Yapılar ve buluşlar ihtiyaçlara binaen ortaya çıkarlar. Herhangi bir düşünsel yapı rastgele ve keyfi olarak vücut bulmaz. Çıktıkları dönemlerde çıkış nedenleri ve zamanlaması üzerinde durulabilir, durulmalıdır.
Çıkış nedenleri arasında, maddi ve/veya manevi anlamdaki ihtiyaç başat rol oynar. Eğer bazı toplum mühendislerinin imalathanelerinde üretilen suni bir yapı değilse; bazen başka yapıların dolduramadığı bir alanda oluşan boşluk, bazen başka yapılara gösterilen tepki, bazen de doğal bir süreç ve atmosferde düşünsel yapılar oluşurlar.
Kürt sorununun geldiği bu aşama, başka aktörlerin de sahnede yer almasını dayatıyor. Şiddet sarmalında aklıselimle düşünüp çareler üretmekten bir hayli uzaklaşmış olan tarafların, ileriki dönemlerde bu şiddeti daha profesyonelce yapmaya son sürat hazırlandıkları göz önüne alındığında, bu sorundan muzdarip olanların ıstıraplarının katlanarak artacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok… Bu şiddet sarmalında taraf olmamış ve aynı zamanda toplumun değerleriyle barışık kesimlerin bu soruna samimiyetle ve bedel vermeye amade bir şekilde el atmaları havaic-i zaruriye (zaruri ihtiyaç) durumuna gelmiştir.
Peki, bu şiddet sarmalına taraf olmamış ve aynı zamanda toplumun değerleriyle barışık kesimler tanımına hangi kesimler girebilir? Kuşkusuz ki -tümü olmasa bile- bazı İslami kesimler… Halkın ezici çoğunluğu kendini Müslüman olarak tanımladığından, teorik olarak halkla en barışık kesim İslami kesimlerdir denebilir. Bu yakınlığa rağmen gerek Kürdistan’da Kürt İslami yapılar ve gerekse Batı’da Türk İslami yapılarla halkları arasında oluşan kalın duvarlar, bu yakınlığın pratiğe taşınmasına, İslami kesimlerin toplumda öncü veya etkin rol almalarına maalesef önemli oranda engel olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Kürt sorunu özelinde bunun temelinde yatan bazı nedenlerin irdelenmesi lazım gelir:
İslami kesim, başka çok az konuda rastlanabilir savrulma ve parçalanmışlığı Kürt sorununda yaşamaktadır. Bu, İslami kesimin bu sorunla ilgili en büyük handikabı olsa gerek. Bu türden bir savrulma başka çevrelerde görülmemektedir. Başka çevrelerde bu soruna taraf olan her kesimin bloğu ve sınırları bellidir. Biri diğerinin bloğunda kolay kolay yer almaz. Bir BDP-PKK’linin MHP saflarında yer alması veya tersi, bir AK Parti ve Saadet Partilinin BDP-PKK saflarında yer alması veya tersi nadirdir. Ama aynı şeyi dindar kesim için söylemek mümkün mü? BDP-PKK’den MHP’ye ve bu ikisi arasında bulunan diğer yapılara kadar kadrolarında molla, imamın bulunmadığı, namazında niyazında kitlelerin bulunmadığı taraf yoktur. Bir tarafta devletçi, milliyetçi diğer taraftan PKK’ci, bir tarafta Kürdistan tabirini haram gören diğer tarafta İslami olsun veya olmasın bağımsız Kürdistan devleti hayali ve çabasında olan şeklinde birbirinden uzak ve zıt cenahlarda yer edinebilmişlerdir. Hal böyle olunca bir bütün olarak düşünüldüğünde, dindar kesim arasında bu sorun etrafında ortak bir sedanın yükselmesinin mümkün olmadığı gün gibi ortadadır.
Bu derece farklı cenahlarda yer edinen İslami kesim, bulundukları yerlerde de özne değil nesne, baş değil kuyruk konumundadırlar. Binaenaleyh, dindar kesim içinde bu sorunla ilgili İslami sorumluluk bilinciyle hareket edebilecek sınırlı sayıda bir kesim kalmaktadır. Bütün bunlara rağmen, bu kesim bile sorumluluklarının bilincinde olup gereken samimiyet ve eforu sarf ederlerse, sorunun çözümünde önemli bir aktör olmaları işten bile değildir. Çünkü sorumluluk bilincine sahip bu İslami kesim, işin özünde diğerlerinden farklı olarak kendilerine özgü bir söylemleri vardır. Diğer taraftan birilerinin nesnesi değil, özne durumundadırlar.
