Son günlerin en ilginç iftar yemeklerinden biri, hiç kuşkusuz bu topraklarda yaklaşık yarım asra yaklaşan bir mücadele geçmişi olan SP’nin yemeğiydi. Yabancı ve yerli elit kesimin katıldığı bir iftar programı düzenlendi. Kurtulmuş’a muhalif olanlar, iftarı protesto edeceklerini ve alternatif bir program düzenleyeceklerini açıkladıkları bir zamanda, SP İstanbul İl Başkanlığı bu tehditlere rağmen iftar yemeği verdi. İftar yemeğinde olaylar çıkacağı, daha önce Necmettin Erbakan’ın Ankara SP il başkanları ve müfettişlerine verdiği iftar yemeğinde, “Vesayet ifadesi temel esaslara saygısızlıktır. İtaatsizlik eden meşruiyetini kaybeder. Yeni olağanüstü kongre mutlaka yapılacaktır. Kurtulmuş hatalar yaptı, uyarıldı. Hatadan dönülmedi, temel esaslardan uzaklaşıldı” şeklindeki mesajdan rahatlıkla anlaşılıyordu.
Dolayısıyla, Milli Görüş ve Milli Gençlik bağlısı gençlerin iftar sofrasında sergilediği bu çirkinliklerin faturası elbette ki, ne yaptığını bilmeyen sınırlı sayıdaki fanatiğe çıkmayacaktır. Kongrede yaşananların ardından devam eden bu süreç Asiltürk, Kazan ve Erbakan’ın kızı ve oğlunun parti yönetimine tekrar dönmesini sağlamayı hedeflemekteydi. İftar yemeğindeki saldırganlığı, bu amaçtan ayrı görmemek gerekir.
Baskında Oğuzhan Asiltürk’ün katkısının olduğuna dair açıklamalar yapılıyor ve işin organize edilmesinde, onun icazetinin alınmamış olabileceği ihtimali zayıftır. Zira geçmişte, parti içerisinde buna benzer birçok vukuatta onun ciddi katkıları olmuştur. Erbakan’ın, Numan Kurtulmuş’un başkanlığının meşru olmadığını Ankara’da açıklamasının ardından, partinin ihtiyar heyeti (!)’nin en etkili ismi olan Asiltürk’ün harekete geçmemesi beklenemezdi.
Bazıları, Milli Görüş’e yönelik bu değerlendirmeyi bir saldırı olarak kabul etme ihtimali olsa da, MSP kökenli biri olarak belirli oranda eleştirme hakkımın olduğunu da kabul etmeleri gerekir. MSP mitingleri kavgalarında tutuklanıp içeri atıldığımızda, hükümette etkili olmalarına rağmen “gazaları mübarek olsun” diyip geçiştiren yine bu Asiltürk’tü. Bizim serbest kalmamız onların bir telefonuna bağlıydı, onlar bu zahmete katlanmadılar. Eee o zaman müsaade edin de, bedel ödediğimiz ve yıllarca seçim otobüslerinde çilesini çektiğimiz bir partinin eleştirisini biz yapalım. Yine birileri diyebilir ki, Erbakan olmasaydı Türkiye’deki bu İslami oluşum olmazdı. Bu yanlış bir denklem. Zira zor ve baskıya rağmen İslami bir potansiyel vardı ve Erbakan Hoca o potansiyeli yanlış yerlere aktardı. O şahlanma noktasına gelen muhteşem potansiyeli bir nevi heder etti. Darbelerin, 28 şubatların rahat bir şekilde hedeflerine ulaşmasını sağladı. Bir an sizin dediğinizin doğru olduğunu kabul edelim, Erbakan Hoca’nın hasta Ecevit gibi tekerlekli sandelyede Başbakanlığa taşınması sizin için zillet olmaz mı?
Partinin içerisinde dayatmacı bir vesayet egemenliği kuran Recai Kutan, Süleyman Arif Emre, Hasan Aksay, Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan ve benzeri ihtiyarlar konseyi hiçbir şekilde gençlerin önünün açılmasına izin vermedi ve her defasında komplolarla, saldırganlıklarla yerlerini korumaya çalıştılar. Korkut Özal ile başlayan gençleştirme taleplerini, kongrelerinde sabote ettiler. Özal’a karşı saldırganlaştılar. Erdoğan’ın İstanbul’da göstermiş olduğu başarıları kıskandılar/çekemediler. Erdoğan bütün hayatını bu partiye adadı. Parti onunla büyüdü, onlar buna tahammül edemediler ve düşman ilan ettiler. Halbuki hayatıyla, fedakarlığıyla, mütevaziliğiyle, gayretiyle Erdoğan, on tane ihtiyarlar konseyini cebinden çıkarır. Her defasında onun ayağını kaydırmaya çalıştılar. Partinin gençleştirilmesi yönündeki bütün itirazlara rağmen, liderliğe bağlılık bahaneleriyle partinin marjinal kalmasına zemin hazırladılar. “Vatan, millet, Sakarya” mantığıyla milliyetçiliği bize İslam diye satmaya çalıştılar. Milliyetçi kimliklerini, doğudaki milletvekili adaylarının belirlenmesinde bile ortaya koymaktan kaçınmadılar.
