Duyguları ve zihni gelişmemiş ilkel insandan, 21. yüzyıl insanına kadar geçen sürede Tanrı’ya inanma-inanmama sorunu insanların zihnini en çok meşgul eden meselelerin başında gelmiştir. Çok zahmetli bir çaba sonucu elde edilen inanç, korunma altına alınıp eğitilmezse sabun köpüğü gibi eriyip yok olur.
Tanrı’ya inanç zihindeki artıkların ve kalpteki kirliliğin defedilmesi sonucu meydana gelip, eylemde bulunma sorumluluğuyla noktalanır. Eylemsiz her inanç, birer inançsızlıktır. Çünkü inanç, inanan varlık ile inanılan varlık arasında bir anlaşmadır. Mutlak irade ile cüz’i irade arasında gerçekleşen bu akitte, güçlü olan varlığın koymuş olduğu kurallara şartsız itaat edilmesi güçsüz olan varlık tarafından onaylanmıştır. Konulmuş olan bu kuralları sorgulamaya kalkmak ve kendi özgürlüğünü kısıtlama anlamında yorumlayıp hayatına uygulamamak, kişiyi inançsızlığın uçurumuna doğru sürükler. İnandığını ileri sürmesine rağmen, inandığı varlığın emirlerini değil de kendi hevesinin ve seküler zihniyetin emirlerini yerine getiren kişi; ya inanç konusunda bilgisizdir, ya toplumun baskısından korunmak için öyle görünüyordur, ya da koymuş olduğu hedeflere ulaşmak için, dini kendi emellerine alet etmesi gerektiğinden dolayı öyle davranıyordur.
Peki, inancın insanoğlunun omuzlarına yüklemiş olduğu sorumluluğun mahiyeti nedir? Yol ayrımını sivrileştiren, safları keskinleştiren bu sorumluluk “kendini kurban etme” anlayışıdır. Sevdiği, arzuladığı, bağlandığı bir şahsı veya nesneyi yüce varlığın emri direktifinde gözünü kırpmadan feda etmedir inanç sahibi olmak. Hayatın ilahi rehberlik kılavuzunda yürümemesine öfkelenme, atılan her adımın aşkın kuvvetin rızasını kazanıp kazanmadığını hesap etme, zihninde ve yüreğinde Tanrı’nın nefesini hissetmedir inanç sahibi olmak. İnançtır ki baba ile oğlu, kardeş ile kardeşi savaş meydanlarında çarpıştıran, karı ile kocanın arasını açtıran, insana sevimli gelen mallarını hiç çekinmeden feda ettiren, tüm dünyayı karşısına alacak kadar yakıcı bir yüreğe sahip kıldırtan. Evet, inanç sahibi olmak kendini yadsımak, yok etmektir; başkalarını diriltmek için.
İnanç bir anda meydana gelmez. İnancın bireyin zihnine ve kalbine yerleşmesi için azımsanmayacak bir süreye ihtiyaç vardır. Bir anda inanç sahibi olamamanın nedeni ise, inancın bireyin hayatını köklü bir şekilde değiştirerek, onu ağır sorumluluklar altında bırakmasıdır. İnsan fıtratı gereği sahip olduğu alışkanlıkları kolay kolay terk edemez. Kendisine verilen iletilerin doğruluğu ve istemleri üzerine düşünecek bir zaman dilimine ihtiyacı vardır. Bu mesajların doğruluğu kabul edilse bile pratik hayata yansıması içteki ve dıştaki şeytanlar tarafından engellenir. İç ve dış şeytanlara karşı verilecek başarılı bir mücadele bireye inancın kapılarını açarken; başarısız bir mücadele bireyin zaten karanlıkta olan hayatını daha da karanlaştırarak uçsuz bucaksız dehlizlerde bir sersem gibi dolaşmasına neden olacaktır. İnancın kapısından girme kurtuluşa erildiği ve inancın zikzaklar geçirmeyeceği anlamına gelmemeli. Çünkü şeytan hayatın sonlanacağı ana kadar misyonunu devam ettirecektir. İnançlı birey de ebedi düşmanı olan bu güç karşısında atacağı her adımın dahi bilincinde olmalı ve sık sık özeleştiri yaparak eksiklerini düzeltme yoluna gitmelidir.
İnancın yetkin bir konuma yükseldiği bireyler adeta tüm kâinatı karşısına alacak kadar manevi bir güce sahip olurlar. Bu olgu tarafından çepeçevre kuşatılmış olan inançlı birey, hayatın iki zıt kutup arasındaki bir mücadeleden ibaret olduğunu müşahhas eder ve bu tetkiki sonucu bulunduğu safı daha da kavileştirerek engin ufuklara doğru kanat açar. Bu tür bireylerde hak-batıl ve biz-öteki kavramları şekillenmeye başlar ve bu kavramlar süreç içerisinde yaşamlarının vazgeçilmez birer parçası haline gelir. Başta teorik bir karakter olarak kendini gösteren bu anlayış, pratik karaktere doğru evrim geçirerek ‘kendine varış’ ile sonuçlanır. Kendine bu varış aynı zamanda Tanrı’ya bir varıştır. Bu seviyeye gelen bireyin artık tek bir amacı vardır: Kendine hoş gelen her şeyden inancı için feragat etme iradesine sahip olabilmedir.
