. Dağa, taşa savaş açıp mücahitlik markasını tescillemeye çalışan bu akıncılar, Peyanıs köyünde neden yoktu? Hani bedel ödemeye hazırdılar? Hani savaşın durması için çıkarma yapacaklardı? Hani gerekirse bu kanın akmaması için dağlara taşlara hücum edeceklerdi? Öldürülenler onların yakınları, çocukları olmadığı için mi böyle davranıyorlar? Tarih onları yargılayacak ve insanlık önünde rezil edecektir. AKP’nin veya onun kurdurduğu kuruluşların yedeğinde olmakla, mazlum halkın yanında olmak arasında çok fark var. Halk hiçbir zaman sizin düğmenize basmaz, ama rejim hedefine ulaşmak için sizin cesetlerinizi bile istismar eder. Allah’a hamd ediyorum ki, sizin düştüğünüz bu zillet çukurunun içinde değilim. Öldürülenlerden çok, sizin bu dengesizliğiniz beni kahrediyor. Yapamayacağınız, gerçekleştiremeyeceğiniz projeleri kamuoyuna deklere edip, sonra ininize tünemeniz ve bununla da İslamcılığı tüketmeniz beni kahrediyor. Hani nerdesiniz? Nerede Donkişotvari çıkışlarınız? Bu köyde dokuz masum insan öldü. Cinayete birçok çevre gözlerini yumdu, kulaklarını tıkadı ve sustu. Siz neden bu safta olmayı tercih ediyorsunuz? Gerçeklerin üzerine neden gitmiyorsunuz? Neden medya ne diyorsa, siz de onu düşünmenin dışında bir şeyler yapmıyorsunuz? Dağlara, vadilere, ovalara baktım bir türlü sizin karadan yürüttüğünüz Mavi Marmara’yı görmedim!” Hani gemileri karadan yürütecektiniz? Hayırdır! Bak yine geç kaldınız, Dokuz insan katledildi ve siz “yürek devleti”nizin güdümünde ıssız okyanuslara, bilinmezliklere doğru açıldınız. Kendi yüreğinizle birlikte olmadınız. Olamazsınız da yüreğiniz buna yetmiyor. Ancak, aldatanların istetmesi ve yedek oyuncusu rolü size yakışır.