İslam’ın, gayeye ulaştıran her yolun/aracın meşru, mubah olduğunu savunan makyavelist bir yaklaşımı mevzubahis değildir. Bilakis gayenin âliliği kadar, o gayeye götürecek olan yol ve araçların da âli olması şarttır. Bu açıdan, yol ve araçlar, vardırdıkları sonuçların şer’i hükmüne göre değerlendirilirler. Helal ise helal, haram ise haram, vacipse vacip vs.
Araçlar, üç şartın hasıl olması durumunda ret edilir:
1) Mubah olan fiili mefsedete dönüştürmesi,
2) Bu mefsedetin, mubah olan fiilin sağladığı maslahattan daha büyük olması,
3) Mubah olan fiilin edası genel itibariyle mefsedete götürmesi.
Bunlarla ilgili bazı nasları şöyle sıralamak mümkündür:
a) “Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da cahillikle ileri giderek Allah'a sövmesinler. Böylece her ümmete işini güzel gösterdik, sonra dönüşleri Rab'lerinedir. O, işlediklerini haber verir.” (Enam: 108). Men ediliş nedeni, Allah’ın dışında tapılanlar her türlü hakarete müstahak olmalarına rağmen, onlara yapılan hakaret, her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah’a hakarete kapı aralayacaksa İslam buna müsaade etmez. Allah’ın dışında tapılanlara hakaret caiz hatta gerekli olduğu halde, daha büyük bir mefsedet olan Allah’a hakarete götürme durumu olacağından men edilmiştir.
Burada da görüldüğü gibi âlim olan kişi ya da davetçinin, bir eylemin sadece mevcut şartlardaki sonucunu değil, aynı zamanda vardırabileceği sonuçları da nazar-ı itibara alarak önceliklerini ona göre sıralaması elzemdir. Bunun hesabını yapamayan bir davetçi, imar ettiğini düşündüğü bir fiiliyle imhaya sebep olabilir. Örneğin; sathilikten kurtulamamış bazı davetçiler, Müslümanlara ne kazandırdığının ya da kaybettirdiğinin hesabını bilmeksizin, şunun bunun heykeliyle uğraşıp zarar vermeye gayret göstermekle cihad-ı ekber yaptıklarını düşünürler. Hâlbuki din, zahirdeki heykel vb.lerinin imhasından ziyade, akıl ve gönüllerin iman nuruyla imar ve inşasını önceler. Bu yapıldıktan sonra, zahirdeki heykellerin varlığı ya da yokluğu bir anlam ifade etmez. Hatta Müslümanlar, Mısır’daki piramit ve heykelleri, Afganistan’daki Buda heykelleri –Taliban dönemine kadar- vb. imha etmemiş, bilakis koruma altına almışlardır. Bu bilinç dinde tefekküh ile mümkündür. Bu, her davetçide olmasa bile, her davet önderinde mutlaka bulunması gereken bir vasıftır.
Davet çalışmalarındaki bir diğer sapma, İslam’ı, gönüllerinde tahkim edememiş bazı davetçilerin İslam ahkâmını herhangi bir coğrafyada tahkim etme gayretinde olmalarıdır. Hâlbuki İslam, Mekke ve Medine süreçlerinde, her daim iman ve takvanın, kalplerin her bir zerresine işlemesini ana gaye edinmiştir. Bu sağlandığı oranda yeryüzü coğrafyalarının tapuları kendilerine bahşedilmiştir. Gönül coğrafyasına bu iman ve takva nakşedilmediği sürece yeryüzü coğrafyalarına hâkimiyet pek zor olacaktır. Bu hal üzere kazanılacak bir hâkimiyetin de din nezdinde bir kıymet-i harbiyesi olmayacaktır. Çünkü takva ile kökendaş olan kuvvet, ister devlet, ister aşiret, ister mülkiyet şeklinde olsun, takvasız kalması durumunda zulmet ve dalalete hizmet eden bir araca dönüşmeye mahkûmdur.
Davet çalışmalarının öncelikleri hususundaki önemli ve çarpıcı bir sapma da, davete kimlerden başlandığı ile alakalıdır. Hemen her davetçi, tebliğe önce kendisinden, sonra aile ve akrabalarından başlayıp topluma yayılması gerektiğini bilir. Ancak bu bilgi uygulamaya farklı yansıyor. Başkalarına ayrılan zaman, aile ve akrabalara ayrılan zamandan daha fazla oluyor genellikle. Hâlbuki Kuran, “en yakın aşretini uyar” (Şuara: 214), “yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten kendinizi ve ehlinizi koruyun”(Tahrim:6) ve “Rabbim! Beni, ebeveynimi ve tüm müminleri bağışla” (İbrahim: 41) diyerek nereden start verilmesi gerektiğine açıklık getiriyor.
Toplumun dini yaşantısından bazı örnekler verelim
Kişinin kaçırdığı namazları, yani kazaları olmasına rağmen onları kılmayıp nafilelerle iştigal etmesi, öncelikler fıkhının kendisinde nasıl bir alt-üst oluş geçirdiğini gösterir. Hâlbuki mezhep imamlarından bazıları kaza namaz olduğu sürece nafile namazın kılınamayacağını söylerken, bazıları da önceliği kaza namazına vermek koşuluyla nafile namazın kılınabileceğini söyler. Bu yaklaşım bile, belli bir başlık altında olmasa da ‘öncelikler fıkhı’nın kadim âlimlerce de çok iyi bilindiğinin ve önemsendiğinin önemli bir göstergesidir.