Başörtüsü sorununda da İslami camiadan en çok sesi yükselenler yine bu kesimlerdi. Ancak başörtüsü sorununa verdikleri tepkinin çapı takdiri hak etmemektedir. Başörtüsü gibi, tüm İslami kesimlerin, hatta tüm insan hakları savunucularının buluştukları ortak payda olmasına rağmen, başörtüsü sorununa karşı çıkanların tepkileri bu kadar cılız kalıyorsa, Kürt sorunu gibi girift, çok taraflılığa sahip olduğundan ortak payda olmaktan uzak ve uluslar arası boyutlu bir sorunda bu kesimlerin ne kadar öncü veya daha doğrusu etkin rol alabilecekleri kuşkuludur.
Bu itibarla; Kürdistan’da ve Kürdistan dışında Kürt sorunuyla ilgili olarak İslami kesimlerin düzenlediği, konferans, forum, çalıştay vb. etkinliklerde alınan kararların basın bildirisi olmaktan öte, icrasal bir değer taşıması gerekmektedir. Aksi takdirde, eskiden beri olduğu gibi, çok konuşan ama pek bir şey yapmayan, özne olamayıp nesne olmaktan kurtulamayan pozisyonları devam edecektir. Diğer taraftan, Kürt sorununa taraf olanlar (hükümet, PKK, BDP vd.) Kürt sorunun çözümünde ipleri gevşek tutmaları halinde bile, bu İslami kesimlerin sorununun çözümü ile ilgili konumlarından taviz vermemeleri, soruna ciddiyetle eğilmeleri onların bu konudaki samimiyet ve inandırıcılıklarını pekiştirecektir.
İslami kesimin Kürt sorununda başat veya etkin rol alamamasının yek diğer nedeni de, sorunun kavram kargaşasına kurban edilmesidir. Yeri ve zamanı itibariyle sağlıklı konumlandırılamaması, geçmişte taşıdığı manaların 20. ve 21. asrın gerçekleriyle yoğrulmaması sonucunda birilerinin lehine, diğerlerinin de aleyhine işleyen kavramlar kullanılagelmiştir. Bunların en barizleri de, ‘ümmet’, ‘uhuvvet’, ‘vahdet’ gibi kavramlardır. Bu kavramlar, içi boşaltılmış bir şekilde daha çok Kürtlerin aleyhine kullanılan birer araç haline dönüştürüldü. Ama artık Kürt İslami kesiminde, bu kavramların birilerinin manipüle aracı olarak kendi aleyhlerinde kullanılan kavramlar oldukları ve “yemezler” bilincine vardıkları temaşa edilebiliyor. Hülasa; dini kardeşlik hukukundan bahsediliyorsa, bu hukukun paylaşımı gerektirdiği; komşusu aç iken kendisi tok yatanın, kendisi için istediğini kardeşi için de istemeyenin kemal-i imana sahip olamayacağı öğretisinin salt bireyler düzeyinde değil, aynı zamanda toplumlar ve halklar düzeyinde de cari olduğu bilincinin, dini kardeşlik hukuku için olmazsa olmazlardan olduğunu iyi bellemek lazımdır. Binaenaleyh; Türkiye’de de İran’da da devleti beraber kuran veya işgalden koruyanlar, mevcut dini ve etnik kökenlerin tümü olmasına rağmen, bunun kültürel, siyasi, sosyo-ekonomik kaymağını sadece Türklerin ve Fars-Azerilerin yemesi, diğerlerine de kazanın dibinin yalatılmasının kabul edilebilir bir kardeşlik olmadığı aşikârdır. Dini kavramlar kullanılacaksa, bu kavramların muhtevasının gereği neyse onun da yerine getirilmesi muciptir. Aksi halde “İslamcı Kürtler”in, dini kavramlarla din adına yapılan bu istismarın artık farkında oldukları ve buna “edi bese” diyerek seslerini yükselttiklerinin bilinmesi gerekmektedir.