Milli Gazete’nin manşetlerine bile müdahale etmeyi veya yazarlarının yazılarını sansürlemeyi kendilerine görev bildiler. İhtiyar heyetinin nasıl bir misyon yüklendiği ortadayken, duygusal sloganlarla olayı gölgelemeye kalkışmak kimseye fayda sağlamaz. Yıllarca MC hükümetleriyle ortaya konulan icraat ortada. Numan Kurtulmuş, partiyi bu marjinallikten ve ihtiyar heyetinin elinden kurtarmak istiyor. Akıl sahibi olanlar bu duruma sevinirler. Böylesine hayırlı bir duruş sergilenirken, kongrede saltanat geleneğini yeniden diriltmenin düşünebilen insanlar için hiç de hoş bir şey olmadığını, İmam Humeyni’ye Beni Sadr’ın “Siz mücadele içerisindeki bir ailesiniz, Ahmet’i başbakan yapalım.” Şeklindeki sözüne karşılık, “yani sen bir saltanatı bedeller ödeyerek yıkmışken, yeni bir saltanat mı kuralım diyorsun?!” şeklindeki canlı örneğinde görebiliriz. Fatih’in, Erbakan’ın oğlu olmaktan öte ne özelliği var? İçinde yaşamış olduğu lükse rağmen, Milli Görüş mücadelesinden geldiğini kim söyleyebilir. Eğer bir hak iddia edecekse, bunu Asiltürk veya Kazan edebilir; zira onlar bir ömrü bu hareket içerisinde tükettiler. Bu davranış, sadece Milli Görüşü bitirir…
Şunu da söyleyeyim, AKP olduğu müddetçe, SP’sinin ciddi bir gelişme gösterebileceğine inanmıyorum. SP, orta yerde duruyor, bir başarı gösterecekse Numan’la gösterebilir. Sahip olduğu misyonu şimdi değişik çevreler zaten hakkıyla yerine getiriyorlar ve doğrusu kendisine kalan bir misyonun olduğu da söylenemez. SP bağlı gençler veya ihtiyar konseyi bu eylemiyle neyi ispatlama çalışıyor, anlaşılır gibi değil. Numan Kurtulmuş ile birlikte parti geçmişteki komik ve basit konumundan kopmuş ve daha ciddi bir parti olma sürecine girmişken, sırf saltanat egosuyla saldırganlaşmak hangi mukaddes davayla izah edilebilinir!
Kongrede hızını alamayan Milli Gençlik, iftar salonunda Erbakan’dan gelen mesaj okunduğu zaman slogan atmaya başlamış ve bununla yetinmeyip iftar sofrasını dağıtmaya kadar işi büyütmüştür. Salona dehşet ve korku salan ihtiyar konsey patentli provokatörler, iftarı sabote etmek için masa, sandalye ve tabakları da kırmayı ihmal etmediler. İftar baskınıyla gündeme oturan bu ihtiyar konseyi fedailerinin yaptıkları işi İslami bir sorumluluk olarak algıladıklarından kuşkum yok.
Yaklaşık 40 yılı aşan bir Milli Görüş mücadelesinin ardından, harekete gönül vermiş olanlar, Erbakan’a bağlılığı şeri bir sorumluluk olarak gördüklerinden onun her sözünü kutsamaktadırlar ve dolayısıyla ona muhalefet eden bir şahıs veya düşüncenin (siyasi anlamda)yaşama, gelişme ve ilerleme hakkı olamaz. İslam ümmetinin lideri, İsrail’in korkulu rüyası, Osmanlı saltanatının halife adayı ve kimi tasavvuf çevrelerinde Mehdilik makamına kadar uçurulan Erbakan Hoca’nın Türkiye İslamcılığına kazandırdıklarıyla, kaybettirdiklerinin iyi bir muhasebesi yapılmalıdır dersek, fazlaca abartmış olmayız herhalde. Selamet köyün, Milsa’nın, kayıp trilyonların ve ardından gariban Müslümanların rızkından kesip, mahkeme borcunu ödemek için toplanan trilyonların ve içinde bulunduğu lüks hayatın hesabını vermesi gerekmiyor mu? Bunlar buz dağının sadece görünen kısmı.
Bu muhasebeyi yapabilmek için gerçekleriyle yüzleşme cesareti gösterebilenler, olayın gerçekten İslam davasıyla yakından uzaktan ilişkisinin olmadığını göreceklerdir. Bir Fetullah Gülen, Tayip Erdoğan veya diğer İslami camialar kadar bile ciddi ve disiplinli bir çalışma yapmadıklarını, bunca mücadele ve bedellere rağmen ciddi bir kazanım ve birikim sağlamadıklarını rahatlıkla görebilirler. Bunun tek sebebi de ihtiyarlar konseyidir! Kendisini geliştirmeyen, yenilenmeyen ve marjinal tasavvuf bağlarıyla hareket eden bir camianın Avrupa ve Türkiye’de nasıl savrulduğunu görmek için, aklımızı kullanmanın zamanı gelmedi mi? Bunu yapmadığımız taktirde kınanırız… Artık, Allah’ın bize en büyük lütfü olan aklımızı inandıklarımızın yolunda devrede tutmanın, akıl donukluğundan, düz mantıktan kurtulmanın zamanı çoktan geçti…