Hac farizasını eda etmek için her yıl milyonlarca Müslüman Mekke’ye akın eder. Ancak, bu milyonlar arasında ilk defa hacca gidenlerin yekûnu, daha önce gitmiş olanlara kıyasla bir hayli düşüktür. Çoğunluğu birden fazla hac yapanlardan teşekkül etmektedir. Bu çoğunluk, hac için binlerce dolarlık masrafa katlanırken, kendilerine farz olmaktan çıkmış olan hac için yaptıkları bu masrafı daha gerekli, daha zaruri olan yerler için harcanması teklifi götürülse çok büyük bir olasılıkla kabullenmeyeceklerdir. Hâlbuki farz-ı ayn dururken farz-ı kifaye, farz-ı kifaye dururken nafilelerle iştigal etmek, Müslüman bir fert ve toplumun ahlakından değildir. Böyle bir ahlak, elzem olan cenahta pek çok hakkın zayi olmasını doğuracaktır ki bu, bu ahlaka sahip olan herkesin vebal altına girmesine yol açar.
Diğer taraftan cami yapımında yaşanan yarışlar da bundan gayri değil. Hemen hiç gerekmediği yer ve ölçülerde camiler inşa edilmekte, büyük meblağlar zaruri, hatta ihtiyaç bile olmayan yerlere gömülmektedir. Bu meblağların, yoksul ve fakirlerin ihtiyacı, ilmi eserlerin basımı, ilim ehlinin yetiştirilmesi, uzak ya da yakın coğrafyalarda zalim ve kâfirlerin saldırısı altında olan mazlumlara yardım olarak gönderilmesi, misyonerlerin karınca misali çalıştığı ve insanlara parayla kendi inançlarını empoze ettikleri bölgelerdeki Müslümanların desteklenmesi için yollanması istense herhalde yine pek çoğu buna yanaşmayacaktır. Taşların inşası için kesenin ağzını cömertçe açan bu kesim, maalesef insan ve mümin inşası için aynı cömertliği göstermekten içtinap etmektedir.
Hangi ameller daha hayırlıdır?
Peygamber (S.A.S.)’e gelip de amellerin en hayırlısını soranlara kendisinin verdiği cevap kişiden kişiye değişiklik arz etmiş, o sorulara cevaben tek bir ameli zikretmemiştir. Buna bağlı olarak âlimler de amellerin en hayırlı olanını soruşturmuşlardır. Kimileri en meşakkatli olanın, kimileri de faydasının başkasına da dokunduğu amellerin daha hayırlı olduğunu ifade etmişlerdir. İbn-ül Kayyim ise; mutlak surette herhangi bir amelin en iyi amel olarak nitelenemeyeceğini, zaman, mekân ve kişiye bağlı olarak bunun değişebileceğini söylemiştir. Vakti giren namaz o vakit için en iyi amel, Cuma saati için en iyi amel cuma namazı, düşman saldırısına uğramış bir İslam beldesinde en iyi amel cihat, bir âlim için en iyi amel ilim öğretmek, bir yönetici için en iyi amel adil olmaktır denebilir.
Öncelikler sıralamasındaki deformasyonun doğurabileceği bazı sonuçlar:
1- Ümmet için farz-ı kifaye hükmünde olan ibadetlerin ihmal edilmesi. Bilim, sanayi, savaş teknolojilerinde ilerleme, fıkhın yenilenmesi vs.
2- Bazı farz-ı aynların ihmal edilmesi. Kuran’da (Al-i İmran:110 – Tevbe:71) ayetlerinde namazdan önce zikredilen iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak ibadeti gibi.
3- Dini erkânın bazılarını önemseyip diğer bazılarını ihmal etmek. Orucu namaza öncelemek gibi..Ramazan’da oruç tutmayanların oranı, namaz kılmayanlara oranla çok daha düşük olur. Ya da namazı zekata öncelemek gibi..Halbuki Kuran 28 yerde ikisini birlikte zikretmiş, aralarını ayırmamıştır.
4- Ferdi ibadetlere toplumsal ibadetlerden daha fazla ihtimam göstermek. Namaz, zikir vb.lerini, cihat, hayırda yardımlaşma ve yarışma, insanlar arası ıslah, davet, şura gibi ibadetlere öncelemek gibi.
5- Mekruh ve şüpheli olan unsurlarla mücadeleyi, haram ya da zayi olan farz ve vaciplerle mücadeleden daha fazla önemsemek. Fotoğraf, müzik, bir bayanın el ve yüzünü örtmesi gibi konuları, ümmet için varlık-yokluk anlamına gelen, ümmetin harita üzerinde kalıp kalmamasıyla alakalı olan konulardan daha önemli görmek ve tüm tartışma zeminlerini o tür konulara tercih etmek gibi.
Bu maddeleri arttırmak mümkündür.
Şu bir gerçek ki önceliği olmayan bir fert ya da toplum yoktur. Ancak bu önceliklerin gerçekten onlar için öncelik arz edip etmediği kuşkuludur. Bir Müslüman, önceliklerini dininin gerektirdiği ölçüde belirler ki bu sayede dünya ve ahiret saadetine erişebilir.