Ak Parti Hükümetinin bir yılı aşkındır attığı ve adına “Kürt Açılımı”, “demokratik açılım” ve son olarak “milli birlik ve kardeşlik projesi ” dediği adımdan sonra İslami çevrelerin ve özellikle de Batı merkezli İslami kesimlerin konuyla ilgili duyarlılıkları bir hayli artmış görünüyor. Kendi içinde milliyetçi damarları bir hayli kabarık olan kesimleri bile bu sorunu konuşur, çözüm önerileri sunar hale geldiler. Hatta özel Kürtçe TV açanları bile oldu.
Hükümetin mi bu kesimleri etkileyip cesaretlendirdiği yoksa bu kesimlerin mi hükümeti etkileyip cesaretlendirdiği tartışmaya açık bir konu olmakla birlikte, projenin hükümetin eliyle icra edilmesinden ötürü bu proje hükümet projesi olarak bilinmektedir. Bir takım İslami kesimlerin, bu vb. başka pek çok mevzuda AK Parti hükümetinin politikalarına paralel politikalar geliştirmeleri, bu kesimlerin söylemlerindeki inandırıcılıklarının gölgelenmesine, bu kesimlerin bu yönde atacağı her adımın hükümete mal edilmesine ve bu kesimlerin hükümetin nesnesi olduğu şeklinde bir imajın oluşmasına yol açmaktadır. Doğal olarak da, hükümetin politikalarını savunmayan, hatta karşı çıkan başka kesimlerin ithamlarına maruz kalmaktadırlar.
İslami kesimlerin öteden beri mevcut sisteme yaklaşımları, buradan hareketle de Kürt sorununa yaklaşımları çoğu zaman problemli olagelmiştir. Bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat sürecinin daha ilk yıllarında iktidarın AK Parti gibi bir kadronun eline geçmesi, bu partiyi pek çok İslami kesimin ilgi odağı haline getirmiş, hatta parti teşkilatında önemli mevkilere gelenleri bile olmuştur.
Bu süreçte, tarihin İslami kesim için yine tekerrür ettiği gözlerden ırak değil. Tek partili dönemin sonlarına doğru ve özellikle Demokrat Parti’nin siyasi sahnede boy göstermeye başlamasından sonra, İslami kesim üzerindeki fiziki baskı hafiflemiş, ezan, cami vb. dini şiarlarla ilgili yaşanan sorunlar önemli oranda izale edilmiştir. Atılan bu adımlar haklı olarak İslami kesimde müspet etki bırakmış, mezkûr partiyi destekler konuma getirmiştir. O günden beri, Demokrat Parti’nin misyonu ve vizyonu tepe taklak olmasına rağmen, İslami kesimden birilerinin hala ona kuyruk olmaktan kendilerini alamadıkları bir vakıa.
Devam ede gelen süreçte Özal dönemiyle birlikte genelde özgürlükler, özelde de Kürt sorunuyla ilgili atılan adımlar bazı İslami kesimlerin tepkisini çekmiştir. Numunelik olması açısından iki tanesinin burada zikrinde fayda olacaktır.
Özal’ın 1992’li yıllarda “GAP TV’de Kürtçe yayın düşünülebilir” şeklindeki açıklamasıyla başlayan tartışmalara Yeni Asya camiası da dâhil olur. Gazetenin yönetimi bunu savunurken, gazetenin imtiyaz sahibi M. Kutlular buna şiddetle karşı çıkar. Gazetenin genel yayın yönetmeni Bünyamin Ateş, 20 Mayıs 1992 tarihli köşesi için “Kürtçe TV kurulsun” başlıklı bir yazı kaleme alır. Ancak bu yazı M. Kutlular tarafından yayından kaldırılır. Ateş de buna tepki olarak yeni bir yazıyı kaleme almayı ret eder ve gazete çalışanlarının çoğunun desteğini alır. Kutlular, mevzubahis yazının yayından çıkarılmasıyla ilgili gerekçede şu incileri döker: “Onların yazma, düşünme özgürlüğü var da, bizim milli bir meselede devletimizi alakadar eden bir meselede müdahale etme hakkımız yok mu? Devlet, Müslüman olarak bize zulüm yaptığı zaman bile biz devletin yanında yer aldık. Bu ülkede 21 ırk var, her birine ayrı televizyon mu verelim? Biz milli menfaatlerimizi şahsi menfaatlerimizin üstünde tutmak zorundayız.”