İslam tarihinde –Hz. Âdem’den günümüze kadar- inancı uğruna tereddüde düşmeksizin kendini ve sevdiklerini Allah’a kurban etme anlayışını devam ettiren inançlı insanlar sürekli olmuştur. Ashab-ı Uhdud bu inançlı insanların sergiledikleri tutum hakkında bize ipuçları vermektedir. Müstekbir güçler, kendi inanç sistemlerini terk etmeleri için müminlere karşı hendekler kazdırmış ve içlerini ateşle doldurmuştur. Fakat müminler gelecek dünyada Allah’ın sonsuz azabına uğramamak için, bu dünyadaki azabı seçmiş ve kendilerinden sonra gelen Müslümanlara örneklik teşkil etmişlerdir. Kendileri için en önemli değer olan canlarını Tanrı’ya kurban edip sıradan, kof olan yaşamlarına zengin anlamlar yükleyerek ebediyete kanat açmışlardır. Ölümü beklemektense ölüme koşan, ölüme sevdalı olan ve sevdalarının karşılığında şehadet tacını giyerek özlerini gürleştiren bu azizler, inancı teorik tartışmalara ve vicdanlara hapsedenlere karşı tarihin karanlık dehlizlerinden çığlıklar atarak, bunların sahtekârlıklarını yüzlerine çarpıp, inancın varoluş ve yok oluş arasında bir sırat olduğunun çağrışımını zihinlerde canlandırırmışlardır. Zalimlere boyun eğmektense davaları uğruna kendilerini satan bu kutlu şahsiyetler, bu yolu kabul eden kişinin ne kadar ağır bir sorumluluğun altına girdiğinin adeta muştucusu konumundadırlar.
Ya Hz. İbrahim! Başında birçok trajik olay geçmiş büyük önder İbrahim peygamberden de alacağımız nice dersler vardır. Özellikle Allah tarafından kendisine bildirilen oğlu İsmail’i öldürme istemi inancın kırılma noktasıdır. İşin ilginç tarafı, Yüce yaratıcı tarafından kendisine verilen bu emri tereddüde düşmeksizin kabul etmesiydi. Ya oğul İsmail? O, babasının bu önerisinin Allah’tan geldiğinin bilinciyle ‘evet’ cevabını vermişti ve uzun yolculukları başlamıştı Moriah Dağına doğru. Tam üç gün süren bu yolculuk, baba ve oğul için adeta üç asır konumundaydı. Her saniyesinin kahredici, bunaltıcı havasına rağmen… Bu üç gün boyunca baba ve oğul ne düşünmüştü, ne hissetmişti, ne konuşmuştu… Konuşacak bir şey bulabilmişler miydi? Koskoca üç gün, yetmiş iki saat… Ölüme giden ilginç bir yolculuk… İbrahim’i acaba şüphe kapmış mıydı? Kim bilir belki de Allah yerine şeytan konuşmuştu onunla… Ama İbrahim’in emri aldıktan sonra direkt oğluyla konuşup, bu kasvetli, bunalımlı yolculuğa çıkması kalben mutmain olduğunun işaretidir. İyi de mutlak kudret nasıl böyle bir şeye izin verebilir? Böyle bir emrin ne dini kurallarla, ne de etik kurallarıyla örtüşecek bir tarafı yoktur. Mantık kurallarının devre dışı kaldığı bu olayda inanç işin içine girmiş ve olayın doruk noktaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Bu dramatik olay, bizlere aklın her şeyi çözme gibi bir kuvvete sahip olamayacağını ve tıkandığı noktada inancın devreye gireceği mesajını vermektedir.
İnancın atmosferine girmek, adeta içi alevlerle dolu bir labirentte gezinmeye benzer. Acının, gözyaşının, kanın, nefretin hakim olduğu bu labirentte çıkış yolu yoktur. Zaten bunun içine giren birey böyle bir beklentiye de sahip değildir. O, kendine ve kendinden birer parça olanlara Allah yolunda feda edilmesi gereken varlıklar gözüyle bakıp, varoluşuna anlamsal bir derinlik kazandırmaya çalışır. Sonsuzluk ile sonlunun, kalıcı ile geçicinin, zorunluluk ile özgürlüğün ne anlam ifade ettiğinin bilinciyle sağlam adımlar atıp, ebediyete doğru kanat açar.