Bu furyadan Fethullah Gülen’in nasibini almaması düşünülebilir mi?!
O yıllarda hükümetlerce “Kürt realitesinin” tanınması hadisesine şiddetle karşı çıkan Gülen şu eleştirilerde bulunur: “Güneydoğu’da bir kültür seferberliği ilan edilmelidir. Maarif yuvaları, resmi olanıyla, özel olanıyla mutlaka çoğaltılmalı, ora insanına bir kültür aşılaması yapılmalıdır” diyerek ‘Kürtler üzerinde asimilasyonun güçlendirilmesi’ni savunur. ‘Hisar’ adlı kaset serisinin sonuncusunda da Müslümanlara şöyle seslenir: “İslam âleminin son karakolu Türkiye’dir. Bu karakola kim karşı çıkarsa, sarıklı da olsa, cübbeli de olsa, ona ‘anarşist’ diyoruz.”
Bu zikredilenler, adları mezkûr çevreler ve onlara benzeyen pek çok muhafazakâr İslami çevrenin Kürt sorunuyla ilgili savuna geldikleri düşüncelerin bir özetidir. Resmi ideolojinin mümessilleri konumundaki hükümetlerin bile varlığını kabul ettiği “Kürt Kimliği”ne tepki duyarak, Kürt sorununu dile getiren sol ve diğer İslami kesimleri, “Son Türk Devletine Batı’nın Kürt Oyunu”na alet olanlar olarak gördüler. Öyle ki bu anlayış, Türkçü fikirleriyle tanınan 12 kişilik bir nurcu kurulun Risale-i Nur’da Kemalizimle çelişen düşünceleri değiştirmiş ve özellikle de “Kürt, Kürdistan” ifadelerinin geçtiği yerlere “Doğu, Doğulu” sözcüklerini yerleştirmişlerdir.
İslami kesimin tümü bunları savunuyordu değil. Bu yönüyle mezkûr kesimlerden ayrılan kimi İslami kesimler, başka bir kaç noktada onlarla aynı ya da benzer paydalarda buluşabiliyordular. Bunlardan biri:
80’li yılların öncesi ve sonrasında Kürt sorunu, pek çok sol cenahın adına savaşım verdikleri bir konuydu. Bu sorunu sahiplenmeye çalışan sol kesimin Marksist-Leninist bir çizgide bulunması, bu kesimin, anti komünizim düşüncesini ana eksen olarak belirleyen ve bu asrı “imanı kurtarma” asrı olarak nitelendiren İslami kesimlerin asıl düşmanı olarak kabul edilmesini beraberinde getirdi. Bu düşünce de yine kendi orijinalitelerinden kaynaklanıyor değil, dışarıdan Batı tandanslı, NATO eksenli gelişen, içeriden de sistemin propagandasını yaptığı bir fikriyattan başka bir şey değildi. Kendisini İslam ve Müslümanlarla barışık, Marksist-Leninist düşünceyi de düşman gösteren bu propaganda, İslami kesimleri de etkisi altına almış, politikalarının bu fikriyat çerçevesinde şekillenmesine ön ayak olmuştur.
Sol cenaha duyulan bu nefret, maalesef onların şahsında Kürt sorununa da sirayet etmiş; devletçi, mukaddesatçı kesimin yanı sıra, sistem karşıtı olan İslami kesimlerin de bu soruna mesafeli durmasını beraberinde getirmiştir. Yaşanılan yerin her türlü atmosferinden, kişi veya yapıların kendilerini izole edebilmeleri ne kadar mümkün ki? Siyasi, kültürel, ekonomik vs. her türlü atmosfer orada bulunanları az veya çok etkiler. Sistem karşıtı İslami kesimler de, büyük şer güçlere en sert söylemlerle karşı çıkmalarına rağmen, diğer bazı İslami kesimlerin de eşlik ettiği, alet olduğu bu yoğun propagandanın etkisinde kalarak, uzun yıllar boyunca Marksisit-Leninist düşünceyi en önemli düşman sıralamasında başlara oturttular. Buna “hadi neyse” dense bile, bu ML düşünceyi savunup da Kürt sorununa el atanlarla Kürt sorununu özdeşleştirmek, bu soruna el atabileceklerin ancak sol cenahtan birileri olabileceği, daha da ötesi; bu soruna el atanların solcu olacağı gibi bir kanaatin oluşması, anlaşılır ve kabul edilebilir bir durum değildi.
Ekim Devriminden daha eskilere dayanan bu sorun, geçmişi itibariyle farklı kesimlerin sahiplendiği, sahiplenmeye çalıştığı bir sorun olarak 20. Yüzyılın son çeyreğine ve günümüze kadar devam ede gelmiştir. Marksist-Leninist düşünce, kendi Ka’besinde bile tutunacak dal bulamadığından, varlığının idamesi için başka kılıflar altında mücadele etme durumuna gelmişti/r. Kürt sorunu da bu kılıflardan biri… Kürdistan’da verdikleri mücadele Kürt sorunu endeksli değil de, Sosyalizim eksenli olsaydı ne kadar teveccüh kazanabilirdiler? Onlar açısından bunun sorun olmadığı zaten ortada. Bunu tekrar dile getirmek malumu ilamdan başka bir şey değildir.
İslami kesim, ML düşünceyi ana düşman bellemekle iki temel hataya düştü: Birincisi; asıl düşman olan Batı’nın propagandasına alet olarak düşman tespitinde isabetsiz davranması. İkincisi; devletin de içine düştüğü hata olan PKK ve Kürt sorununun özdeşleştirilmesi. Şu farkla ki; devlet her Kürdü PKK’li kabul ederek tümünü potansiyel terörist olarak algıladı. İslami kesim ise, PKK ve siyasi uzantılarına destek veren veya sempati duyan her kürdü sosyalist olarak algıladı ve böylelikle Kürt sorununu onlara münhasır kılıp ikinci derecede önemli bir mesele olarak kabullendi. PKK-İlim arasında baş gösteren çatışmalarda, tüm imkânlarıyla İlim’in yanında yer alan Türk İslami kesimlerin tepkisinin altında da bu boyut bariz bir şekilde görüldü.
Bizim açımızdan sorun, İslami kesimin nasıl böyle bir yanılgıya düştükleridir. Sorun; mazlumun dini sorulmadığı gibi, zalimin de dininin sorulmayacağı, kimden, kime gelirse gelsin zulme karşı durmanın dini bir vecibe olduğu “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: 'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla' diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisa:75) vb. ayetler ile “zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et” (Buhari) vb. hadislerde zikredildiği ve bu nasları dillerinden düşürmedikleri halde; kendilerinin, yanı başındakilerin, yaşadığı coğrafyadaki insanların tümünün maruz kaldığı bu zulmün def’inin nasıl başka zalimlere bırakıldığı sorunudur. Bu sorunu sol cenahtakilere tevdi etmekle, sorunu yaşayanların tüm dünyevi haklarına kavuşmaları halinde bile uhrevi haklarının tehlikeye gireceği gerçeğini göremediler. Kendilerine; “bu soruna biz neden al atmadık” veya “bu soruna el atmakta neden geciktik”, “uzak coğrafyalardaki din kardeşlerimize vaki olan zulme karşı sesimizi yükseltip boğazımızdaki bir lokmayı da onlarla paylaşırken, kan ve din kardeşi olduğumuz bu insanların, hatta kendimizin maruz kaldığı bu zulmü def etmede neden en az sol cenahtakiler kadar duyarlı olamadık” sorularını yöneltmek yerine işin kolayına kaçıldı.
Uzak coğrafyadakiler için sokaklara dökülmek, yardım toplamak, hatta oralara gidip düşmana karşı omuz omuza çarpışmak, öncelikle sistemin pek de rahatsız olabileceği bir durum arz etmiyordu. Hatta yeri geldiğinde sistem bu tür çalışmalara katkıda da bulunuyordu. Yeter ki kendi sınırları dâhilinde yaşananlarla ilgili kimse konuşmasın, müdahale etmeye kalkmasın. Bu bir… İkincisi; uzak coğrafyalar için bu tür çalışmalar içinde bulunmak büyük bedeller ödemeyi gerektirmiyordu. Ancak, yaşanan ülkenin kendisinde vaki olan bir zulme karşı çıkmak, bu zulmün def’i için ter dökmek, hem can, hem de mal açısından büyük bedelleri göze almayı gerektiriyordu. İslami kesim bu bedelleri vermeyi göze al/a/madı. Son yıllarda bu cesareti gösteren yapılar ve önderleri ise, hem sistem ve hem de sistemin uzantıları olan yapılar tarafından daha çiçeği burnundayken yok edildi, edilmeye çalışıldı.
PKK’nin Sosyalist oluşu, Kürtlerin de Sosyalist olmasını gerektirmiyordu. Olgusal olarak da durum buydu ve hala da budur.
Tarihsel arka plan, dini ve kültürel değerler, Kürt sorununun çözümü için mücadele etmelerinde tamamen İslami kesimin lehine olmasına rağmen, bunu iyi değerlendiremediklerinden, tarihsel arka plan, dini ve kültürel değerlerin tamamen aleyhlerinde olduğu kesimler, bunu kendi lehlerine dönüştürebildiler.
Tarihsel arka planına bakıldığında, Kürtlerin gerek siyasi ve gerekse de kültürel tarihlerinde söz sahibi olanların âlim, şeyh vb. dini öncüler olduğu bilinen bir vakıa. Siyasi mücadelelerini de, kültürel mücadelelerini de 20. asrın son çeyreğine kadar sırtlayanlar, ezici çoğunlukla bu öncüler olmuştur. İslami kesim de, yeri geldiğinde bunu iftiharla dile getirir. Ama önemli olan; baba, dede ve ataların bıraktığı sermayeyle iftihar etmek değil, bırakılan o sermayeye çocuklarının, torunlarının ne eklediğidir. Atalarının geçmişte ne kadar başarılı oldukları, ne tür eserler bıraktıkları vb. iddialarla kendilerini avutanlar, günün şartlarında mücadele vermekten aciz olan veya çekinenler olduğundan, mücadelelerini tarih öncesine taşırlar. Aynen Mehdicilik anlayışıyla mücadelelerini bugün değil, tarih ötesine taşıyarak veren acizler gibi.
Dindar torunların bu sermayeye ne siyasi ve ne de kültürel anlamda bir şeyler kattıkları söylenemez. Buna mukabil Sosyalist veya ona yakın duran torunların her iki alandaki katkıları ise inkâr edilemez. Ama bu torunların aynı zamanda en büyük sermaye olan dini değerlere ise Kemalistlerden daha fazla zarar verdikleri de gün gibi ortadadır.
Bir halk Komünist bile olsa, zulme duçar olduktan sonra Müslüman’ın yardım elini uzatması gerekmez mi? Kaldı ki bu halkta öyle bir durum da yok. En az, yardım eli uzatılan uzak coğrafyalardaki halklar kadar dindardırlar. Hal böyleyken, sosyalist bir yapının onların sorunlarına el atması, bu uğurda bedel ödemesinden ötürü, Kürt sorununun çözümünün tamamen onlara bırakılmasının ne akli ve ne de şer’i savunulur bir mantığı yoktur. Bu halkın Kemalist zalimlerin elinden kurtarılsa bile, sosyalist zalimlerin eline bırakılmasının vebalini İslami duyarlılığa sahip kesimler nasıl verecektir? Bu açıdan bu kesimin bu sorunla ilgili olarak artık şu soruyu kendilerine sormaları gerekmez mi: “Bu sorunla ilgili geciken randevumuzun artık zamanı gelmedi mi?”
İslami kesimin Kürt sorununa yaklaşımını sorunlu hale getiren ve özellikle Radikal diye tabir edilen İslami kesimi daha çok ilgilendiren bir neden var ki hep göz ardı edildiği görülüyor. O da, İslam Devrimi sonrası İran’ın, oradaki Sünnilere ve Kürtlere yönelik politikası… Çift kutuplu dünyanın kasıp kavurduğu bir dönemde, sarıklı, sakallı, cübbeli âlimlerin yönettiği bir İslam devletini karşılarında bulan dünyadaki ve özellikle kapı komşusu Türkiye’deki pek çok İslami kesimin, o devrimden nasıl derinden etkilendiğini o yılları yaşayanlar iyi bilir. Bu etki o kadar derin ve büyük oldu ki; düşünce örgüsünden gençlerin giyim tarzına kadar çok yönlü bir değişimi beraberinde getirdi. İran’da devrim yanlısı gençlerin giyim tarzından olan gömleğin pantolon üstüne sarkıtılması, yayınevleri ve kitapevlerindeki kitapların ezici çoğunlukla İranlı aydın ve âlimlerin eserlerine dönüşmesi, müzikte Farsça marşların ağırlık kazanması, İran’a yönelik ziyaretlerin artması ve bu ziyaretlerin nerdeyse bir hacca, umreye eşdeğer addedilmesi, daha da ötesi Sünniliğin devrimcilik boyutunun olmadığı savından başlayıp Şiileşmekle biten bir serüvenin gelişmesine kadar pek çok değişikliği beraberinde getirdi. Bu derece bir etkileşimin oluştuğu bir durumda, sınırın berisindeki ve ötesindeki Kürt sorunuyla ilgili yaklaşımın bundan nasibini almaması beklenemezdi.
Asr-ı Saadet’ten esinlenerek oluşan İslam devleti tasavvuru, İslam devrimi sonrası İran’a uydurulmaya çalışıldı. Buradaki İslam devrimi yanlıları, düşünce dünyalarında oluşturdukları İslam devleti modeli penceresinden sınır ötesine baktıklarından, olan İran’ı değil, görmek istedikleri İran’ı hep gördüler, beklediler. Böyle olunca da, İran’ın bazı realiteleri görülemedi, görülse de İslam devleti hürmetine kurban edilerek, görmezlikten gelindi. Bunlardan biri de oradaki Sünnilerin ve Kürtlerin durumuydu.
Sünnilerin, Kürtlerin veya diğer dini ve etnik kökenden olanların İslam devletinden bazı beklentiler içinde olmalarından ve İslam devletinin de bu hakları iade etmesinden daha doğal ne olabilir ki? Olması gereken bu olmakla birlikte, Fars ve Azeri Şiilerin güdümünden kurtulamayan İran, mezhepçilik, ulusçuluk vb. konularda maalesef bu beklentileri karşılamaktan uzak kaldı.
Binaenaleyh, Sünnilerden veya Kürtlerden İran devletine bu hakların talebiyle ilgili yapılan eleştiri ve eylemlerin gerekçelerinin üzerine gidilmesi yerine, toptan İslam devletine yapılmış bağiyane işler olarak telakki edildi. İran’ın böyle telakki etmesine paralel olarak buradaki devrim yanlıları da aynı kanaati taşıdı.
İran KDP lideri Dr. Kasımlo ve iki arkadaşı, Avusturya’nın Viyana şehrinde 13/ 7/ 1989’de barış masasında, Kasımlo’dan sonra, İran KDP Genel Sekreteri Dr. Mihemed Sadık Şerefkendi ve üç arkadaşı Berlin’de; Qazî Mihemed’in gelini ve Emir Qazî’nin eşi ve İran KDP’nin İskandinavya sorumlusu Kamûran’ın da İsveç’te öldürülmesinden, Sünni ve Kürt bölgelerine yönelik yapılan bayındırlık, sanayi vb. hizmetlerine, siyasi ve kültürel haklara kadar pek çok meselenin üzerine gidilmemesine gerekçeler arandı.
Kürt’lerle ilgili olarak; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşaması ve sonrasındaki gelişmeler ile İran İslam Devriminin oluşumu ve sonrasındaki gelişmeler arasındaki benzerlik gerçekten incelenmeye değer bir konu. (Bunu bir araştırma konusu olarak buradan öneriyorum.) İşin daha da garip tarafı, bugün bile iki taraftaki devletin Kürt sorunuyla ilgili söylemlerinin neredeyse aynı olması… Yukarıda M.Kutlular ve F.Gülen’in Kürt dili ve realitesiyle ilgili beyanatları ve buna bağlı olarak devletin yanında gardlarını almaları ile İran’ın kutsal devlet söylemi altında Kürtlerin insani haklarına getirilen kısıtlamalar arasında ne kadar fark var? Hadi İran’ı da geçtik… Buradaki devrim yanlılarının, İran hakkındaki söylemleri ile buradaki Türk-İslam sentezcilerinin Türkiye hakkındaki söylemleri arasında ne fark var? Her iki söylem de devleti yüceltip devletten neşet eden nakısatı görmezden geliyor. Biri bunu din nosyonlu milliyetçilik adına yaparken, diğeri saf dini değerler adına yapmaktadır. Varılan sonuç ise aynı; sınırın ötesinde, ‘asırlardır hasretle beklenen İslam devletine karşı, Sünniler ve Kürtler, emperyalist güçlerin oyununa gelerek yaramazlık yapıp İslam devletini tehdit ediyorlar’ anlayışı (T.C. ve yandaşlarının söylemleriyle ne kadar da benzeşiyor!), sınırın berisindeyse; ‘Marksist-Leninist bir örgüte ve siyasi uzantılarına arka çıkarak dine zarar veriyorlar’ anlayışı. Düşünce örgüsü bu fikriyatla örülmüş bir kesimin Kürt sorunu konusunda aktif ve hatırı sayılır bir çaba içinde olması beklenebilir mi?
İslami yapıların, son dönemlerde yoğunluklu olarak Ramazan vb. zaman dilimlerinde, halka yakın olma, onların teveccühünü kazanma namına ağırlığı sosyal yardım kampanyalarına verdikleri gözlenmektedir. Yapılan bu yardımlar, halkın asıl sorunu olan siyasal ve kültürel sorunların dile getirilmesine paralel yapılması halinde hedefine ulaşması mümkün ve kolay olacaktır. Çünkü Kürtlerin siyasal ve kültürel sorunlarıyla son 30 yılda ilgilenen PKK ve sol kesimlerin bu türden bir yardım kampanyaları pek olmamasına karşılık, halkta nasıl bir teveccühe mazhar olduklarını basiret sahibi herkes görebilmektedir. Asıl ilgilenilmesi gereken alanlar olan siyasal ve kültürel hakların kazanımı öncelenerek sosyal yardımların sürdürülmesi takdiri hak eder. Aksi takdirde pek de bir kıymeti olmayacaktır. Bilinçli bir halk için siyasal ve kültürel hakların ekonomik rahatlıktan önce geldiğini İslami kesimlerin artık görmeleri gerekiyor.
Son zamanlardaki bazı gelişmelere bağlı olarak PKK ile ilgili şu noktanın dikkatlerden asla kaçmaması elzemdir: Tayyip Erdoğan’ın meydanlarda “tek devlet, tek millet, tek bayrak” söylemine haklı olarak tepki verenlerin, PKK’nin, etkin olduğu yerlerde İslami olsun veya olmasın hiçbir karşıt görüşe, şahsa ve yapıya tahammül edemediği, bunların izalesi için her türlü kirli propagandaya başvurduğu, bu da yetmezse “ya sev ya terk et” sloganıyla tehcir ettirdiği, bu da sökmezse katletmekten çekinmediği “tek örgüt, tek parti, tek güç” söylemine de en az o kadar tepki vermeleri kaçınılmazdır. PKK, 90’lı yıllarda da bu hataya düşerek bölgede etkin olan diğer yapıları karşısına alarak savaş açtı. Bundan hem kendisinin, hem diğer yapıların ve hem de tüm Kürtlerin ne kadar zarar gördüğü ortadayken yine aynı yöntemlere başvurması kabul edilebilir bir durum değildir. Kürtlerin insani hakları için yıllardır devlete karşı savaştığını söyleyen bir örgütün, Kürtlerle olan münasebetlerinde hiç de insani olmayan bir siyaset izlemesi manidardır. İslami bir kimlik taşısın veya taşımasın bölgedeki tüm yapıların, ister PKK’den ister başka bir kesimden gelen/gelebilecek bu tür “tek tipçi” baskılara karşı duyarlı olmaları, yekvücut olarak en uygun dille tepkilerini ortaya koymaları, hem kendilerinin ve hem de diğer Kürtlerin sahil-i selamete varmalarının olmazsa olmazlarındandır.